27 Ocak 2015 Salı

Bir Hint Destanı: Mirza ve Sahiban (Jab Tak Hai Jaan - Heer)



Hint Sineması ile ilgili uzun zamandan beri bir yazı paylaşmadığımı farkettim. Hazır tatildeyken ve yazmak için vaktim varken hint sineması kategorisine yeni bir yazı ekleyeyim istedim. Bollywood sevenlerin bildiği bir film, o filmin içindeki bir soundtrack ve o soundtracke konu olan bir destansı hikayeden bahsetmek istiyorum sizlere.  Jab Tak Hai Jaan 'dan bahsediyorum efendim. Hani şu Shahrukh Khan ve Katrina Kaif'in başrollerini paylaştığı, Yash Chopra imzalı muhteşem Bollywood filmi. 

Filmi izleyenlerinizin hatırlayacağı üzere Meera, babasının 50. yaş günü için ona bir süpriz yapmak istemektedir. Tesadüfen tanıştığı sokak şarkıcısı Samaar'dan kendisine Punjab dilinde bir şarkıyı çalabilmeyi ve söyleyebilmeyi öğretmesini ister.

Samaar ve Meera uzunca bir müddet çalışırlar ve ayarlanan doğum günü partisinin günü geldiğinde Meera, babasına herkesin karşısında okur bu güzel şarkıyı.





İşte bu şarkı, - nasıl demeli, sanki damardan değil de kulaktan alınan bir uyuşturucu gibi. Hint Sineması-severseniz, üstüne bir de soundtrack-severseniz bu şarkıyı sevmemeniz için hiçbir nedeniniz yoktur. Hele bir de şarkının içinde geçen hikayeyi biliyorsanız...

Yoksa hikayeyi bilmiyor muydunuz? Üzülmeyin, yazının sonunda öğrenmiş ve kendinizi şarkıyı dinlerken bulacaksınız. (Yazar kendinden fazla emin sanki ^_^ )


*

Mirza ve Sahiban adında iki çocuk yaşarmış günün birinde. İkisi de aynı sınıfta okumuş olsalar da farklı dünyalarda büyümüşler aslında. Sahiban, bölgenin ileri gelen ailelerin birinin kızıymış. Mirza ise bir başka yörenin ileri gelen ailelerin birinin oğlu. Zaman geçmiş, okul bitmiş ve ikisi de yaşadıkları diyara geri dönmüşler. Yıllar sonra Mirza akrabalarının yanına, Sahiban'ın yaşadığı köye gitmiş. Sahiban'ı görmüş. Öyle güzelmiş ki Sahiban, onu gören şairler güzelliğine şiirler yazıyorlarmış. Mirza görür görmez aşık olmuş  Sahiban'a. Tabii Sahiban da Mirza'ya. Birbirlerini delice bir aşkla seviyorlarmış ama zaman geçince Sahiban'ın ailesi kızlarını başka biriyle evlendirmeye karar vermişler.

Sahiban bunu öğrenince Mirza'ya bir mektup yollamış ve 'Gelmeli ve ellerimin düğün kınalarını sen süslemelisin' demiş. Mirza'nın kız kardeşi bu mektubu okuyunca deliren abisini durdurmaya çalışmış. Mirza'nın kız kardeşinin düğün günüymüş o gün ve o da abisine 'Seni yanımda görmek istiyorum abi, gidersen Sahiban'ın abilerini seni öldürürler.' demiş ancak nafile. Mirza dinlememiş ve atına atladığı gibi yola koyulmuş.

Kına töreninin tam ortasında yetişmiş ve Sahiban'ı kaçırmış. Tabii bunu duyan abileri hemen ikisini takip etmeye başlamışlar. Mirza biraz dinlenebilmeleri için bir ağacın altında durmuş ve başını Sahiban'ın dizlerine dayayarak uyuyakalmış.

Mirza'nın mükemmel bir okçu olduğunu ve asla hedefinden şaşmadığını biliyormuş Sahiban. Korkmuş sevgilisinin ellerine abilerinin kanının bulaşmasından. Bu yüzden kırmış iki kolunu da Mirza'nın o uyurken. Düşünmüş ki, eğer Mirza onları öldürmezse abileri yumuşar ve eve geri dönmelerine izin verir. 

Ama öyle olmamış. Abileri onları yakalamış ve savunmasız Mirza'yı oracıkta öldürüvermişler. Mirza'nın kılıcı kana bulanmış ama Sahiban'ın abilerinin kanıyla değil kesilen kendi başıyla. Sahiban aşkının ağabeylerinin elleriyle kana bulandığını görünce dayanamamış ve Mirza'nın kılıcıyla oracıkta kendini öldürüvermiş.


*

İşte yüzyıllardır dilden dile dolaşan, üstüne hikayeler, şiirler yazılan; filmler çekilen Mirza ve Sahiban'ın hikayesi bu şekilde sevgili okuyucu. Hikaye bizdeki türküleri konu olan hikayelere ne çok benziyor değil mi?

Yazımıza konu olan filmimizde,  Meera'nın babası için seslendirdiği  "Heer"  isimli şarkıda da bu hikayeden esinlenilerek Hint dünyasının efsanevi ismi Gulzar'a tarafından yazılmış,  Ar Rahman  tarafından bestelenmiş ve Harshdeep Kapur  tarafından harikulade bir şekilde yorumlanmıştır.

Şarkının orjinal dilinden çevirisinde tekrar eden dizeler var, ben tekrarların çıkarılmış haliyle paylaştım. Dizelerin altında da filmdeki soundtracki dinleyebilirsiniz.)


*

Dostlar, bana Heer demeyin.
Ben şimdi Sahiban'ım.
Mirza bir at üzerinde gelsin.
Ve beni kaçırsın. 
Dostlar, bana Heer demeyin.
Ben şimdi Sahiban'ım.
Mirza bir at üzerinde gelsin.
Ben ona, o da bana benziyor.
Gülüşü sabah güneşi gibi.
Gözlerini kapattığında
Bir sakinlik kaplar.
Ben ona, o da bana benziyor.








2013 yılının Haziran ayında bu unutulmaz film ile ilgili bir post paylaşmışım. Ne yazdığımı merak edenler buraya tıklayarak ulaşabilirler. 

Ufak bir not: Hiç aklımda yokken gecenin bir yarısı bana bu şarkıyı dinleten ve bu yazıyı yazmam konusunda bana ilham veren sevgili kız kardeşime, Büşüme sonsuz teşekkürler ^_^



24 Ocak 2015 Cumartesi

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları II - 1984



Öyle bir kitap düşünün ki, kaleme alındığı tarihten yıllarca sonrasında bile çağa ayak uydurabiliyor. Dahası, ileriye dönük birçok öngörüyü içerisinde barındırabiliyor. Yazıldığı çağdan sonraki zamanları etkiliyor. İçinde yer alan kavramlar elli yıl sonrasının güncel diline yerleşmiş kelimeler halini alabiliyor.

George Orwell'in 1984 isimli romanından bahsediyorum. Her satırını okurken hayretler içerisinde kaldığım, dünyanın şuan içinde bulunduğu sosyopolitik durumunu baz aldığımda nasıl bu kadar net öngörülere sahip olduğunu düşündüğüm ve okurken kalemi elimden bırakamadığım bir kitap oldu bu roman. 

Aslına bakılırsa ne sosyolojik kuramlara, ne ideolojik bilgilere ne de dünya politikasına vakıfımdır. Ama bu kitabı okumak ve neden bahsettiğini anlamak için bu tarz entellektüel birikimlerinizin olmasına gerek yok. Okurken, kitaptaki kurgu ve şuan dünyada ve özellikle ülkemizde olup bitenleri kıyaslayınca ister istemez anlamlı bir ilişki kuruyorsunuz zihninizde.

1984'ü dört kelimeyle ifade edebilirim: "Kafa karıştırıcı" ve "Zihin açıcı".  Kitabın, o dönemki Stalin rejimine bir başkaldırı niteliği taşıdığını düşününce; yaşadığı dönemle uyuşmasa bile kitabın geleceğe açılan bir pencere niteliği taşıdığını düşünmeye başlıyor insan. Bugüne kadar anlamlandıramadığı ama altında yatan sebepleri sezinlediği gerçekler sanki üzerindeki sis perdesi kalkmışçasına görmeye başlıyor. 





Yazar olmayı düşünen bir kız kardeşim var. "Ee tamam da bu kitapla kardeşinin yazar olması arasındaki ilişki nedir? Hem bizi ne ilgilendirir?" diyorsanız hemen cevaplamak isterim ancak anlamak için sabırla sonuna kadar okumalısınız.

 Henüz 14 yaşındaki kız kardeşim yaklaşık bir buçuk yıldan beri hikayeler yazıyor. Tabii en başlarda çekindiği için yazdıklarını bize okutmuyordu. Dün gece uyuma faslına geçmeden hemen önce her zamanki uyku öncesi sohbetimizi yaparken, konu dönüp dolaşıp onun yazarlık deneyimine geldi. "Eee" dedim "Nasıl gidiyor bakalım yazarlık?"   Bana bir uygulamadan bahsetti. Adını yanlış yazıyorumdur muhtemelen, en fazla bir ya da iki kez duydum whatpet gibi bir okunuşu vardı galiba. Burada anonim yazarlar kendi yazdıklarını paylaşabiliyor ve birbirini takip edip, okudukları hikayelere yorumlarda bulunabiliyorlarmış. 

Kız kardeşim de bu sitede yazılarını paylaştığını, elliye yakın takipçi edindiğini ancak çok daha popüler anonim yazarlar olduğunu söyledi. Birkaç milyon takipçisi olan bir kızın profilini gösterdi bana, epey popülermiş. Gençlik edebiyatı tarzında yazılar yazmış ancak dikkatimi çeken şey yazdıklarının edebi nitelik taşımamasından daha ziyade sık kullanmayı tercih ettiği argo ifadeler oldu. Kız kardeşimin söylediğine göre, bu tarz ifadelere yer vermek o kişinin ne kadar "cool" olduğunu gösteriyormuş. 

Bu mevzu üzerinde biraz konuşma ihtiyacı duydum ve kardeşime kendini güzel ifade becerisi edinme ve bunu yazıya dökebilme konusunda özgünlüğünü zamanla bulacağını anlattım.  Edebiyat kelimesinin "edep" kelimesinden türetildiğini, iyi bir edebiyatçı olmak istiyorsa önce edebin gerektirdiği usül ve erkana uygun yazması gerektiğini ve en önemlisi de  kitap okumanın yazar olmak isteyenler için çok çok daha önemli olduğunu, bu yüzden daha fazla okuması gerektiğini anlattım. Konudan konuya atlarken, bana edebiyat öğretmeninin verdiği bir ödevden bahsetti. Kız kardeşimin öğretmeni, sınıfa ödev olarak Reşat Nuri Güntekin'in "Acımak" isimli kitabını vermiş ve sınavda da bu kitaptan sorumlu tutmuş. Kız kardeşimin ifadesi aynen şu şekilde "Okurken anlamadığım o kadar çok kelime oldu ki, kaç kere başa döndüğümü hatırlamıyorum".

Ben niye bu konuya değindim? (Bu blogun yazarını artık tanıdınız. Birşey anlatacaksa okuyucuyu kendi zihninin içinde yolculuğa çıkarmayı seviyor. Zira zihnimin içi de konudan konuya atlıyor.)  Kız kardeşimin hikayesini paylaşmamdaki asıl neden 1984'ün temel temalarından biriyle kardeşimin hikayesi arasında kurduğum ilişkidir.

Kitabı okuyanlarınızın hemen hatırlayacağı üzere, "yeni söylem" ifadesi sıkça karşımıza çıkar satırlar arasında. Burada bahsedilen, eski dilde kökten değişiklikler yaparak insanların geçmişle bağıntısını koparmaktır. Yeni söylem kurulu, dünyanın en küçük ve en hacimsiz sözlüğünü hazırlamakla mükelleftir. Düşünmek yasaktır (düşünce suçu kavramı günümüzde de kullanılagelen bir kavram olmayı başarmıştır.) 

Şimdi, kitabın edebi niteliğini tamamen bir yana bırakırsak ve kitabın kurgusundaki ana temalardan biri olan bu "yeni söylem" ifadesinin üzerine azıcık kafa yorarsak; günümüzde de benzer bir gidişata doğru yol alındığını söylemek sizce çok mu zor? Bırakın bundan yüz yıl öncesindeki Divan Edebiyatı'nı, Tanzimat Dönemi yazar ve şairlerini okumayı ve anlamayı, çeyrek asır öncesinin ünlü yazarlarını; bir Reşat Nuri Güntekin'i, bir Ahmet Hamdi Tanpınar'ı ve dahasını okuyamayan, okumaya çalışsa da anlayamayan; hiç okumayan ve kitabın varlığından dizileştirildikten sonra haberdar olan, ve hatta diziden sonra dizinin kitabı çıkarıldığını sanan bir nesil yetişiyor.

Düşünmenin yöntemi dil iledir. Öyleyse düşünmesini istemediğiniz bir toplumun dilini yok etmelisiniz. Toplumsal bellek dil ile imha edilir.

Bilmem ki anlatabildim mi derdimi...




Bir de filmi var kitabımızın. 

Yönetmenliğini Michael Radfor'un; başrolleri John Hurt, Rizhard Burton, John Hughes ve Annie Lennox'un üstlendiği bu yapımı kitabı okuduktan hemen sonra izledim. Sinemanın o tarihteki imkanlarını düşünerek, filmden beklentilerimizi minimumda tutsak da yine de izlenilmesi gereken yapımlardan olduğu düşüncesindeyim.

Kitabı okumak yerine filmini izlemeyi tercih edenlerden olmayın ve kitabı mutlaka okuyun efendim.

Okuma listesine bu kült eseri not eden herkese şimdiden keyifli okumalar. Sizi biraz zorlayabilir ancak okunması gereken bir edebiyat kültü olduğunu unutmayın ve sonuna kadar okuyun!

Hadi bir de şunu söyleyip öyle bitireyim bari:


Big Brother is watching you!




23 Ocak 2015 Cuma

2015 Kitap Okuma Listem

Çevremdeki birçok insanın benden kitap tavsiyesi istemesi üzerine kendi okuma listemi daha sistematik bir şekilde oluşturmaya, okuduklarımı ve okumayı düşündüklerimi not almaya başlamıştım geçtiğimiz sene. Böylelikle bir liste olacaktı elimde.  2014 ün sonlarına doğru hazırlıklarına başladığım bu listeyi dün itibariyle bitirebildiğime göre bloğumda paylaşmanın vakti geldi. 

 Listeyi hazırlarken, madde başlıkları konusunda internette yer alan listelerden faydalandım. Her madde için, bugüne kadar okunacaklar listesine ismini kaydettiğim yazar ve eser isimlerini uygun maddelere yerleştirmeye çalıştım.

Böylelikle yıl boyunca okuyacağım kitapları sistematik bir liste haline getirme işini halletmiş oldum. (Aşk romanları ve türevi pembe kitapları bu listeye dahil etmedim.) Listedeki kitapları kendimce bir sıralamaya sokarak okumaya başladım. Listedeki adı geçen eserleri bitiremezsem bir sonraki senenin kitap okuma listesine de ekleyebilirim.

Not: Bu listedeki kitaplar tamamen benim edebi zevkimi yansıtan seçkilerdir.






Mektuplardan oluşan bir kitap:
 Milena'ya Mektuplar - Franz Kafka 

Anı türünde bir kitap:
Kemal Hadi Gel, Bir Kahve İçelim - Gül Sunal
Gönlümdekiler ve Ötekiler, Unutamadıklarım Hatıralar Işığında Cumhuriyet Tarihi Okumaları - I - Yavuz Bülent Bakiler

Bilim kurgu / Distopya türü kitap:

Hayvan Mezarlığı - George Orwell
Fahrenheit 451 - Ray BradBury
Kedi Beşiği - Kurt Vonnegut
Dava - Franz Kafka

Felsefe türünde bir kitap:
 Çürümenin Kitabı - Emil Michel Cioran

Şiir kitabı:
Sevda Sözleri, Üvercinka - Cemal Süreya

Tarihi kurgu türünde kitap:
Dünyanın İlk Günü, Son Sefarad &; Son İmparatorluk II- Beyazıt Akman 
Korkma İnsancık Korkma - Turgut Özakman

İsminde kış mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların kış mevsiminde geçtiği kitap:
     Bahar Karları - Yukio Mişima
Kış Bahçesi - Kristin Hannah

Yasaklanmış bir kitap:
       Biz - Yevgeny Zamyatin
Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

Yayınlanmış tek bir romanı olan yazarın o romanı:
Bülbülü Öldürmek - Harper Lee
Doktor Jivago - Boris Pasternak
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok  - Erich M. Remarque

20. yy'da Nobel Ödülü kazanmış kitap:
Açlık - Knut Hamsun
Çanlar Kimin İçin Çalıyor - Ernest Hemingway
Yabancı - Albert Camus
Saray Gezisi, Şevk Sarayı, Şeker Sokağı - Necip Mahfuz

Beyaz Perdeye uyarlanmış kitap:
        Doktor Jivago - Boris Pasternak

Goodreads'in "Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap" listesinden kitap(listeye buradan ulaşabilirsiniz) :
Kör Baykuş - Sadık Hidayet
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - İtalo Calvino

Bir Türk diğeri yabancı yazardan bir öykü kitabı:
Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri
Satranç - Stefan Zweig

Şimdiye kadar hiçbir kitabını okumadığım Türk yazarlardan
Beni Sorarsan - Gülten Akın 
Başucumda Müzik - Kürşat Başar
Olduğu Kadar Güzeldik, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde - Mahir Ünal Eriş
 Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar
Posta Kutusundaki Mızıka - Ali Ural
Serenad, Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli

Pulitzer, Man Booker, Goncourt, Nebula ya da Hugo Edebiyat Ödülünü kazanmış ya da aday gösterilmiş yazarlardan kitaplar:
Tüm Hastalıkların Şahı - Siddhartha Mukherjee
 Körlük, Görmek, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş -  Jose Saramago

Doğu Edebiyatından üç yazar:
Gönülsüz Köktendinci - Mohsin Hamid
Semerkant, Doğunun Limanları, Afrikalı Leo - Amin Maalouf
 A'mak-ı Hayal - Filibeli Ahmet Hilmi

Bir Türk yazardan üçleme:
       Fi, Çi, Pi - Akilah Azra Kohen

Gitmek istediğim ülkede geçen bir kitap:
       Venedik'te Ölüm - Thomas Mann

Çocuk kitabı:
       Küçük Prens - Antoine De Saint Exupery
     Küçük Kara Balık - Samed Behrengi

Diğer
Kelebek - Henri Charriere
Şibumi - Trevanian 
Gülün Adı - Umberto Eco
Çöl Çiçeği - Waris Dirie
Acı Çikolata - Laura Esquivel
Onca Yoksulluk Varken - Emile Ajar (Romain Gary)

600 sayfadan fazla, kalın bir kitap:
       Empati - Adam Fawer




20 Ocak 2015 Salı

Sömestr Tatilini Verimli Değerlendirme Yöntemleri



Sömestr tatili için geri sayım başladı! Çocukklar alacakları karneyi ve sonrasındaki iki haftalık tatili bekliyorlar dört gözle. Aileler tatil dolayısıyla hem rahatlıyorlar hem de tatili çocukları için verimli geçirmenin yollarını arıyorlar. Ailelere faydalı olması açısından  bir internet sitesine yazmış olduğum yazıyı kendi bloğumda da paylaşmak istedim. Bir önceki karne yazımı okumak isteyenler buraya tıklayarak ulaşabilirler.



Heyecanla beklenen karne günü nihayet geldi! Bir dönem boyunca yapılan çalışmaların ve sarfedilen emeğin karşılığında güzel bir karne görmek, hem öğrenci için hem de aile için büyük bir mutluluktur. Biten bir eğitim dönemi ve alınan karnenin ardından tatil başlar. Peki, iki hafta süren bu tatili en verimli şekilde geçirmenin yöntemleri nelerdir?

Ailece vakit geçirmenin çocukluk hatıralarına nasıl olumlu katkıda bulunduğuna değinmeye bilmem gerek var mıdır? Her çocuk, ailesiyle birlikte geçirdiği güzel anıları hatırlayarak mutlu olur. Özellikle oyun çağı çocuğu için oyun oynamak bir eğlence biçimi değil, zaruri bir ihtiyaçtır. Bu nedenle, çocuğunuzun zihinsel becerilerine katkıda bulunabilecek bir oyun alarak tatil için ona bir sürpriz alabilirsiniz. Hem arkadaşlarıyla, hem de aile olarak onunla birlikte oynayabileceğiniz oyunlar sayesinde çocuğunuzun iletişim becerilerini arttırarak sosyalleşmesine katkıda bulunabilirsiniz.

Eğitim dönemi boyunca yer veremediğiniz etkinliklere zaman ayırabilirsiniz. Güzel bir tiyatro gösterimi ya da sinema filmi için ailece yapacağınız bir program sayesinde çocuğunuzun yıllar sonra bile gülümseyerek hatırlayabileceği keyifli bir anı oluşturabilir, aile bağlarınızın kuvvetlenmesini sağlayabilirsiniz.

Spor, fiziksel sağlığa katkıda bulunmakla kalmıyor çocukların hem sosyal hem de zihinsel anlamda gelişmesine de olumlu anlamda etki ediyor. Dönem boyunca yoğun okul temposundan dolayı çocuğunuzun spor faaliyetlerine ara verdiyseniz, yeniden gündeminize almak için sömestr tatili mükemmel bir fırsat olabilir. Çocuğunuzun yaşına, vücut gelişimine; en önemlisi de kendi tercihlerini göz önünde bulundurarak kapalı alanda yapabileceği spor dallarına yönlendirebilirsiniz.



Aile büyüklerinizi ziyaret etmek için tatil mükemmel bir fırsat olabilir. Hatta şartlarınız uyuyorsa çocuğunuzun birkaç gün sizden uzak aile ziyaretleri yapması hem özgüven hem de sosyal deneyim kazanmasına olumlu katkıda bulunabilir.

Tatilin olmazsa olmazlarından biri de kitaplardır. Çocuğunuzun kitap okuma alışkanlığını pekiştirmek için tatil fırsatından yararlanabilirsiniz. Çocuğunuzla birlikte kitapçıları dolaşıp, keyif alacağı konularla ilgili kitap seçmek, çocuğunuzun okuma alışkanlığını desteklemek için güzel bir yöntemdir. Kitap okumasının yanı sıra, okurken yüksek sesle dinlemeniz ya da bitirdikten sonra kitabı size anlatmasını istemeniz hem ifade becerisini hem de paylaşım duygusunu geliştirir.



Tatilin zihinsel ve fiziksel bir dinlenme süreci olmasıyla beraber bir önceki dönemdeki eksiklikleri gözden geçirme ve bir sonraki döneme daha kararlı başlamak için ön hazırlıklar yapmayı da gerektirir. Hemen her öğretmen, tatil için öğrencilerine hafif de olsa tatil ödevi verir. Çocuğunuzun ödevleri için sıkı bir program yerine esnek ancak kontrollü bir program yapabilirsiniz. O ödevlerini yaparken onunla beraber olmanız, eksik olduğunu sezinlediğiniz noktalarda destek vermeniz ve bitirdikten sonra kontrol etmeniz oldukça önemlidir.

Tatil boyunca aileleri en çok endişelendiren mevzulardan bir diğeri de, çocukların teknoloji ve medya ile ne kadar vakit geçirmeleri gerektiğidir. Şunun altını çizmek gerekiyor ki, bilgisayar ve televizyon yerine alternatif etkinlikler koymazsanız çocuğunuzun can sıkıntısını kontrol edemezsiniz. Eğer yukarıda bahsetmiş olduğum etkinliklerle çocuğunuzun sömestr tatilini verimli hale getirmezseniz, çocuğunuz mütemadiyen televizyona ve bilgisayara yönelecektir.

Buradan çocuklara televizyon ve bilgisayarın yasaklanacağı anlamı çıkarılmamalı. Bu pek de mantıklı bir yaklaşım değildir çünkü çocuklar yasaklanılan şeye karşı özel bir merak duygusu geliştirerek, yasaklananı yapmaya dair büyük direnç gösterebilirler. Burada önemli olan televizyonun ve bilgisayarın başında ne kadar vakit geçirildiği ve hangi tür programlar izlendiği/oyunlar oynandığıdır. Özellikle uzun süre bilgisayar ve televizyon başında kalmak çocuklarda hem fiziksel hem de psikososyal problemler ortaya çıkarabiliyor.

Bilgisayarla ilgili dikkat etmeniz gereken en önemli kısım ise çocuğunuzun internet kullanımı ve oynadığı oyunların nitelikleridir. Eğer bugüne kadar evde aktif bir internet denetimi sağlamadıysanız, güvenli internet için aile filtrelemesi sağlayan internet paketlerden faydalanabilirsiniz.



Bunun dışında, şiddet içeren oyunlara kesinlikle izin vermeyin.  Çocuğunuza neden bu tür oyunları yasakladığınızı anlayışla karşılaması adına mantıklı ve sade bir açıklama getirin. İletişimin karşılıklı olmadığı bilgisayar oyunları yerine grup halinde oynanan oyunlara teşvik ederek; bir gruba ait olma, grupla etkileşim kurma ve grupta var olma yetilerini geliştirmesine katkıda bulunabilirsiniz.

Keyifli tatiller!


17 Ocak 2015 Cumartesi

The Hundred-Foot Journey - Aşk Tarifi



Kağıdı kalemi hazırlayın, güzel bir film önerisi ile karşınızdayım efendim ^_^ 

 Henüz izlediğim bu filmi çok beğendim. Neden mi? Çünkü içinde sevdiğim hemen hemen birçok şey var; Bollywood, Hollywood, Fransız müzikleri (özellikle Edith Piaf'ın "La Vie En Rose ve Charles Aznavour'un "Hier Encore" isimli şarkıları), yemek, baharat, aile, aşk ve dahası...



"The Hundreds-Foots Journey" yönetmenliğini 2000 yılında "Chocolat" isimli filmiyle adından söz ettirmeyi başaran İsveçli yönetmen Lasse Hallström'ün, yapımcılığını ise Steven Spielberg ve Oprah Winfrey'in üstlendiği, başrollerde Helen Mirren, Manish Dayal ve Om Puri'nin yer aldığı ABD yapımı filmin adı.

Bollywood filmlerinin İngiltere'de çekilenlerine aşinayım ancak ilk kez Fransa'da çekilmiş bir Bollywood filmi izlemiş oldum. Fransa'yı, Paris'le özdeşleşen Eiffel Kulesi'nden dolayı hep yavan bulmak konusundaki önyargımı sanırım bu film yıkmayı başardı. Nasıl huzurlu bir kasabadır o arkadaş, dünya gözüyle görmek de nasip olsun inşallah...


Gelelim filmin konusuna;

Ülkelerinde bir aile restorantı işleten Kaddam ailesi, yaşanan siyasi kargaşa sonrasında başlarına gelenler dolayısıyla Hindistan'ı terkederek Fransa'ya göç ederler. Kaddam ailesinin babası yeniden bir aile restorantı açarak evlatlarını bir arada tutmak ister. Fransa'da bir kasabada satılığa çıkarılmış bir mekanı alarak hayalini kurduğu restorantı açar. Hassan Kaddam bu saldırı esnasında kendisine yemek pişirmenin tüm püf noktalarını öğreten ilk öğretmenini -annesini kaybetmiştir ve hala bu yitirilişin izleri üzerinden silinmemiştir.

Öte yandan, babasının satın alarak açmayı düşündüğü restorantlarından sadece 100 adım ileride olan kasabanın en ünlü restorantıyla kıyaslanınca, kendilerinin pek de şanslı olmayacaklarını düşünmektedir. Ancak yeni tanıştığı Marguerite sayesinde kaybettiği cesaretini yeniden toplar ve ailece açtıkları restorantta yeniden harikulade yemekler pişirmeye başlar.





Kaddam ailesinin yeni açtığı restorantın tam 100 adım ilerisinde yer alan bu lüks restorantın sahibi Madam Mallory ise bu durumdan oldukça rahatsızdır çünkü kendisine göre kasabalarına yeni gelen bu Hintli aile, kasabanın kendine özgü Fransız dokusunu bozmaktadır. Kendince Kaddam Ailesine açtığı savaş sonrasında yaşananlar ise tam bir görsel şölen.

Filme konu olan hikaye aslında Richard C. Morais'in kitabından uyarlanarak beyazperdeye aktarılmış. Yazar Richard C. Morais aylarca aralık vermeden yazdığı kitabı bitirince, "Bu kitaba öyle bir isim vermeliyim ki tüm anlattımı özetleyebilsin" diye düşünüyor ve kitabına "The Hundreds-Foots Journey" - "100 Adımlık Seyahat" adını veriyor.

Türkiyede gösterime girecek yabancı yapımların orjinal isimlerinin dilimize uyarlanırken yapılan binlerce saçmalığın içinde bu filmin de adı geçiyor maalesef. Çünkü filmi izlediğiniz zaman da anlayacağınız üzere -kitaba böyle bir isim veren yazarın verebileceğinden daha iyisi olamaz. Ama gelin görün ki olanlar olmuş ve film "Aşk Tarifi" olarak Türkçeleştirilmiş. Yazık ki ne yazık!



Evet sevgili okuyucu, filmi en yakın zamanda izleme listenize almanızı yazar ısrarla tavsiye ediyor, özellikle de benim gibi mutfağı- özellikle baharatları çokça sevenlerinize  ^_^

Ve tabii bu filmi benim için özel kılan şarkılardan biri olan "Hier Encore" la hepinize huzurlu, mutlu, sevgi dolu bir haftasonu diliyorum.

Aşkla Kalın!


16 Ocak 2015 Cuma

İnsan, Hayalleri ve Eceli

Bir keresinde Resulullah sav. eline üç tane sopa aldı. Birini önüne, diğerini yan tarafına dikti. Üçüncüsünü de uzak bir yere. Sonra ashabına hitaben, "Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?" diye sordu. 

Ashab, "Allah ve Resulü daha iyi bilir." dediler.

Resul-ü Ekrem sav şöyle anlattı: "Bu insan, bu eceli, bu da hayalleridir. İnsanoğlu hayallerinin peşinden koşarken, daha ona ulaşamadan eceli onu yakalayıverir."




Allah'ım! Bizleri dünyaya dalıp da ölümü unutan hevaperest kullarından eyleme. İdrakimizi ve itikatimizi güçlendir. İstikametimizi hayra çevir. 

Allah'ım! Hakkımdaki hükmüne razı olabilmeyi nasip et. Hükmünü sevdir. Dileğin, dileğimdir. Hakkımda hayırlı olana kalbimi mutmain eyle.

Allah'ım! Bize dünya ve ahiret saadeti nasip et.

Cuma-el Mübarek!

9 Ocak 2015 Cuma

Ondan Dahası...


Bir adam Hz. Ali'ye geldi ve "Sana sormak istediğim dört sorum var dedi. İlim şehrinin kapısı "Buyur, sor" dedi.

Adam sordu: "Vacip nedir? Vacipten daha vacip nedir?"

Hz. Ali cevap verdi: "Tövbe etmek vaciptir, günahları terk ise ondan önce vaciptir."

Adam sordu: "Yakın nedir? Yakından daha yakın nedir?"

Hz. Ali cevap verdi: "Kıyamet yakındır, ölüm ondan daha yakındır."

Adam sordu: "Acayip nedir? Acayipten daha acayip nedir?"

Hz. Ali cevap verdi: "Dünya acayiptir, dünyayı sevmek ise ondan daha acayiptir."

Ve adam son olarak şu soruyu sordu: "Zor nedir? Zordan daha zor nedir?"

Ve Hz. Ali bu son soruya da şöyle cevap verdi:

"Kabir zordur, azıksız amelsiz kabre girmek ondan daha zordur."



Bu menkıbenin üzerine daha fazla kelam etmeye ne hacet?

 Selam, en güzel kelam. Allah'ın selamı ve rahmeti tüm Müslüman aleminin üzerine olsun inşallah.

Cuma-el Mübarek!



5 Ocak 2015 Pazartesi

Kedicik Pisicik

Hayvanları severim ama uzaktan. Pek dokunup, sevebildiğim söylenemez; ürkerim çünkü. Ama kız kardeşim benden çok daha iyidir bu konuda. Henüz bebekken bile belli ederdi hayvan sevgisini. Biraz daha büyüyüp yürüyebilir hale geldiğinde o bıdık haliyle kedileri kovalardı kendince. Kendisi o kadar iyi bir hayvanseverdir ki, hayvanların her cinsine karşı muzzam bir muhabbet besler -böcekgiller de dahil! Sadece muhabbet beslese iyi, evde beslenebilecek olanların tümünü sayesinde besledik diyebilirim. Balık, muhabbet kuşu, su kaplumbağası, ördek, civciv, kedi... Kendisine kalırsa köpek de istiyor ama malum köpek olan yerde namaz kılınamıyor. Bunu ona anlatmakta en başlarda zorlanmış olsak da şuan köpek de dahil benzer hayvanları, gündelik hayatımızı geçirdiğimiz yaşam alanlarımıza sokamayacağımızı öğrenmiş durumda. 

Bir hayvan beslemeyi hiç düşündüm mü diye sorarsanız, hayır hiç düşünmedim, düşünemiyorum da. Kendime ancak bakabiliyorum, bir de hayvanın günahına girmeyeyim ^_^ .   Ama beslemeyi istesem sanırım tercihimi sıcak kanlı bir hayvandan yana kullanırdım ve o da kuvvetle muhtemel kedi olurdu.  Köpekler için sadık, kediler için nankör derler ama ben kedilerin de en az köpekler kadar sahiplerine karşı sadakat beslediğine inanıyorum. Dahası tanıdıklarına sırnaşık, tanımadıklarına yabani davranıyorlar -ki bu hallerini de azıcık kendime benzetiyor olabilirim ^_^

Tabii işin bir de dini yönü var. Dinimizce köpek beslemenin birkaç husus dışında hoş karşılanmadığını biliyorum. Özellikle Şafii mezhebine mensup olanlar bir nevi necis gözüyle bakıyorlar yanılmıyorsam. Nakledilen hadislerle bizlere aktarılanlar, besleyen kişilerin ecir kaybettiği,  Hz. Cebrail ve rahmet meleklerinin köpek bulunan yere girmediği ve kılınan namazın kabul görmediği yönünde. (Bununla ilgili detaylı bilgi edinmek isteyenler buraya ve buraya tıklayabilirler.)

Köpek meselesini burada bırakıp yeniden kedicik pisicik mevzumuza dönelim: Belki yanlarına gidip onları sevemiyorum ancak, sokak fotoğrafçılığında en sevdiğim şeylerden biri kesinlikle bu kedicikleri fotoğraflamak. Nerede kedi görsem, muhakkak başında dikilir birkaç poz çeker öyle devam ederim yoluma.

Mesela şu altta resmini gördüğünüz  pisicik Beyazıt Kapalı Çarşısının ön taraflarında bir yerlerde tarafımca çekilmişti. Öyle dertli bir hali vardı ki, sanki dünyanın gamı bu kedinin üzerine binmiş sanırsınız.



Alttaki de Kadıköy taraflarında bir yerde çekilmişti yanlış hatırlamıyorsam. Kımıl kımıl birşeydi bu kedicik, çekebildiklerimin içindeki en net fotoğrafı bu maalesef. Gözlerindeki kızgınlığa bakar mısınız? "Dee gett abla beni rahat bırak" der gibi bir hali var ^_^


Sanırım kedilerin en çok gözlerini seviyorum. Hem masumca hem de delice hırçın bakabiliyorlar. Alttaki iki resimde yer alan kediciklerin duruşlarına bakar mısınız?



Gelelim bu postun assolistine. Bu postu sırf bu kedi için yazdım desem inanır mısınız?




Yine, Kadıköy civarındayken çekildi bu fotoğraflar. Bahçeli bir evin önünde keyif çatıyordu bu kontes. Ben yanına yaklaşıp fotoğraf çekmeye başlayıncaya kadar gayet kendi halindeydi ama bir anda canlandı ve bana birbirinden güzel pozlar verdi. ^_^



Şu resim ürkütücü, kabul ama ilk defa bir kediyi esnerken bu kadar detaylı görebilmiştim.


"Onca verdiğim poz yetmedi mi sana bacım?" bakışları. Ben yavaştan yavaştan uzaklaşmaya başlıyorum tabii malum kedi milletinin sağı solu belli olmaz.  ^_^
Onca konu mankenliğinden sonra yorgun düşen kontesin bir bakıma "Yiiteeer yiaaa" pozu oluyor bu da.


Sizin kedilerle aranız nasıldır peki? Hiç kedi beslemeyi düşündünüz mü evinizde? Ya da benzer deneyime sahip yakınlarınız var mı çevrenizde? 

Tabii en önemlisi, fotoğraflarımın arasında sizin favoriniz hangisi oldu bilmek isterim ^_^

2015'in ilk pazartesi günü  -ve bundan sonraki her pazartesi günü- dilerim ki sendromsuz ve keyifli geçer hepimiz için. 

Aşkla kalın!




3 Ocak 2015 Cumartesi

Kar ve Kaplan



Beğenerek izleyeceğinizi tahmin ettiğim bir film önerisi ile yeniden karşınızdayım efendim. Bine yakın film izlemiş ve güzel yapım bulmak konusunda zorluk çeken bendeniz, bugün beğenerek izlemiş olduğum bir filmi sizlerle paylaşmak istedim.




Kar ve Kaplan (İtalyanca Orjinal Adı: La tigre e la Neve), İtalyan Yönetmen Roberto Benigni'nin hem yönettiği, hem de başrolünde oynadığı 2005 yapımı filmin adı. Yönetmen Roberto Benigni'yi belki de birçoğumuz 1997 yapımı Akademi Ödüllü "Hayat Güzeldir" (İtalyanca Orjinal Adı: La vita e bela)) isimli filmden tanıyoruz. Bu film, baba Guido, sırf oğlu Giosue savaşın o cani yönünü görmesin diye, toplama kampının ortasında bir oyun alanı oluşturmuş; hayatta ne olursa olsun mutlu olmaya değecek bir şeyler bulunabileceğini, özgürlüğün insan zihninde de canlı tutabileceğini göstermişti bizlere. Bu filmi izleyenler, Roberto Benigni'nin nasıl hayat dolu, nasıl umut veren bir baba rolü üstlendiğini muhakkak hatırlayacaklardır.

Kar ve Kaplan'ı izledikten sonra emin oldum ki bu hal Roberto Benigni'nin rol yapma biçimi değil hayatı algılayış şekli. Filmin yönetmeninin bakış açısı filmdeki hakim havayı belirler. Çünkü onun gözünden izleriz biz senaryoyu. Muhakkak ki rolleri canlandıran aktör ve aktristler de önemlidir ancak bu filmde zaten filmi yöneten Roberto Benigni'yi görüyoruz. Bu da demek oluyor ki, bu filmi izlemek için birden çok sebep var.

Filmin başrollerinde başka kimler mi var? "Hayat Güzeldir" filminde Roberto Benigni nin karısı rolünü üstlenen Nicoletta Braschi'yi görüyoruz başrol aktristi olarak. Vittoria rolüyle karşımıza çıkan Nicoletta Bracshi'nin 1991 yılından beri Roberto Benigni ile evli olduğunu da hatırlatmak da fayda var.


Bu hatırlatmayı neden yaptığımı merak ediyorsanız hemen açıklayayım efendim. Hayat Güzeldir ve birkaç filmde daha başrol oynayan bu çiftin, izlediğim bu son filmi Kar ve Kaplan'dan sonra kanaat getirdiğim bir şey var ki o da Roberto Benigni ve Nicoletta Braschi arasındaki o güzel sevgi, filmlerdeki rollerine en güzel şekilde yansıyor. Hatta diyebilirim ki rol yapmıyorlar, aksine yaşıyorlar.

Diğer başrol oyuncusu ise, benim "The Best Of" arşivimde yer alan, "Leon - The Professional" filminden tanıdığımız Jean Reno. Filmde Irak'da doğup büyüyen ancak Fransa'da yaşayan Şair Fuad rolüyle gördüğümüz Jean Reno'nun oyunculuk performansı ile ilgili bilmem yorum yapmaya gerek var mı?



Son olarak da kısaca filme değinelim:

Film başarılı bir edebiyatçı olan Attilio'nun hazin ve bir o kadar da komik olan aşk hayatını irdeliyor. Edebi anlamda hatrı sayılır bir üne sahip olan Attilio'nun son çıkan kitabı "Kar ve Kaplan" da hem okuyucular hem de eleştirmenler tarafından çok beğenilmiştir.

Ancak gelin görün ki edebiyattaki başarısını aşk hayatında gösteremez Attilio. Rüyalarında sürekli gördüğü, deli gibi aşık olduğu Vittoria, onun yoğun ilgisinden sıkılmıştır ve köşe bucak kendisinden kaçmaktadır.

Attilio gibi bir edebiyatçı olan Vittoria'nın üzerinde çalıştığı son kitabı, Iraklı şair Fuad'ın biyografisini konu almaktadır. Paris'te yaşayan ancak ülkesinde patlak veren savaş dolayısıyla  halkının yanında olmak üzere Bağdat'a dönmek isteyen Fuad'ın ülkesine dönmesinin akabinde, kitabını tamamlamak üzere Fuad'ın yanına giden Vittoria, başına isabet eden bir kurşun dolayısıyla ölümün eşiğindedir.

Attilio ile yakın arkadaş olan Bağdat'lı şair Fuad'ın, Vittoria'nın başına gelenleri kendisine haber vermesi üzerine, tüm olumsuzluklara rağmen Attilio Irak'a doğru yola çıkar. Filmin bundan sonrası, gülmekten yanaklarımın gerildiği ve hüzünlenirken gözlerimin dolduğu; bana duygu karmaşası yaşatan en güzel kısmıydı. Filmin içerisine gömülmüş o kadar güzellik var ki, sanıyorum ki bu filmi birkaç kez daha izlemek istiyorum.

Filmde beni etkileyen şeylerden biri de, bir insanın sevdiği uğruna verdiği mücadele. Rahatı düşünmeden elinin tersiyle itecek, kendini savaşın ortasına atacak ve olmaz denileni oldurtacak kadar çok seven bir adamı filmlerde görmeye bir müddet daha devam edeceğiz anlaşılan. Dileğimiz odur ki, Rabbimiz böyle insanları gerçek hayatta da karşımıza çıkartsın. (Tabii gönlümüzün de aynı duygularla karşılık vermesi kaydıyla ^_^)



Filmde yer verilen ve benim bayılarak dinlediğim bir hikayeye de yer vererek yazımı sonlandırmak istiyorum efendim.

*

F: Babam onu bana hep örnek olarak gösterirdi. "Hiçbir soylu ona erişemez", derdi.
A: Neden? Ne yapmış ki?
F: O aslında bir şairdir Atillio. Çok gençken bir kadın sevmiş ve evlenmiş. Bir zaman sonra o savaştayken haber gelmiş ki, karısı çiçek hastalığına yakalanmış ve cildi bozulmuş, çirkinleşmiş. Bu durumu öğrenen Al Giumeil, "Gözlerim körleşti, kör oldum" demiş. 12 yıl sonra, karısı ölmüş ve onun da gözleri açılmış. İşte aşkı bu kadar büyükmüş.
A: İnanılır gibi değil! Karısına acı vermemek için 12 yıl boyunca kör taklidi yapmış ha!  
F: Her insan bir uçurumdur.  İçeri bakmak yükseklik korkusu yaratır. 


*

Ne güzel bir hikaye öyle değil mi? O kadar beğendim ki bunu tanıdığım herkese anlatabilirim ^_^

Yüksek bir beklentiyle izlenilmediği takdirde muhteşem vakit geçirebileceğiniz bir film Kar ve Kaplan. İzleme listesine alan herkese şimdiden keyifli seyirler.

Aşkla kalın!



BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya