19 Haziran 2014 Perşembe

Bir Biyografi Bir Kitap Bir Film - Sol Ayagım



Kitaptan uyarlanan filmleri çoğumuz tatmin edici bulmayız. Genellikle hayal dünyamızda kurguladıklarımızla örtüşmez filmdeki karakterler. Birçok zaman hayal kırıklığı yaşatırlar bu yüzden.

Ancak bugün bahsedeceğim film istisna. Kitaptaki anlatımın ötesinde, harikulade bir film haline getirilmiş bu hikaye. Filmi güzel yapan şeylerden en önemlisi kitaptan uyarlanmış olması da değil. Film aynı zamanda gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor.
 

Sol Ayağım (My Left Foot: The Story of Christy Brown), doğuştan beyin felçli (Cerebral Palsy) olduğu için sadece sol ayağını kullanabilen İrlandalı yazar Christy Brown'un  22 yaşındayken kendi hayat öyküsünü anlattığı aynı isimli otobiyografik romandan uyarlanan 1989 yapımı bir film.Ölümü sonrasında yaşam öyküsünün beyaz perdeye uyarlanmasıyla başta Brown rolüyle Daniel Day - Lewis'e "En İyi Aktör", annesi rolündeki Brenda Fricker'e ise "En İyi Yardımcı Kadın" Oscar Ödülünü ve diğer birçok ödülü kazandırır.

Ödülleri ve adaylıkları
  • Oscar:
    • En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Lewis)
    • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Brenda Fricker)
    • En İyi Yönetmen (Jim Sheridan)
    • En İyi Film
    • En İyi Görüntü Yönetmeni- Uyarlama (Shane Connaughton ve Jim Sheridan)
  • BAFTA Film Ödülleri:
    • En İyi En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Day-Lewis)
    • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Ray McAnally)
    • En İyi Film
    • En İyi Makeup (Ken Jennings)
    • En İyi Görüntü Yönetmeni- Uyarlama (Shane Connaughton ve Jim Sheridan)
  • Avrupa Film Ödülleri:
    • En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Day-Lewis)
  • Golden Globe Ödülleri:
    • En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Day-Lewis)
    • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Brenda Fricker)
  • Bağımsız Ruh Ödülleri:
    • En İyi Yabancı Film
  • London Film Critics:
    • Yılın En İyi Erkek Oyuncusu (Daniel Day-Lewis)
  • Los Angeles Film Critics:
    • En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Day-Lewis)
    • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Brenda Fricker)
  • National Film Critics:
    • En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Day-Lewis)
  • New York Film Critics:
    • En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Day-Lewis)
    • En İyi Film
  • Amerika Yazarlar Birliği Ödülleri:
    • En İyi Görüntü Yönetmeni- Uyarlama
  • Young Artist Awards:
    • En İyi Motion Picture - Drama
    • En İyi Genç Yardımcı Erkek Oyuncu - Motion Picture (Hugh O'Conor)

Başta Christy Brown'un çocukluğunu canlandıran Hugh Oconor ve ergenliğini canlandıran Daniel Day-Lewis'in performanslarına değinmek istiyorum. Hugh Oconor, yaşı için oldukça zorlayıcı bir rolün üstesinden gelmekle kalmamış, fiziksel engelli bir çocuğun dünyaya dair hissettiği kırılganlığı ve ürkekliğini oldukça başarılı bir şekilde yansıtmış izleyicilere.



Daniel Dawis-Ley'e gelince, özellikle ergenlik dönemindeki engelli bir gencin öfkesini yansıtması yönüyle oldukça başarılı buldum. Performansı gereği Oscar'a layık görülmesine hiç şaşırmadım çünkü bu filmin hazırlık aşamasında tam 6 hafta boyunca her gün kliniğe giderek ayağı ile resim yapmayı ve daktilo kullanmayı öğrenmeye çalışmış. Üzücü olan şu ki, çekimler sırasında sürekli kambur durmaktan dolayı iki kaburgası kırılmış...

Film sayesinde adını duyuran kitap, ülkemizde şuan MEB İlkokul 100 Temel Eser listesinde yer alıyor. Türlü zorluklar ve engeller karşısında mücadele veren ve  insanın azmederek neler başarabileceğini gösteren Christy Brown'un hayat hikayesini anlatan bu kitabı çocuklarınıza, filmi de müellifin hayatını merak eden herkese tavsiye ediyorum.

Sahip olduğumuz nimetlerin farkındalığı ve şükrüyle eda edilen günlerden olması dileğiyle.

Aşkla kalın!


Meraklısına Not:

Yazar Christy Brown'a ait birkaç resim:




18 Haziran 2014 Çarşamba

Hayatımızdaki Enstantaneleri Yakalamak



Fotoğraf sanatında "enstantane yakalamak" şeklinde bir terim vardır. Durmaksızın değişen bu dünya alemi içinde yalnız bir an için ortaya çıkan bir hareketi, bir durumu fotoğraflamak demektir enstantane yakalamak.
Poz vererek çekindiğimiz hiçbir fotoğraf enstantane değildir, poz veririz çünkü. Ama varoşlarda top oynayan çocuklar, ya da balkondan balkona konuşan iki kadının anlık varoluşları birer enstantanedir.

Yaşadığımız her an çevremizde sayısız hadise meydana gelir. Bazıları görüş alanımıza girer bazıları girmez. Bazılarını görürüz ancak görmemezlikten geliriz yahut görmüş olsak da sıradan karşılar, anlamsızlaştırırız.
Etrafımızda cereyan eden bu hadiseler hepimiz için farklı şeyler ifade eder. Her gün Galata Köprüsünden geçen biri için vapurların yol alırken arkalarında bıraktığı köpükler, uçan martılar ve yol üzerindeki simitçiler sıradandır. Ya da Balat'ta hayatını sürdüren biri için oranın ahalisi, renkli kapıları gündelik hayatın birer parçasıdır.

Düşünün bir, hiç farketmeden geçip gittiğiniz kaç sokak var yolunuzun üstünde, kaç çocuk var kapı önünde oynayan? Siz farketmeden geçip gittiniz belki ama Ara Güler ve daha nice sanatçılar bunları ölümsüzleştirdi. Çalarken bakmadığımız kapıları sadece bir kez fotoğraflayıp binlerce zaman binlerce kişi tarafından görülebilir olmasını sağladılar. Sizin evinize Ara Güler hiç gelmedi, gelmeyecek de. Şayet gelmiş olsaydı, evinizde yakalanması mümkün binlerce enstantaneyi yakalar, fotoğraflayıp ölümsüzleştirirdi. 

Sanmayın ki evinizdeki enstantaneler hep ziyan oldu. Sizler de ufacık bir farkındalıkla, evinizde yüzlerce hatta binlerce enstantane yakalayabilirsiniz. Mesela şuan benim yazmış olduğum bu satırları okuyorsunuz. Ömrünüz boyunca şu andaki duruşunuz bir daha varolmayacak. Bu enstantaneyi fark edin mesela. Gözlerinizle, zihninizle ve ruhunuzla yakalayın şuanınızdaki enstantaneyi. Tek kopya halinde saklayın hafızanızda.

Ve bugün, tam da bugün, sizin tarafınızdan algılanan dünyanın içinde, etrafınızdaki enstanteneleri küçük-büyük, önemli-önemsiz ayırt etmeksizin farkedip kucaklamazsanız, sizin yerinize kim fark eder ki? Sofrada tuza uzanan eşinizin hareketini basit bir olay olarak görebilirsiniz. Ya da bu ufacık hareketi, tarih boyunca bir daha tekerrür etmeyecek bir enstantane olarak da algılayabilirsiniz. Çocukların masumiyetle oyun oynayışları, eski dostların birer kahve eşliğinde sohbet edişi,  ya da eşinin kravatını düzelten bir kadının o anki duruşu yıllar sonra hasretle anımsanacak birer hatıra olacak belki. Kimselerin görmesini istemediğiniz en dağınık köşesini düşünün evinizde. Ama bir fotoğraf sanatçısı gelse, o köşeyi öyle bir açıdan çeker ki, sergilerde görseniz dağınıklığınızla iftihar edersiniz. O halde o köşeyi bugün siz de fark edin. Ve hayatınızdaki tüm diğer enstanteneleri. Bugün daha bir dikkatli bakın etrafınıza. Gözlerinizle fotoğraflayıp hafızanızda kaydedin gördüklerinizi. 

Hayatınızdaki enstanteneleri farkedebileceğiniz bir gün olsun dilerim.

Aşkla kalın!

12 Haziran 2014 Perşembe

Uçurtmayı Vurmasınlar



"Barış'ı tanıdığım yerde ne çiçekler vardı, ne de başı bulutlarda bir çınar... 
Simitçinin gevrek sesi bile giremezdi oraya. 
Taş avluya yalnızca kuşlar konardı bazen. 
Adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi barış." 

Barış henüz çocuktur. Algılayamadığı bir garip dünyanın içinde, her yanı soğuk ve sağır duvarlarla çevrili bir hapishane avlusunda gökyüzüne bakarak özgürlüğü simgeleyen uçurtmaları bekler umutla.

Uçurtmayı Vurmasınlar, yönetmenliğini Tunç Başaran'ın üstlendiği 1989 yapımı unutulmaz bir Türk Sinema filmi. Belki de Türk Sineması'nda bugüne kadar yapılan filmler içerisinde hikayesiyle yüreklere en dokunanı.

Feride Çiçekoğlu'nun aynı isimli eserinden uyarlanan gerçek bir hikayedir filmin konusu. Beş yaşındaki bir çocuğun gözüyle kadınlar hapishanesinin, sevginin ve umudun öyküsüdür anlatılan.





 Her biri kendi başına birer başrol oyuncusu olacak şekilde Nur SürerFüsun Demirel , Güzin Özipek , Tanju Tuncel , Meral Çetinkaya , Rozet Hubeş ve dahasını görürsünüz oyuncu kadrosunda.

Dev bütçelere, medyatik tiplere gerek duyulmaksızın güzel bir senaryo, kaliteli oyuncular ve duru bir anlatımla düzgün bir filmin nasıl yapılacağının kanıtıdır bu film. Aldığı ödüllerle, Türk Sineması'nın yüz akıdır.  
(10. Akdeniz Ülkeleri Film Festivali'nde "En İyi 2. Film" ödülü,   26. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Görüntü Yönetmeni" (Erdal Kahraman), "En İyi Senaryo" (Feride Çiçekoğlu), "En İyi Kadın Oyuncu" (Nur Sürer), "En İyi Film" (Tunç Başaran) ödülleri ve 8. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Türk Filmi" (Tunç Başaran) ödülü)


 Barış'ın tüm masumiyetiyle"İnciii" diyerek sorduğu o sevimli soruları, çocukluğunun verdiği sempatiyle "kızlaaar" diyerek koğuş kapısını çalmaları... Özlemişliğin, çaresizliğin, yoksulluğun ve yıldızsız gecelerin hüküm sürdüğü cezaevindeki insanların, umut dolu yürekleriyle yaşadığı cümbüşü ve hüznü anlatan bu filmi hala izlemediyseniz, kendinize bir iyilik yapın ve bu filmi hemen izleyin.Çocukken izlediğimde nasıl düğümlediyse boğazımı, hala aynı etkiyle izledim geçenlerde. Ve istedim ki siz de izleyin, unuttuysanız hatırlayın bu güzel filmi...

Her insanın kendinden birşey bulacağına inandığım, hikayesiyle ve Özkan Turgay imzalı film müzikleriyle yüreklere dokunan bu güzel film için söyleyecek çok şey var içimde. Filmi izlemeyen arkadaşlarıma tavsiyem buradan sonrasını okumamaları olacak çünkü filmden bazı yerleri alıntılayarak kendi analizimi paylaşmak istiyorum.


 *

-Niye uçmuyor İnci?
- Uçar birgün...

Hayata soğuk ve uzun duvarların arkasında başlayan, yaşadığı dünyanın yaşadığı yerden ibaret olduğunu sanan bir minik yürek... İsmi Barış...Bir garip sevdadır İnci ablasına duyduğu. Hayatı birlikte anlamlandırırlar. Özgürlük düşü kurarlar birlikte. Umutlarını bir uçurtmanın kuyruğuna bağlar ve o uçurtmanın gün gelip uçacağını görmenin hayalini kurarlar.

Filmde işlenen umut teması öylesine güçlü ve öylesine derin ki... Yalın ayak yürür gibi o soğuk betonun üzerinde, hissediyorsunuz tıpkı oradaki ahaliden biriymiş gibi kendinizi. Zaman geliyor Barış oluyorsunuz zaman geliyor İnci...

Filmin en önemli simgesi uçurtma. Farklı insanlar için farklı zaman dilimlerinde farklı duyguları simgeliyor bu uçurtma. An geliyor babası oluyor, an geliyor askere sorduğu "Dışarısı burası mı?" sorusuyla dış dünya oluyor. Ve an geliyor, kendisinden habersizce ayrılan İnci'nin geri dönüşüne duyulan özlem...


Sadece Barış için değil, diğer hapishane ahalisi için de farklı anlamlar taşıyor bu uçurtma. Kendisine zulmeden hain hapishane yönetimine karşı direnişi, ona karşı kazanılan zaferi simgeliyor. Hapishanenin karanlık ve puslu ortamında, gökyüzünde salınan bir uçurtma görmenin Monet tablosu görmeyle eş değer olduğunu simgeliyor bu uçurtma. İşte bunun için el çırpıp dans ediyorlar aynı göğün altında...

En başta beş yaşındaki Barış'ı canlandıran Ozan Bilen'infilme duygusal derinlik katan ifadeleri, duruşu, konuşması...Hapishane duvarlarının arkasında bile olsa umudu kalbinde taşımayı başarabilen insanların öyküsü... İşte böyle hayatın içinden bir film Uçurtmayı Vurmasınlar.

 


*
İzleyecek olan herkese şimdiden keyifli seyirler.

Aşkla kalın.
 

11 Haziran 2014 Çarşamba

Karne Günü Yaklaşıyor!



Okulda karne aldığınız günleri hatırlamak için hafızanızı yokladığınızda, neler çıkıyor gün yüzüne?





Hala öyle midir bilmiyorum ama  karne dönemi yaklaştıkça bir telaş alırdı bizim zamanımızın çocuklarını. "Matematik karneme kaç düşecek acaba", "Fen dersinden de tam sınırda kaldım", "Öğretmenden istesem notumu tamamlar mı?"  gibi deli sorularla beklerdik karne gününü. Çarpar böler hesaplardık bu yıl takdir mi alırız yoksa bir puanla kaçırıp teşekkür belgesine mi talim ederiz diye...

En başından beri takip edenleriniz artık biliyordur, mesleğinde 2. yılını tamamlayan bir psikoloğum ben. Çalışma alanım çocuklar ve aileler, eğitim camiasını yakından takip etmem gereken bir mecranın içindeyim. Hal böyle olunca, çocukların hem pedagojik hem de psikolojik süreçlerini yakından takip edebiliyorum. Bu benim için oldukça önemli bir avantaj. Haliyle karne günü de yaklaşınca, ailelerden nasıl bir tutum izlemeleri gerektiğiyle ilgili sorular almaya başladım. Bu ihtiyaca cevaben de bir yazı yazmak ve konu ile ilgili düşüncelerimi derlemek istedim.

Bu jenarasyon bizlerinki gibi karne telaşı yaşamıyor olsa da, aileler için hala anlam ifade eden bir tarafı var karne alınan günün. Eminim ki çocuğunun karnesini merak ettiği için iş yerinden sabırsızlıkla arayacak babalar, çocuğunun okuldan dönmesini bekleyecek anneler olacak bu yıl da. Anne babalardan bazıları çocuklarının karneleriyle mutlu olup, gururlanırken; bazıları ise hayal kırıklığına uğrayacak.

Karne, öğrencinin bir eğitim dönemi boyunca göstermiş olduğu akademik performansın puanlaştırılarak yazılı döküman haline getirilmiş halidir. Çoğu anne baba, çocuğunun yıl içindeki akademik performansını biliyor olsa da karnedeki son vaziyeti görmek ister. Eline karneyi alan anne baba, sazı eline alan bir aşık gibidir. İşte tam burada, anne babanın karneye olan bakış açısı girer devreye.

Genelleme yapmak gerekirse, anne babaların karneye bakış açıları üç başlıkta değerlendirilebilir: Karne ile kendi ebeveynliğini değerlendirenler, çocuğunu değerlendirenler ve eğitim sistemini değerlendirenler.

Anne babalar, çocuklarının karnesini kendi anne babalık performansının bir yansıması şeklinde görüyorsa verdiği tepkiler ve çocuğuna davranış biçimi muhakkak ki sağlıksız olacaktır. Zayıf karne karşısında çocuğun kendi karakterini değerlendirmek ve rencide edici üslupla eleştirmek de hakeza çocuğun kendi değerini sorgulamasına neden olan yıkıcı bir davranış şeklidir. Bir  kısım anne babalar da, ne kendisini ne çocuğunu değerlendirmeden sadece sistemi eleştirir. Suçu topyekün sisteme yükler.

Eğer anne babaların elinde duran karne çocuğun akademik performansının olumsuz bir tablosu niteliğindeyse, yapılacak şey ne kendi ebeveynlik kalitesini sorgulamak, ne çocuklarını rencide etmek, ne de sisteme ve sistemi kuranları eleştirmektir. Karne alınmıştır ve geriye dönüş mümkün değildir. Öyleyse yapılacak en doğru davranış, birlikte hatalarınızı belirlemek ve onlardan ders çıkarmaktır. Bu başarısızlıkta her iki taraf da hatalı olabilir. Nasıl ki çocuk anne babasının çıkarması gereken dersi söyleyemiyorsa, anne babalar da çocuklarının çıkarması gereken dersi söyleme görevini üstlenmemelidir.

Çocuğunuza sorun, karnesiyle ilgili ne düşündüğünü öğrenin. Sonuçta bir yıllık çabasının ürünü elinde. Ona ait bir sorumluluk vardı ve siz de ona sorumluluklarını yerine getirmesi için uygun ortamı ve imkanları sağladınız. (Şayet buna gerçekten inanıyorsanız tabii.) Öyleyse karnesini değerlendirecek ilk kişi de kendisi olmalıdır. Şayet zayıf notları varsa önce güzel notlarından dolayı onu onure etmek ve tebrik etmek gerekir. Zayıf gelen notların nedenlerini öğrenmek için, "Evladım, matematiğin üç gelmiş. Nerde zorlandın, eksiğin neydi?"  şeklinde sorularla kendi başarısızlığının nedenini bulması, bir sonraki dönemde bu hataların telafisi için ne gibi şeyler yapılması gerektiğinin tespiti sağlanmalıdır.

Çocuğun başarısızlığı değerlendirilirken, çocuğa düşen kadar anne babaların da kendi payına düşeni üstlenmeleri gerekir. Belki sizler de hatalısınız. Belki çocuğunuzun gerçek kapasitesini doğru değerlendiremediniz, yapabileceğinden daha büyük beklentilere girdiniz? Bu durumu öyle sık yaşıyor ki aileler. Mesela en basitinden; çocuğun kapasitesi aslında tam olarak göstermiş olduğu performansla eşdeğer ama aile Nuh diyor peygamber demiyor. Israrla "Hocam aslında bizim çocuk çok zekidir ama çalışmıyor, kendini vermiyor. Beş dakikada bitiriyor ödevlerini. Dikkati dağınık bu çocuğun."  Ne hikmetse birçoğu da evladım elinden geleni yapıyor diyemiyor. Dikkati dağınık değilse de muhakkak hiperaktifdir o çocuk. Tanı koymada bizden daha profesyoneller sağolsunlar. 

Şu bir gerçek ki, çocuğun akademik kapasitesinden en iyi sınıf öğretmeni anlar. Sınıf içindeki performansını en sağlıklı gözlemleyen öğretmenin kendisidir. Eğitim öğretim dönemi boyunca, çocuğun sınıf öğretmeni ile iletişime geçen ve çocuğun durumunu yakından takip eden veliler elbette istisna. Şayet çocuğun akademik gelişimini yakından takip ediyorsanız, mutlaka bilirsiniz çocuğunuzun ortaya koyduğu başarı kendi potansiyeli ile paralellik gösteriyor mu göstermiyor mu. Ancak okula uğramaktan aciz, toplantılara katılmamak için hep bir bahanesi olan anne babalar; üzgünüm ama o kötü karnenin sorumlularından biri maalesef sizsiniz.

Karne alındığında, eğer olumsuz bir tabloyla karşılaşılmışsa aileler köpürebiliyor, öfkeyle istenmeyen sözler sarfedebiliyor çocuklarına."İşte gördün mü karneni, ben sana demiştim! Bir yıl boyunca çalış çalış dedim, çalışmadın! Bu karne sana müstehak!" şeklinde ithamlar ya da "Karnen güzel olursa hediye sözü vermiştim ama hediye mediye yok. Oturup derslerine çalışsaydın!" şeklinde cezalandırmalar, çocukla anne baba arasındaki ilişkinin sadece yıpranmasına neden olur. 

Diğer hatalardan biri -hatta belki de en önemlisi- çocuğu bir başkasıyla kıyaslamak. Çocuğunuzun başarısını akrabanızın ya da komşunuzun çocuğuyla, başarılı bir sınıf arkadaşıyla  ya da kardeşiyle kıyaslamak anne babalara hiçbir şey kazandırmaz. Başkalarının yanında çocuğun başarısızlığını tartışmak ya da değerlendirmek de yanlıştır. Aksine tüm bunlar, çocuğun kendine duyduğu özgüven duygusunun ve geliştirdiği benlik algısının hırpalanmasına sebebiyet verecek türden tehlikeli tutumlardır.

En sık karşılaştığım hatalardan diğeri ise, kötü gelen karneyle birlikte tatili çocuğa zehir etmek."İstediğin tatili haketmedin. Sana demiştik, karnen kötü olursa tatili unut!" gibi sözler çocuğun anne babasına karşı öfke duymasına ve ondan uzaklaşmasına neden olur. Kötü bir karne getirmiş olsa dahi tatilde dinlenmek her çocuğun hakkıdır. Çocuğunuzun kendi başarısızlığından ders çıkarmasını ve bir sonraki dönem için kendisine hedef koymasını sağladıysanız, birlikte atacağınız bir sonraki önemli adım, çocuğu bu hedefine yaklaştıracak planlar yapmak ve bu planları uygulamaya koymaktır.

Tabii olayın bir diğer yönü daha var: mükemmel karnelere sahip çocuklar! Evde iki çocuk varsa ve bu çocuklardan biri akademik anlamda ileri seviyedeyse, bu çocukla diğer kardeşi kesinlikle kıyaslanmamalıdır. Bu çocuğun hem anne babadan, hem kardeşten uzaklaşmasına, hem de düşük benlik algısı geliştirmesine neden olur. 

Öte yandan, karne notları güzel olan bir çocuk ailesi tarafından tebrik ve takdir edilmeli elbette. Ancak bu, hiçbir zaman aşırıya kaçan maddi ödüllerle olmamalı. Çocuklara öğretilmesi gereken en önemli şeylerden biri de,  emeğinin karşılığı olan başarının hazzını maddi karşılığı olmaksızın yaşamak.

Çocuğunun karnesini eline alan anne babalar, lütfen sözlerime kulak verin. Eğer çocuğunuzun ihtiyacı olan çalışma ortamını kendisine sunmadıysanız, sınavlardan düşük aldığında birlikte bunu telafi etmek yerine sadece eleştirip yargıladıysanız, düzenli ders çalışma alışkanlığı oluşturması için gereken çabayı sarfetmediyseniz, özgüven aşılamak yerine sürekli azarladıysanız, huzurlu bir aile ortamı yerine kavga gürültünün eksik olmadığı, iletişimsiz bir aile ortamı oluşturduysanız üzgünüm ama o karnenin asıl sahibi sizsiniz.

Karnesi ne olursa olsun çocuğunuz sizin en kıymetlinizdir. Çocuğunuz için önemli olan, desteğinizin arkasında olduğunu hissetmektir. Şunu unutmayın ki, anne babanın sevgisinden emin olan, başarısızlığı karşısında bu sevginin azalacağı yahut biteceği yönünde bir kaygı taşımayan her çocuk mutlu bir eğitim hayatı geçirir. Ebeveynlerinin aşırı müdahalesi olmaksızın çocuğun kendi gücünü sınayarak, zaman zaman başarısızlığa uğrayarak ve bu başarısızlıklarından ders alarak okul hayatına devam etmesi, çocuğun hem kişilik hem de akademik gelişiminde önemli mesafeler katetmesini sağlar. 


Bulduğum güzel karikatürleri de ekleyerek yazıma son vermek istiyorum :)









Bu karne gerçek mi bilmiyorum ama öğretmen notu kısmında yer alan ifade çok hoşmuş gerçekten :))




Tüm ailelere çocuklarıyla birlikte huzurlu, mutlu ve bol keyifli tatiller dilerim.

Aşkla kalın!


10 Haziran 2014 Salı

Kitap Kokusu - Son Kamelya



Selamlar, sevgiler arkadaşlar.

Gününüz keyifli ve huzurlu geçiyordur umarım.

Bugünkü post konumuz Sarah Jio'nun son kitabı "Son Kamelya".




Sarah Jio'nun sabırsızlıkla beklenen kitabı "Son Kamelya" Mayıs ayında okuyucularıyla buluşmuştu. Kitabı çıktığı ilk günlerde almış ancak elimdeki bitirilmeyi bekleyen kitapların olmasından mütevellit bir türlü başlayamamıştım.

Daha önceki yazımda  bahsettiğim üzere, okuduğum dördüncü kitabı oluyor bu. Sıkmayan, germeyen, yormayan kitaplar yazıyor Sarah Jio. 

Kitapta yer alan hikaye en başından beri sarıyor, satırlar gözlerinizde su misali akıp gidiyor, sayfalar nasıl geçiyor anlamıyorsunuz.  Yazdığı hikayelerde mutlaka geçmişe gömülü sırlar mevcuttur. Sonu hep mutlulıkla biten, en içinden çıkılmaz hadiselerde bile mutlaka bir mucizenin gerçekleşek olduğu; geçmişten ve gelecekten insanların yollarının bir şekilde kesiştiği Sarah Jio kitaplarına sanırım artık hepimiz aşinayız.

Bu kitapta da  farklı karakterler ancak benzer bir hikaye kurgusu var. Kökleri geçmişe uzanan bir kamelya ağacı, gizemlerle dolu bir köşk... Yıllar sonra bu köşkle kader çizgisi kesişen bir bayan ve köşkteki gizemli hikayenin peşine düşüşü...



Ben kitabı beğendim, üç-dört gün kadar kısa sürede bitirmiş olmak mutluluk verici. Bunu Jio'nun anlatımı sağlıyor bana kalırsa. Kadın cidden dolambaçlı cümleler kurmadan, sade ve içine çeken bir üslupla yazıyor. Tabii Arkadya Yayınları'nın da hakkını yememek lazım. Türkçeleştiren arkadaş oldukça başarılı iş çıkarmakla birlikte "şey" kelimesinin fazla sık kullanıldığını gözden kaçırmış olmalı.

Söylemeden geçemeyeceğim. Sarah Jio bundan sonraki tüm kitaplarında aynı kurgu üzerine mi inşa edecek hikayelerini? Öyleyse içtenlikle söyleyebilirim ki, bu okuduğum son kitabı olabilir...

Kapak yazısını incelemek isteyenler için;


Son olarak okuyan arkadaşlara bir sorum olacak; 

(Kitabı okumayanlar bu satırdan sonrası spoiler içerir, dikkatinize!)

Kitabın en sonunda olan hadiseyi hala idrak edemedim. Addison ve Rex in arkasından bakan yaşlı çift Desmond ve Flora mıydı? 

Bir de Allah aşkına, katil kimdi, o uşak değil miydi?

Sonunu çözen bir arkadaş Allah rızası için benim sorularımı cevaplasın :) Hiç hazetmem böyle belirsizliklerden...

Hayırlı ve de huzurlu bir hafta dilerim,

Aşkla kalın!

5 Haziran 2014 Perşembe

Bir Biyografi Bir Film - "La Vie En Rose"


Unutulmayan Fransız sanatçılar ve şarkılarıyla ilgili bu postumda birçok sanatçıya yer vermiştim hatırlarsanız. Şimdi, içlerinden birinin hayatından ve onun hayatını konu edinen biyografik bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere.  

 
Birinci dünya savaşı sırasında Fransız askerlerin Alman esir kamplarından kaçmasına yardım ettiği için idam edilen İngiliz hemşire Edith Cavell’in anısına “Edith” ismini alan, gerçek adı “Edith Giovanna Gassion” olan tüm zamanların unutulmaz sanatçısı “Edith Piaf”.

1915 yılında Paris Belleville de doğan, annesi tarafından  henüz bir çocukken terk edilen, üç yaşındayken geçirdiği enfeksiyon yüzünden yedi yaşına kadar görme yetisini kaybeden, ufak yaşta sesinin güzelliği dolayısıyla etrafındaki insanlar tarafından sıkça şarkı söyletilen, gençlik yıllarında ise sokak şarkıcılığı yapan Edith’in hayatı, Gerny’s adlı kabarenin müdürü Louis Leplee tarafından yeteneğinin fark edilmesiyle bir anda değişir. 

147 cm olan kısacık boyunun aksine devasa bir sese sahip olan Edith’in ismi, Fransızca “Minik Serçe” anlamına gelen Môme Piaf” lakabıyla anılır hale gelir. Seslendirdiği şarkılarında aşk ve tutkuyu, hüzün ve kederi, alınyazısını ve umudu anlatan Piaf’ın sesi öylesine farklıdır ki, hiç gitmeyeni Fransız sokaklarında gezdirir, hiç bilmeyeni Fransızca anlar hale getirir.

Aslında Edith Piaf’ın hayatı, yaşadığı acılar ve aşkları hakkında anlatacak çok fazla şey var. Fakat kendim anlatmak yerine, Piaf'ı seven müzikseverlere ve sinemaseverlere, sanatçının hayatını konu edinen güzel bir film tavsiyesinde bulunmak istiyorum:

“La Vie En Rose”




Edith Piaf denince ilk akla gelen şarkılardan biri olan “La Vie En Rose” dan ismini alan bu filmden bahsedelim kısaca:

Yönetmenliğini Olivier Dahan’ın üstlendiği  “La Vie En Rose”  , 2007 yılında Fransa, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti ortak yapımı olarak Berlin Film Festivali’nin açılışında seyircilerle buluşturulmıştı.  Filmin başrolünde  “Jeux d'Infants” Türkçe çeviri ismiyle "Cesaretin Var Mı Aşka" isimli filmdeki unutulmaz performansıyla hafızalara kazınan Fransiz aktris Marion Cotillard’ ı görüyoruz. Cotillard, Edith Piaf’ın gençlik ve yaşlılık hallerini canlandırırken rolünün hakkını öylesine güzel vermiş ki, bu performansı ona Oscar, Altın Küre ve Bafta olmak üzere üç farklı “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü getirmiş.





Çocukluğunu, gençliğini; keşfedilişini, yükselişini, yaşadığı aşkları, acıları ve hastalıkları ile Edith Piaf'ın tüm hayatını anlatan bu film, aynı zamanda sanatçının

3 Haziran 2014 Salı

Kitap Kokusu - Mutluluğun Öteki Yüzü


 Selamlar, sevgiler herkese.

Son zamanlarda okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum kısaca.


Sere Prince Halverson'un "Mutluluğun Öteki Yüzü" isimli kitabını bir ay önce almıştım aslında. Başladığımın üzerinden neredeyse ay geçti çünkü çok gereksizce uzatılmış ayrıntılar vardı. Haliyle hızlı ilerleyemiyordum. Her elime aldığımda sıkıldım, sanırım biraz da olumsuz bir yargı oluştu kafamda bu yüzden bırakıp başka kitaplarımı bitirmeye koyuldum. Kitabı tekrar elime almak istediğimde de başa alarak okumak zorunda kaldım bu yüzden. Ama olayların hararetlenmeye başladığı yerden sonra da nasıl bittiğini anlamadım açıkçası.

Kitap hakkındaki düşüncem olumlu, okumak isteyenlere tavsiye edebilirim. Anlatılan hikaye de güzel ve gerçekçi. Hani böyle herşeyin altın tepsiyle sunulduğu o muhteşem aşk ve mutluluk dolu hayatlardan bahsetmiyor kitap. Aslında kitabın başlığı için uygun görülen isim, hikayeyle tam olarak örtüşüyor.


Hayatını çeşitli sıkıntılar yaşamış ve mutluluğu kaderin ona sunduğu yeni bir insan ve onun iki evladıyla bulmuş bir bayanın, Ella'nın hikayesi yer alıyor kitapta.

"Doğurmak mı anneliktir büyütmek mi?" sorusunu sık sık sordurtan, olaylar esnasında

BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya