Nerden estiyse esti, bir anda bu yazıyı yazasım geldi. Aslında bu konu, nicedir yazmayı planladığım ama yeterince motive olamadığım için sürekli ertelediklerimdendi. Madem böylesine kuvvetli bir istek geldi yazmak için, bir bir dökeyim eteklerimdeki taşları...
İnternette dolaşırken bir arkadaşın paylaşımı dolayısıyla baby shower adı verilen partiler ilişti gözüme. Bilmeyeniniz, duymayanınız kalmamıştır diye umuyorum ama handiyse belki aksi mümkün olabilir babında yine de genel hatlarıyla bahsetmek istiyorum.
Baby shower denilen partiler, annenin doğumundan bir müddet önce planlanan, oldukça masraflı, fevkalade gösterişli ve bana kalırsa tüketim çılgınlığının nirvanaya ulaştığı "eski köyün yeni adeti".
Neymiş, ne değilmiş diye biraz araştırdım şu baby shower meselesini. Baby Shower tamlamasında yer alan "shower" (türkçe duş anlamına geliyor) kelimesi, doğacak olan bebeğin ihtiyacı olan malzemelerin anne adayının açtığı şemsiyenin üstünden dökülmesi dolayısıyla kullanılıyormuş. Menşei Amerika olan böyle bir adetin, bizim Türkiye'mizde içeriği ve yapılış niyeti değiştirilmiş yani daha direkt söylemek gerekirse yozlaştırılmış versiyonuyla uygulandığına inanın hiç şaşırmadım!
Okuduklarıma göre Amerikalılar bu partiyi sadece ilk çocukları için yapıyorlarmış ve sadece kadın kadına kutluyorlarmış. Biz Türkler de her doğurdukları için yapıyor ve eşini, dostunu, konusunu komşusunu, herkesi çağırıyor. Neden? O gösterişi görmeyen kalmasın çünkü. Belki de milyarlarca para harcanarak yapılan bu göz alıcı (!) partiyi görmezlerse, nereden bilebilir insanlar sizin ne kadar zengin ve bir o kadar da zevkli olduğunuzu?
Özellikle Avrupa'da, vaftiz törenine bir alternatif olarak ortaya çıkan bu uygulamanın, muhafazakar camia tarafından benimsenmesi ve uygulanması da ayrı bir yazı konusu olmalı. İsrafın haram olduğu, kalbinde zerre kadar kibir bulunanın cennete giremeyeceği, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir", "Kim bir kavme benzerse onlardandır" şeklinde beyanat veren bir dinin mensubu olan arkadaş, hangi zekanın ürünü bu senin buram buram gösteriş, israf ve ahlak erozyonu kokan davranışların?
Konuşmaya gelince hepimizin maşallahı var, yok elin Avrupalısı şöyle ileride, şöyle medeni diye. Tamam kabul, ben de biliyorum birçok anlamda bizlerden ileri seviyede olduklarını. Tam bir yıl içlerinde yaşadım, toplamda beş tane Avrupa ülkesi gezdim. Ama orada gördüğüm ve öğrendiğim en önemli şeylerden biri, Avrupalı'ların kendi gibi olmak hususunda istikrarlı davrandıklarıydı. Bunu konu açıldığında hep dile getiriyorum, burada da söyleyeyim:
Biz Türkler tam bir gösteriş budalasıyız!
(Yazar burada derin bir ohh! çekerek rahatlıyor).
Kişi Başına Düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla sıralamasında 62. sırada yer alıyoruz ama ne hikmetse bu listede 9. sırada yer alan Hollanda vatandaşı benim ülke vatandaşımdan çok daha mütevazi ve sade bir yaşam sürüyor. Oradaki insanların giydiklerini, ülkemin kokoş hanımefendileri görse eminim ki burun kıvırırlar. İlla bilmem ne markası olsun derler. Neden? Çünkü arkadaşı ya da komşusundan geri kalır, kendisini değersiz hisseder diye boğazından kısar gider borçla da olsa üzerine o marka kıyafeti ne yapar eder alır ve giyer. Benim gördüğüm ve gözlemlediğim genelde bu arkadaşlar. Tabii ki kaliteli ürün almak hakkımız. Hatta mantıklısı da budur. Kaliteli malı daha uzun süre kullanacağımız için birkaç kuruş fazla olsun, hemen eskimesin diyerek alırız. Ama sırf ismi var diye de, kaliteden yoksun bir markaya haketmeyen paralar vermek ne kadar doğru bilmiyorum... Bilmem gerçek mi ama şu Mango denilen markanın, İspanya'da paçavra hükmünde olduğunu duymuştum.. Örnekler çoğaltılabilir...Demem o ki, eğer Avrupa'ya özeneceksek ya da illa bir ülkeye özeneceksek onların yaptığı güzel şeylere özenelim. Mesela kişi başına düşen kitap sayısına özenelim.
(Yazar eteğindeki taşların yarısını döktü, ama henüz rahatlamış hissetmiyor kendisini).
Biz Türkler tam bir gösteriş budalasıyız!
(Yazar burada derin bir ohh! çekerek rahatlıyor).
Kişi Başına Düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla sıralamasında 62. sırada yer alıyoruz ama ne hikmetse bu listede 9. sırada yer alan Hollanda vatandaşı benim ülke vatandaşımdan çok daha mütevazi ve sade bir yaşam sürüyor. Oradaki insanların giydiklerini, ülkemin kokoş hanımefendileri görse eminim ki burun kıvırırlar. İlla bilmem ne markası olsun derler. Neden? Çünkü arkadaşı ya da komşusundan geri kalır, kendisini değersiz hisseder diye boğazından kısar gider borçla da olsa üzerine o marka kıyafeti ne yapar eder alır ve giyer. Benim gördüğüm ve gözlemlediğim genelde bu arkadaşlar. Tabii ki kaliteli ürün almak hakkımız. Hatta mantıklısı da budur. Kaliteli malı daha uzun süre kullanacağımız için birkaç kuruş fazla olsun, hemen eskimesin diyerek alırız. Ama sırf ismi var diye de, kaliteden yoksun bir markaya haketmeyen paralar vermek ne kadar doğru bilmiyorum... Bilmem gerçek mi ama şu Mango denilen markanın, İspanya'da paçavra hükmünde olduğunu duymuştum.. Örnekler çoğaltılabilir...Demem o ki, eğer Avrupa'ya özeneceksek ya da illa bir ülkeye özeneceksek onların yaptığı güzel şeylere özenelim. Mesela kişi başına düşen kitap sayısına özenelim.
(Yazar eteğindeki taşların yarısını döktü, ama henüz rahatlamış hissetmiyor kendisini).
Tabii bir de bunun doğumdan sonra uygulananları var. Doğum günü partilerinden bahsediyorum. Doğum günü kutlamak bile bizim adetlerimizde yer alan bir uygulama değil ama bizim 90lardan beri hemen birçok kişi tarafından uygulanan bir kutlama biçimi. Ama 2000lerden sonra insanlar sanki bu işi abartmaya başladılar gibi geliyor bana. Doğum günü partilerini görüyorum da... Aman Yarabbi! O ne şaşa, o ne abartıdır... Su şişelerine, yiyeceklere oraya buraya özel etiketler, bilmem kaç liralık butik pastalar, envai çeşit yemekler, hediyeler... Seçilen temaya göre süslemeler, kıyafetler... Allah için söyler misiniz, tüm bunlar gösteriş değil de nedir? Niye daha mütevazi, daha aile çapında kutlanan doğum günleri yerine, sahip olduğumuz -ya da sahibiymişiz gibi gösterdiğimiz lüksü birilerinin gözünün içine içine sokmaya çalışan türden kutlamalar yapmaya bu kadar meraklıyız? Sanırım bunun altında yatan mekanizma insanların kendi içlerinde bastıramadıkları aşağılık kompleksi.
(Bu kısmı yazarın tamamen kişisel yorumu)
(Bu kısmı yazarın tamamen kişisel yorumu)
Üniversite son sınıfta almış olduğum derslerden biri olan "Personality" de, Psikolojinin bilinen tarihinden günümüze kadar yer alan tüm kuramları işlemiştik. O dönem, Bireysel Psikoloji'nin babası Alfred Adler'in öne sürdüğü "Aşağılık Kompleksi" olarak bilinen (Inferiority Complex) kavramı, kişinin kendinde hissettiği yetersizliği çevresine kendini ispat etme, kanıtlama, beğendirme çabasıdır bir kuramdır. Adler'e göre, aşağılık kompleksi yaşayan insanlar hissettikleri bu ezici duyguyla mücadele etmek yerine, başka özelliklerini öne çıkararak diğer insanlar üzerinde tahakkümperver bir tavır sergilerler.
(Yazar bu konuyu da başka bir postta ele almaya karar verdi.)
(Yazar bu konuyu da başka bir postta ele almaya karar verdi.)
Velhasılı; eviyle, eşiyle, maddi durumuyla ve çevresiyle tatmin olamayan bireylerin, kendi içlerinde hissettikleri bu yetersizlik duygusunun onlara yaşattığı aşağılık kompleksi nedeniyle, çok daha farklı şeyleri -çoğu zaman abartarak- başkalarına ispat etmeye çalıştıklarını söylemeye çalışıyorum. Ve tüm şu şaşalı partileri yapanların da bu kuram için birer vaka analizi olabileceğini düşünüyorum.
Şayet yazımı sonuna kadar okuduysanız, yazımın asıl bombasını sona sakladığımı mutlulukla belirtmek isterim :)
Hani şu milyarlar harcayarak doğum günü partileri yaptığınız, her istediğini anında önüne serdiğiniz evlatlarınız var ya, onlar geleceğin en mutsuz, en bencil ve en sorumsuz insanları olacak. Hayatında zorluk yaşamamış, mücadele nedir bilmemiş, bir şeyi kendi emeğinin karşılığı olarak kazanmamış birinin bu hayata olumlu anlamda ne katacağını merak etmekteyim.... Doğum günü teması olarak prensler, prensesler seçen anne babalar, emin olun hayat hiçbir şeyi çocuklarınızın önüne altın tepside sunmayacak. Belki sahibi olduğunuz mülk ile onlara maddi anlamda bir gelecek inşa edebilirsiniz ancak kendine yetmek, var olanla yetinmek, küçük şeylerden mutlu olmak ve çevresini mutlu etmek gibi şeyleri onlara veremezsiniz. Sizin çocuklarınız, etrafından prens, prenses muamelesi görmeyi bekleyen, göremediğinde de büyük hayalkırıklıkları ve büyük öfkeleri olan geleceğin yetişkin insanları olacak...
(Yazar burada fazla beylik laflar ettiğini düşünüp hafif bir geri adım atıyor).
Hani şu milyarlar harcayarak doğum günü partileri yaptığınız, her istediğini anında önüne serdiğiniz evlatlarınız var ya, onlar geleceğin en mutsuz, en bencil ve en sorumsuz insanları olacak. Hayatında zorluk yaşamamış, mücadele nedir bilmemiş, bir şeyi kendi emeğinin karşılığı olarak kazanmamış birinin bu hayata olumlu anlamda ne katacağını merak etmekteyim.... Doğum günü teması olarak prensler, prensesler seçen anne babalar, emin olun hayat hiçbir şeyi çocuklarınızın önüne altın tepside sunmayacak. Belki sahibi olduğunuz mülk ile onlara maddi anlamda bir gelecek inşa edebilirsiniz ancak kendine yetmek, var olanla yetinmek, küçük şeylerden mutlu olmak ve çevresini mutlu etmek gibi şeyleri onlara veremezsiniz. Sizin çocuklarınız, etrafından prens, prenses muamelesi görmeyi bekleyen, göremediğinde de büyük hayalkırıklıkları ve büyük öfkeleri olan geleceğin yetişkin insanları olacak...
(Yazar burada fazla beylik laflar ettiğini düşünüp hafif bir geri adım atıyor).
Neyse efendim... Artık bu yazarı tanıdınız, kısa kesmek gibi bir tuşu yok ki o tuşu devreye sokabilesiniz :)
Yazardan ufak bir not: Konuyla ilgilli fikirlerinizi paylaşmanız benim için büyük bir mutluluk olacaktır efendim. Aynı ya da karşıt fikirde olan herkesi bu konu üzerinde düşünmeye ve fikirlerini burada paylaşmaya nacizane davet ediyorum.
Kucak dolusu sevgiler...
