27 Kasım 2014 Perşembe

Kitap Kokusu - Gökkuşağını Yakalamak

Her biri bir öncekinden daha çok acı veren şeyler yaşamış olsaydınız, hayatınıza nasıl devam ederdiniz? Dağılan parçaları bir araya getirip, yeniden tamir ederek yola devam mı ederdiniz? Ya da yaşadığınız acıların sizi yeniden şekillendirmesine izin mi verirdiniz? Yoksa içinizde olan bitene tümden seyirci kalarak, yaşadığınız acıların sizi yutmasına müsamaha mı gösterirdiniz?
  

  Kırk bir yaşında olmasına rağmen, yaşayabileceği en ağır kayıpları hayatının son beş yılı içerisinde ard arda yaşayan ve hayatta birşeylerin yeniden güzel olabileceğine dair ümidini yitiren; bebeğini henüz birkaç günlükken kaybeden ve yaşadığı bu acının akabinde -bunu yaşayan milyonlarca çift gibi- eşiyle ciddi problemler yaşadıktan sonra evliliği sona eren bir kadının, Bernie'nin hikayesidir bu kitapta anlatılan. Bernie'nin hayatı her geçen gün zorlaşmaktadır çünkü en sonunda da çok sevdiği babasını da ani bir kalp krizi sonrasında kaybetmiştir.

Bernie'nin yaşadıklarına yakın bir noktadan hayata teğet geçmiş herkesin kendinden bir parça şeyler bulabileceği türden bir kitap "Gökkuşağını Yakalamak". Eğer yaşanmışlıklarınız, Bernie'nin yaşadıklarına benziyorsa kuvvetle muhtemel okurken inanılmaz keyif alabilecek ve  kendinizi Bernie'nin yerine koyarak olaylara onun gözünden bakabileceksiniz. 

Ama aksiyse, bence durum pek de iç açıcı değil. Okurken -özellikle annelik ile ilgili kısımları gözlerim dolu dolu okumuş olsam da- kitabın genelinde "Bitirsem de rahata ersem" modundaydım. 

Bundan sonra okuduğum kitapları 10 üzerinden puanlamayı düşünüyorum. Böylelikle okumak isteyenlere de bir referans olur. Gökkuşağını Yakalamak isimli kitap için puanım 5/10. Tabii bu puanın hatrı sayılır bir kısmının İlknur Muştu'nun göz alıcı kapak tasarımı için verildiğinin de altını çizmekte yarar görüyorum.

Okumayı düşünen kitap kurtlarına şimdiden keyifli okumalar :)

24 Kasım 2014 Pazartesi

İyi Ki!

İnstagramda paylaştığım ufak bir notu burada da paylaşmak istedim. Eminim bloğumu takip edenler arasından instagramdan beni takip etmeyenler de var, bu yüzden haksızlık olmasın istedim :)

*

"Ufak bir kız çocuğuyken en büyük hayallerimden biri 17 yaşında olabilmekti. 

Keşke her hayalim bu kadar hızlı gerçek olsaydı :)

 O zamanlar, biri bana "Bırak 17 yi, 25i göreceksin" deseydi muhtemelen gözümde bu yaşı fazlasıyla büyütüp, 25 yaşımdaki halimi hayal etmeye çalışırdım... 

İnanın, hayat öyle hızlı bir şekilde geçiyor ki... Ben bile bu kadarını tahmin etmiyordum :)

 Neyse efendim... Lafı dolandırıp anlattığımın farkındayım.. 

Demek istediğim odur ki; bugün benim doğum günüm. 25 yaşıma kadar her koşulda beni karşılıksızca seven, en ihtiyaç duyduğum anlarda her zaman yanımda olan ve bana her konuda en büyük desteği veren ailem... En başta onlara büyük bir şükran, ve böylesine sevgi dolu bir aile ortamında yetişmemi nasip ettiği için Allah'a içten bir şükür borçluyum ... 

Sahip olduğum her türlü nimet için; ailem ve akrabalarım için, sağlığım için, huzurum için, sevdiğim ve bana verdikleri sevgiyle, muhabbetle, dostlukla, arkadaşlıkla hayatımı bir şekilde güzelleştiren ve anlamlandıran herkes için... Görebildiğim gözlerim, duyabildiğim kulaklarım ve çıkan sesim için... Herşey için bunları veren Rabbime hamd-ü sena... 

 Umarım yeni yaşım hayır ve mutluluk getirecek, beni sahip olmam gereken özle buluşturacak ve benim daha iyi, daha mutlu, daha huzurlu ve daha güçlü bir ben olmamı sağlayacak; ve tüm bunlar gerçekleşirken, bu süreçte yaşadığım huzur ve mutluluğu, hüzün ve kederi paylaşabileceğim nice güzel kalbi benim kalbimle birleştirecek harikulade bir yaş olur... 

Iyi ki dilemişsin, iyi ki anneme beni doğurmayı nasip etmişsin ve iyi ki de yaşamama fırsat vermişsin Allah'ımm..."

*



Beni instagramdan takip etmek isterseniz: yenilerkendinihayat 

23 Kasım 2014 Pazar

Rüzgar Gibi Geçti

Sene iki bin iki, henüz lise birinci sınıftayım. Deli gibi kitap okuduğum zamanlar. Sınıfta, Gizem adında bir kızın elinde gördüğüm tuğla kalınlığında iki ciltlik kitabın ismi dikkatimi celbediyor. Minnet rica okumak için ödünç istiyorum, kırmıyor sağolsun. Yaklaşık bin küsür sayfadan oluşan iki ciltlik bu kitap önce gözümü korkutuyor, şöyle bir ilk sayfalarına göz atayım diyorum. 

Sonrasında ne mi oluyor? Kitap resmen bağımlılık tesiri yapıyor bünyemde, elimden bırakamıyorum. Geçmiş gün, net hatırlayamıyorum ama, ya dört ya da beş gün sonra baktım bitiriyorum iki kitabı birden. Sonrasında kitaptan uyarlanarak sinemaya aktarıldığını da öğreniyorum, bir heyecanla onu da izliyorum. 




Rüzgar Gibi Geçti, Margaret Mitchell'in Pulitzer Ödülü almaya hak kazanmış, 1939 yılında da sinemaya aynı isimle uyarlanmış kitabının ismi. 

Mitchell'in bu eseri, edebiyat dünyasında olduğu kadar sinema dünyasında da klasiklerden biri olarak gösteriliyor. 14 dalda aday gösterildiği Oscar'dan 10 ödül kazanarak dönen bu yapım, Amerikan Film Enstitüsü (AFI)  tarafından hazırlanan "Tüm Zamanların En İyi Filmleri" listesinde  de dördüncü sırada yer alıyor. Vakti zamanında da, ülkemizde yüzlerce defa gösterime girmiş, her defasında ilgiyle izlenmiş bir klasik olarak sinemaseverlerin hafızasındaki yerini hala koruyor.


Baş döndürücü gülüşe sahip aktör Clark Gable ve delici menekşe gözleriyle aktris Vivien Leigh'in beyazperdede canlandırdığı Rhett Butler ve Scarlett O'hara ikilisi, sinema tarihinin en unutulmaz çiftlerinden biri bana kalırsa. Tabii bir diğer unutulmaz olan da, bu sinema filmini beyazperdeye aktaran unutulmaz yönetmen Victor Fleming. Klasikleri takip eden sinemasever arkadaşlarım hatırlayacaktır, kendisi Judy Garland'ın çocuk yaştaki büyüleyici performansıyla akıllara kazınan "Oz Büyücüsü" filminin de yönetmenidir aynı zamanda.

Film ile ilgili söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Cumartesi akşamı bu filmi -bilmem kaçıncı kez izleyince, belki birileri, bir yerlerde güzel bir film tavsiyesi arıyordur diye hüsn-ü zan ederek, birkaç satır yazıp bu unutulmaz filmi bloğumda paylaşayım istedim :) Yalnız, baştan belirteyim ki sonra bana kızmayın; film neredeyse dört saat, yani oldukça uzun bir film. Ama emin olun hiç mi hiç sıkılmaz, aksine "Rüzgar Gibi Geçti" dersiniz film bittiğinde :)

İzleme listesine alanlara şimdiden keyifli seyirler ve mutlu pazarlar.

Aşkla kalın!

18 Kasım 2014 Salı

Gül Ve Bülbül


Bir gül olmak nasıl bir duygudur acaba? Onca çiçeğin arasında, sevgiyi ve aşkı kendisinin temsil ettiğini bilir mi mesela? Ya da kokusunu 'En Sevgili' den aldığını? Allah'ın "Halilim!" dediği peygamberi fırlatılırken aylarca toplanarak tutuşturulan bu ateşe, onu kucaklayanın yine kendisi olduğundan haberdar mıdır?

 


Divan edebiyatında gül ve bülbül en bilindik mazmunlardan biridir. Birisi koynunda diken taşıyan nazlı ve nazenin bir maşuk, diğeri dikenlere aldırmadan gül dalında feryat eden dertli bir aşık... Gül, güzelliğini goncalar içinde saklar, bülbül goncanın açılmasını görebilmek için sabaha kadar diken üstünde dil dökerek bekler. Gül daima naz; bülbül ise niyaz halindedir.

Söz gül ve bülbüle gelmişse, onların hikayelerine değinmeden olmaz elbette. Derler ki, zamanın birinde bahçenin birinde bir kırmızı gül yaşarmış. Ne var ki, eşsiz güzelliğine rağmen tomurcuk olduğu günden beri kendini sıradan bir ot sanarmış. Gülün bu zannı, zaman içerisinde bir kabullenişe dönüşmüş; gül mevsimi gelip de bütün güzelliğiyle etrafa türlü renkler ve rayihalar saldığı günlerde bile bu böyle devam etmiş.

 Mevsimlerin güzü göstermesine yakın günlerde bahçeye bir bülbül girmiş. Bülbül, adeta kabuğuna sığınmış bir inci tanesi gibi, gül olduğunu unutup kendini saklamış bu gülü gördüğü ilk andan itibaren, yıllardır aradığı şeyi onda bulduğunu hissedivermiş. Yıllardır aradığı işte oradaymış. Kalbi çarpmış, içi titremiş. Daha önce hiç öyle olmadığı için ruhuna işlenmiş aşkı ilk görüşte tanımış.

Tanışmışlar ve uzun uzun konuşmuşlar. İlk günlerde gül oldukça şaşkınmış. "Ben gül değilim, gül olmadığım halde bu bülbülü neden sevdim?" diye geçiriyormuş içinden. Bu düşüncesi yanlış da olsa, gül olmadığına dair kabullenişini de değiştiremiyormuş ne yazık ki. Herşeye rağmen, "Acaba ben gül müyüm?" sorusu da düşmüş gülün aklına.

Çok geçmeden aşkını haykırmış bülbül, gülün güzel ve mahçup yüzüne bakarak. Gül, içinde ilk defa rastladığı ve anlam veremediği kıpırtıya rağmen bülbülün aşkına ve vuslat arzusuna çok şaşırmış. Öyle ya, aşkıyla meşhur bülbülün kendisi gibi bir otla ne işi olabilir?

Bülbül ise içinde yıllardır usul usul yanan ateşin sahibini bulmanın o engin coşkusuyla şakıyor, tekrar tekrar güle olan aşkını ve vuslat arzusunu haykırıyormuş güle ve tüm dünyaya. Gül telaşa kapılmış bir vaziyette "Ben gül değil, sıradan bir otum. Sen ise güle olan aşkını anlatmakla meşhur bir bülbül. Beni nasıl seversin?"

Günler hızla geçiyormuş. İlk günlerdeki gülün bülbüle olan ve tarifini yapamadığı ilgisi ve sevgisi, azalmak üzereymiş. Gül için, kendisini sıradan bir ot olarak görmek kolay geliyormuş anlaşılan o ki... Aşk sorumlulukları da beraberinde getiren zorlu birşeymiş ve gül de bu kişisel sorumluluğu üzerine almaktan ölesiye korkuyormuş. Öte yandan yüreği gel-gitler ile doluymuş gülün. Hem düşünmeden, ona verilenin armağan olduğunu bilmeden yaşamak istiyormuş, hem de gül olduğunu solduktan sonra farkedecek olmanın korkusunu taşıyormuş içinde.

Çok çaresizmiş bülbül. İçinde yanan ateşi birlikte paylaşmak yerine söndürmek için üzerine su dökmesi onu yaralıyormuş. Ama gel gelelim gül zaten bilmiyormuş bu ateşi söndürmenin bülbülün bülbüllüğünü yok etmekten başka işe yaramayacağını... Bülbül kararını vermiş, her ne pahasına olursa olsun güle olan aşkını ve daha da önemlisi ona bu aşkı yaşatan kendisinin hakiki bir gül olduğunu ispat edecekmiş. Aşkı bulunca söylemek yakışır, öyle değil mi?

"Her daim güle gönül vermek yakışır.
Haydi uzat dikenini, işte burada yüreğim.
Bülbüle gülün aşkıyla ölmek yakışır."

terennümüyle kalbini gülünün dikenine batırmış bülbül ve oracıkta can vermiş... O an gül, onu tekrar hayata döndürmek için uğraşsa da nafile, kendisinin bir gül olduğunu anlaması onu çok seven bülbülün hayatına mal olmuştu.

*

Hikayeyi evir çevir, istersen gül ol, istersen bülbül. Bu; benim, senin, hepimizin hikayesi. "Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de, küçücük bir gönülden içeri giremezsin" diyen kimdi sahi? Neydi bülbülün aşkı için hayatına mal olan? Bilmiyordu gül güllüğünü; tanımıyordu kendisini; gözü kördü, kulağı sağırdı. Sanırım bundandı...

"Hiç kimse kendisinden başkasını söyleyemez,
Kendisinden başkasına söyleyemez,
Kendisinden başka birşey bilmez,
Kendisini bilmeyen hiçbir şeyi bilmez."

Boşuna demiyordu Yunus;

"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır.
 ..
Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir. "

video


*

Bir çiçek olsaydım eğer, gül olmak isterdim. Yediveren gülleri dediklerinden. Değişen takvime inat tomurcuk açabilen, hüzünlerini gonca yapraklarında saklayabilen, vakti gelince de hüzne ram olmuş yüreğinden müthiş bir rayiha saçarak yaprak yaprak açabilen bir gül... Öyle ki güllüğünün farkına varabilmek için bülbül feda etmek zorunda kalmayan...

*

Yazı bu şarkıyla tamam oluyor efendim. Orjinal haliyle Edith Piaf'tan ya da en sevdiğim uyarlama haliyle Laura & Anton ikilisinden dinlemek sizin tercihinize kalmış.

Aşkla kalın!




16 Kasım 2014 Pazar

Kebikeç Duası: Yâ Kebikeç!

İnternet üzerinden kitap satışı yapan kitapyurdu.com u bilirsiniz. Yapmış olduğum son kitap alışverişimin içerisinde göndermiş oldukları bir ayraç oldukça dikkatimi çekti. Bundan güzel bir post çıkar diyerek hemen bloğuma da bu konuyla ilgili birşeyler yazmak istedim.



Ayraçta yer alan "Ya Kebikeç" isimli dua, hattat Fuat Başer tarafından özel olarak kitapyurdu için yazılmış. Peki nedir bu kebikeç?

Ben bu kebikeç hikayesini ilk kez bir edebiyat öğretmenimden dinlemiştim.  Kendisi, eski zamanların yazma eserlerinin kapağında "Ya Kepikeç" ifadesine yer verildiğini, bunun da kitapların böceklerden, güvelerden ve çeşitli haşeratların zararlarından korunması maksadıyla yapıldığını söylemişti. Kebikeç, doğu mitolojisine göre kitapları kurtlardan koruyan bir çeşit cin imiş. Eskiden, korunması istenen kitabın ilk sayfasına Kebikeç'in sembolü çizilir ve  “Yâ Kebikeç! Hıfz el varak ilâ kıyâmet.” ("Ya Kebikeç! Bu kitabı kıyamete kadar koru!") yazılarak kitap Kebikeç'e emanet edilirmiş.


Bu hikayeyi dinlememin üzerinden yıllar geçip de, kitapyurdu.com'un bu zarif ve anlamlı ayracı ile karşılaşınca mütemadiyen gülümsedim. "Kitap kurdu" denince nasıl ki insanın aklına gözlüğünün ardında, kitaplar arasında kaybolmuş biri geliyorsa, kepikeç deyince de böyle iri boğumlu, gözlüklü bir kurtçuk gelir benim aklıma. 

Son olarak, kitapyurdu.com'un tasarladığı ayraçta yazılan kısmı da birebir paylaşmak isterim:

"Birçok el yazması eserin kapağında ya da ilk sayfasında rastladığımız "Ya Kebikeç" ifadesi, kitapların böceklerden güvelerden korunması maksadıyla yazılmış bir nevi "Kitap tılsımı" olarak meşhurdur. Çünkü Kebikeç, kitaplar kurtlanmasın, böcekler güveler kemirmesin diye, kitabın kapağına kondurulan bir çeşit efsundu.

Tılsımlı olduğuna inanılan bu ismin, kitapları her türlü haşerattan koruyan efsane bir canlı olduğuna inanılsa da; Kebikeç, kitap kurtlarının şahı olarak biliniyor.

Kitaplara "Ya Kebikeç" yazılması bir nevi "Ey kurtçuk! Bu kitap sana ait değil. Başkasının malına zarar verme!" ikazıdır. Tabi kitap kurtlarının, efendilerinin ismini kitabın üzerinde görünce "Bu kitap efendimizin himayesinde" diyerek yaklaşamayacağı düşünülmüştür."

Tüm kitap kurtları adına, bu güzel hediyesi için kitapyurdu.com'a teşekkürü bir borç bilirim. Bu güzel geleneğimizin yeniden gündeme getirilmesi çok zarif bir düşünce olmuş gerçekten... Eminim ki her kitap severi sevindiren, ufak ama anlamlı bir hediye olmuştur bu şirin ayraç.

Mutlu bir pazar olsun efendim...

Aşkla kalın!

12 Kasım 2014 Çarşamba

Kadıköy Manifestosu

Geçtiğimiz haftasonu hava öyle güzeldi ki, cumartesiden evin temizlik işlerini halledip pazarı gezmek için kendime ayırdım. Fotoğrafçılık okuyan bir arkadaşımla birlikte makinalarımızı alarak Kadıköy'de buluşmaya karar verdik. 

Aslına bakılırsa fotoğraf çekmek -özellikle manzara fotoğraflamak için Üsküdar benim vazgeçilmezim ama Kadıköy'deki karmaşık hali de sevmiyor değilim. Özellikle her telden insanlarını ve sokaklarını...

Bilenler bilir, Kadıköy Bahariye'de bir antikacılar sokağı vardır, hah işte ben oranın tam anlamıyla müdavimi oldum sanırım. Yalnız en başta belirtmek isterim, alıcı olarak değil bu müdavimlik. Benimkisi fotoğraf müdavimliği bir nevi. Bir antika obje görüyorum mesela, bir bu açıdan, hadi bir de şu açıdan derken baktım bir saatten fazla geçirmişiz o sokakta.

Arasokaklarını talan edip geri dönerken, tekrar iskele yönüne ilerlediğimiz esnada, meydandaki bir kalabalığın varlığı dikkatimi çekti. Taksimvari çalgıcılardan biri olduğunu düşünerek müziğin geldiği yere doğru ilerlerken, kalabalığın ortasındakileri görünce merakım yerini koskocaman bir hayalkırıklığına bıraktı.




Ülkemizde yaşanan politik konular hakkında beylik laflar etmeyi sevmem ben. Hem bu konuda tartışacak kadar donanıma sahip olmadığım, hem de benim konuşmamın var olan gerçeklerin değişmesine katkı sağlamayacağını düşündüğüm için genellikle onlardan yardımını esirgememesi adına Allah'a bolca dua etmeyi yeğlerim. Ama işin içinde çocuklar varsa, sessiz kalmak benim için o kadar kolay olmuyor maalesef.




On-oniki yaşında olduğunu tahmin ettiğim bu iki Suriyeli kız çocuğu, onların darbukaları ve bu darbukadan çıkan nağmeyle bel kıvıran, popo sallayan -tahmini olarak birinin üç diğerinin beş yaşında olduğunu düşündüğüm diğer iki kız çocuğu... Bu dört kız çocuğunun etrafında daire olmuş; el çırpan, yüzlerine yayılmış aptal gülümsemeyle olanları izleyen insanlar... Ailesiyle, çocuğuyla bu manzarayı izleyip, eğlenen insanlar...




Durup düşündüm bir an, vatanından sürgün edilmiş, bir parça ekmeğe muhtaç olduğu için bu vaziyette insanları eğlendirerek para kazanmayı yeğleyen ya da kazandmaya zorlanan çocuklara mı, yoksa küçücük çocukların bu durumdakin halini görüp ağlayacakları halde kahkalarla gülen, ortadaki çocuklara sirk maymunu muamelesi yaparak kendi çocuklarıyla birlikte eğlenen o koca koca insanlara mı acımalı ve üzülmeli insan?

Suriye'den gelen insanların ülkemizde yaşamaları konusunda muhalefet görüşe sahip biri değilim. Onlar bizim din kardeşimiz. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyor Resul-ü Ekrem Efendimiz sav. Onlar aç biilaç şekilde hayata tutunmaya çalışıyorlar. 

Empati kuruyorum. Bizler aynı durumda olsak, acaba bizi kabul eden ülke olur muydu? Olsaydı hangi ülke olurdu? Bizler aynı durumda olsak, kendimize nasıl muamele edilsin isterdik? Allah kimseyi bu duruma gerçekten düşürmesin. Rabbim bizi böyle akıbetten muhafaza eylesin zira bu sorulara cevap aramak bile yeterince tarumar ediyor bir insanı. Ama şu da bir gerçek ki, aynı duruma düşmeyeceğimizin garantisini bize hiçkimse veremez.

Suriyeli meselesi bir tarafa, işin içinde çocuklar olunca yüreğim bin parçaya bölünüyor gibi oluyor. Bu havada, üzerinde paltosuz, yalın ayakla sokakta gezen, haftalardır banyo görmemiş çocuklar görüyorum meydanlarda. İçim sızlıyor, usulca duamı edip sıvışıyorum yanlarından. Onlara elim uzanamadığı için, yardımcı olamadığım için vicdanımın altında eziliyorum...

Bir yandan da, bu çocukları böyle vaziyette görünce çok ama çok sinirleniyorum. Bu çocukların yaptığı maskaralıkları izleyip eğlenen, onları bu yanlışa iten ve yaptıkları şey güzel ve eğlenceli birşeymiş gibi hissettirerek hatalarını devam ettirmeleri konusunda teşvik veren herkesi eshefle kınıyorum. 

Umarım dünya üzerindeki her çocuk, cebinde babasına götüreceği bozuklukları değil de, tatlı çocukluk hatıralarını biriktirerek büyür... İmkansız belki ama temennim ve duam bu yönde...




11 Kasım 2014 Salı

Kitap Kokusu - 22 Britanya Yolu



Savaşlarda sadece diplomatik kayıplar verilmez. Sadece şehirler, ülkeler tarumar edilmez. Bazen koskoca bir gençlik yitip gider, bazen aileler paramparça olur... Herşeyin daha güzel olacağına dair duyulan inançtır bazen kaybedilen. Bazen yaralar öyle derindir ki hiçbir zaman, hiçbir şey eskisi gibi olmaz...


-22- Britanya Yolu, II. Dünya Savaşı'nda parçalanan onbinlerce aileden sadece birinin, Polonyalı Nowak ailesinin baş gösteren savaşla birlikte dağılışını ve yaşadığı dramı anlatan duygu yüklü bir kitap. Benim daha ziyadesiyle dikkatimi çeken nokta, savaş esnasında süperkahraman rolü üslenmiş tek bir kişidense, birçok kişinin hayatına ve o hayatların başka hayatlarla kesiştiği noktalara değinilmiş olmasıydı. Savaş öncesinde, savaş esnasında ve savaş sonrasında olmak üzere üç farklı zaman diliminde yaşanan olayların aktarılması belki de kitabın en başarılı bulduğum kısmı. 

Karakterlerin zihinde oluşturduğu imaj çok kuvvetli olmasa da, ne istediğini bilmeyen bir erkeğin yaşadığı git-geller sonrasında ailesini bir araya toplamaya çalışırken verdiği mücadele ve yaşadığı onca travmanın ardından kendine kat kat duvarlar ören, bir yırtıcı kuş misali evladını korumaya çalışan bir annenin hali... Sanırım bu kitapla ilgili en akılda kalıcı kısım bunlar olacak benim için.

Sonunu tahmin ediyor olsam da hep tahmin ettiğim gibi bitmemesini dilediğim, ancak kaçınılmaz sonuyla hayal kırıklığına uğradığım bir kitap 22 Britanya Yolu. Sanırım yazar o şekilde bir sonla bitirerek işin biraz kolayına kaçmış olmalı ama yine de karakterlerin ve hikayenin böyle bir sonu haketmediğini düşünüyorum. Onca ihtiras, onca aldatmacanın sonu pembe dizilerdeki gibi bir sonla bitmemeliydi.


Velhasılı, okumak için güzel bir kitap olsa da kendisinden geriye çok da fazla birşey bırakmayan, ama bir - ilk kitap- olarak da gayet başarılı bulduğum bir roman 22 Britanya Yolu. Özellikle bir annenin, annelik içgüdüsüyle evladına kol kanat gerdiği, tüm acıları sırf evladı için yüksünmeden yüklendiği bazı yerler gözyaşlarım usulca süzülmedi değil... Tavsiye eder miyim? Okuyacak daha iyi bir kitabınız yoksa vakit ayırmaya değer derim...

Keyifli okumalar.


7 Kasım 2014 Cuma

Ateşböceklerinin Mezarı


Bir filmi çok ama çok sevdiyseniz muhakkak ki birkez daha izlersiniz. En azından benim için bu böyledir. Bazı filmler vardır mesela, defalarca izlerim, izlemezsem özlerim. Ama bir film var ki, bu çemberin tamamen dışında. 

II. Dünya Savaşı ve savaşın insanlık tarihi üzerindeki etkilerini anlatan yüzlerce roman edebiyat tarihine, onlarca film de sinema tarihine kazandırıldı. Ancak bana kalırsa hiçbiri - en azından benim bugüne kadar izlediğim savaş karşıtı yapımlar içerisinde- bu film kadar duygularımı tarumar etmedi, hiçbiri bu kadar burkmadı yüreğimi... Bu filmi çok ama çok beğenmiş olsam da, ikinci kez izleyebilecek psikolojik dayanıklılığı kendimde bulamayacağımı çok iyi biliyorum.
 

Ateşböceklerinin Mezarı, birçok anime yapımda imzası olan Japon Yönetmen Isao Takahata'nın 1988 yılında Akiyuki Nosaka'nın "Hotaru No Haka" adlı otobiyografik romanından uyarladığı animasyon filminin adı. Onu diğer animelerden belki de ayıran en büyük özelliği, gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek sinemaya uyarlanmış olması.  

Japon yazar Akiyuki Nosaka, 1945'de Japonya'daki savaş esnasında yetersiz beslenme sebebiyle kaybettiği kız kardeşinden bir nevi özür dilemek ve yaşadığı bu trajediyi kabullenmek için yazmış bu hikayeyi. Ancak hikayede yer alan ve kendisini temsil eden Seita'nın da sonda öldüğünü dikkate aldığımızda, yazarın bu şekilde kardeşinin ölümünden duyduğu suçlulukla kendini cezalandırmış olduğu düşünülüyor.


Filmimizin ana karakterleri, on dört yaşındaki Seita ve onun dört yaşındaki kız kardeşi Setsuko. II. Dünya Savaşı esnasında Japonya'nın Kobe şehrinde gerçekleşen hava saldırıları nedeniyle önce annelerini, ardından da yuvalarını kaybeden iki kardeş. Sahip oldukları tek şeyin birbirleri olduğunun bilince yaşam mücadelesi veren; birlikte gülen, birlikte ağlayan iki kardeş...

Setsuko'nun abisine seslenişleri hala kulağımda çınlar gibi. İzlediğimin üzerinden aylar geçti halbuki. Ailesine; kardeşlerine bu kadar bağlı biri için bu filmi izlemek, salya sümük ağlamak demek - hele ki onlardan uzaktasanız ve tek yaşıyorsanız...




Velhasılı, animeye karşı önyargılıysanız bu film kesinlikle en doğru tercih derim. Bir animeye sadece çizgi film gözüyle bakmak çok büyük bir haksızlık. Bir anime, bugüne kadar izlediğiniz birçok filmden daha etkileyici, daha dokunaklı, daha dramatik ve unutulmaz olabiliyor. Emin olun, bu filmi izledikten sonra ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız...

Şayet duygusal ve merhametli bir yapınız varsa, yanınızda peçete bulundurmanız da önemle rica olunur...

Aşkla kalın!

BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya