Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2014 Cuma

İki Aktris, İki Sinema Filmi

Adına Noel denilen, Hz. İsa (a.s)nın doğumun kutlandığı Hristiyan Bayramı yaklaşıyor. "Noel Kutlayan Müslümanın Hazin Dramı" başlığı altında yeni bir polemik daha kaleme alabilirdim ancak yoğun geçen haftam ve bugünün cuma olması dolayısıyla konuyu derleyip toplayıp bitireceğim inşallah :)

Dün akşam, sevgili blogger arkadaşım Seyhan'ın yazısından sonra izlemediğim bir Julia Roberts filmini izleme imkanı buldum ve böyle bir post hazırlamaya karar verdim. Asıl isteğim, haftasonu film önerisi arayanlara yardımcı olmak ama alttan alta başka bir fikri daha empoze edeceğim sizlere -ki onu bulabilmek için de yazıyı sonuna kadar okumanız gerekecek :)

İlk önerimizle başlayalım öyleyse:

Julia Roberts, hani "Pretty Woman" daki performansıyla ve sonrasındaki birçok başarılı yapımda aldığı rollerle izleyecilerin gönül tahtına oturmuş, güzel gülüşlü sempatik hatun. Sevmediğim bir filmi var mı diye düşündüm de bir an için, ıı-ıhh! Julia Roberts varsa her türlü gideri vardır o filmin :)
 
Türkçe'ye "Omuz Omuza" şeklinde çevrilmiş olan Stepmom, başrollerini Julia Roberts, Susan Sarandon ve Ed Harris 'in paylaştığı 1998 yapımı Hollywood filmini blogger arkadaşım Seyhan'ın tavsiyesi üzerine dün gece izlemiş oldum. Bu filmi nasıl olmuş da atlamışım bilemedim. Aile olmaya, anneliğe ve hayatın içinde gözden kaçırdığımız birçok şeye dair, samimi ve sımsıcacık bir film. Hem gülümseten hem de hüzünlendiren filmleri ve 90'ların sinema ruhunu seviyorsanız, eminim bu filmi de severek izlersiniz.


Hollywood aktristleri içerisinde "O varsa izlenir" diyebileceğim bir diğer isim de Sandra Bullock' tur. En az Julia Roberts kadar severim bu hatunu da. İzlediğim her filmi güzeldi gerçekten. Hatta çok çok eski bir yapım olan "Love Potion #9"  u bile, sığ senaryosuna rağmen gülmekten yanaklarım acıyasıya keyif alarak izlemiştim. Bazen çok sağlam bir senaryo onu taşıyamayacak oyunculara verilerek heba edilebilir. Bazen de "Bundan iş çıkmaz!" denilen bir senaryo, güçlü bir oyuncu kadrosuyla efsane olabilir. Ve Sandra Bullock da her türlü senaryonun üstesinden gelebilecek kadar iyi bir isim bana kalırsa.

Sandra Bullock denilince birçok kişinin aklına, Keanu Reeves ile başrolü paylaştığı  "Göl Evi ( Lake House)"  isimli 2006 yılı film gelir. 2009 yılında ise, "Teklif (Propousal)"   ve  "Kör Nokta (The Blind  Side)" isimli iki güzel yapımda yer alarak göz alıcı performansından çok da birşey kaybetmediğini izleyicilerine göstermiştir.

Bu üç film de dahil olmak üzere,  benim için en güzel Sandra Bullock filminin hangisi olduğunu sorarsanız, hiç düşünmeden size vereceğim cevap "Sen Uyurken (While You Were Sleeping)".



 Sandra Bullock ile birlikte başrollerini Peter Gallagher ve Bill Pullman (-ki ilk defa film sayesinde sarışın birinden bu kadar çok hoşlanmıştım, normalde sarışın, renkli gözlü tipleri itici bulan biriyim.) paylaştığı 1995 yapımı bu film, "Romantik Komedi" türünün en iyi temsilcilerinden biridir bana kalırsa. Her defasında sıkılmadan izleyebildiğim ender romantik komedilerden biridir benim için.

Bu filmi öylesine izlemek yerine özellikle izlemenizi isterim. Hani içimizde, kıyıda köşede kalan umut parçacıkları var ya, işte bu film onları derleyip toplayıp bize yeniden mutluluk adına ümitvar olmamız gerektiğini hatırlatıyor...

Alın içeceğinizi elinize ve bu filmle keyfini çıkarın soğuk bir kış akşamının. İzledikten uzun zaman sonra bile hatırlarken mutlu olabileceğiniz türden güzel bir film "Sen Uyurken".

Gelelim yazarın sonuna kadar okuyanlara verdiği söze :)

Her iki filmi de izleyen ve izleyecek olanların farkedeceği şey filmin belli bir kısmının Hollywood'ta sıkça rastladığımız Noel kutlamasına yer verilmesi. Ailece bir araya gelmeler, hediye vermeler vs. Hani şimdi değinmeyeyim diyorum ama etraftaki Noel hazırlıklarını görünce bazen, çoğunluğun müslüman olduğu bir ülkede yaşadığımı unutur gibi oluyorum. Yani ben bir Hristiyan olsam ve Türkiye'ye ziyarete gelsem, sadece alışveriş merkezlerini gezerek bu ülkede yaşayan çoğunluğun Hristiyan olduğunu düşünürdüm. Bu biraz da şey gibi aslında.. Hmm nasıl anlatmalı? Buldum! Kurban Bayramı'na denk gelen bir zaman diliminde ilk kez gittiğiniz bir ülkede insanların kurbanlık hayvanlar aldığını ve günü gelince de tekbirler eşliğinde kurban kestiklerine şahit olmak gibi birşey. Yani Kurban kesmek İslamiyet'e özgü bir ritüel ise, bunu yapmanız sizin Müslüman olduğunuza delalet eder. Aynı mantıkla, Noel zamanı, Noel için hazırlık yapıyor ve kutluyorsanız da bu sizin... Burada "Vayy efendim, Noel kutlamak illa Hristiyanlığı kabul etmek midir!" diye serzenişte bulunan ve beni geleneksel ya da örümcek kafalı bulanlar olabilir ama olsun ne farkeder, nasılsa onlar da başka birileri tarafından Hristiyanlığa özenen zavallı Müslümanlar olarak görünüyor, ne fark var ki aramızda öyle değil mi? :)


Türk senaristlere sesleniyorum: Ailece geçirilen bir bayram gününü de alsınlar senaryolarına. Elin Hristiyanı gözüme gözüme sokarken kendi Kristmıslarını, ben de izlemek istiyorum bayram sevinci yaşayan mutlu aile tablosunun yer aldığı filmleri :)

Aşkla kalın efendim...



5 Haziran 2014 Perşembe

Bir Biyografi Bir Film - "La Vie En Rose"


Unutulmayan Fransız sanatçılar ve şarkılarıyla ilgili bu postumda birçok sanatçıya yer vermiştim hatırlarsanız. Şimdi, içlerinden birinin hayatından ve onun hayatını konu edinen biyografik bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere.  

 
Birinci dünya savaşı sırasında Fransız askerlerin Alman esir kamplarından kaçmasına yardım ettiği için idam edilen İngiliz hemşire Edith Cavell’in anısına “Edith” ismini alan, gerçek adı “Edith Giovanna Gassion” olan tüm zamanların unutulmaz sanatçısı “Edith Piaf”.

1915 yılında Paris Belleville de doğan, annesi tarafından  henüz bir çocukken terk edilen, üç yaşındayken geçirdiği enfeksiyon yüzünden yedi yaşına kadar görme yetisini kaybeden, ufak yaşta sesinin güzelliği dolayısıyla etrafındaki insanlar tarafından sıkça şarkı söyletilen, gençlik yıllarında ise sokak şarkıcılığı yapan Edith’in hayatı, Gerny’s adlı kabarenin müdürü Louis Leplee tarafından yeteneğinin fark edilmesiyle bir anda değişir. 

147 cm olan kısacık boyunun aksine devasa bir sese sahip olan Edith’in ismi, Fransızca “Minik Serçe” anlamına gelen “Môme Piaf” lakabıyla anılır hale gelir. Seslendirdiği şarkılarında aşk ve tutkuyu, hüzün ve kederi, alınyazısını ve umudu anlatan Piaf’ın sesi öylesine farklıdır ki, hiç gitmeyeni Fransız sokaklarında gezdirir, hiç bilmeyeni Fransızca anlar hale getirir.

Aslında Edith Piaf’ın hayatı, yaşadığı acılar ve aşkları hakkında anlatacak çok fazla şey var. Fakat kendim anlatmak yerine, Piaf'ı seven müzikseverlere ve sinemaseverlere, sanatçının hayatını konu edinen güzel bir film tavsiyesinde bulunmak istiyorum:

“La Vie En Rose”




Edith Piaf denince ilk akla gelen şarkılardan biri olan “La Vie En Rose” dan ismini alan bu filmden bahsedelim kısaca:

Yönetmenliğini Olivier Dahan’ın üstlendiği  “La Vie En Rose”  , 2007 yılında Fransa, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti ortak yapımı olarak Berlin Film Festivali’nin açılışında seyircilerle buluşturulmıştı.  Filmin başrolünde  “Jeux d'Infants” Türkçe çeviri ismiyle "Cesaretin Var Mı Aşka" isimli filmdeki unutulmaz performansıyla hafızalara kazınan Fransiz aktris Marion Cotillard’ ı görüyoruz. Cotillard, Edith Piaf’ın gençlik ve yaşlılık hallerini canlandırırken rolünün hakkını öylesine güzel vermiş ki, bu performansı ona Oscar, Altın Küre ve Bafta olmak üzere üç farklı “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü getirmiş.





Çocukluğunu, gençliğini; keşfedilişini, yükselişini, yaşadığı aşkları, acıları ve hastalıkları ile Edith Piaf'ın tüm hayatını anlatan bu film, aynı zamanda sanatçının

25 Ocak 2014 Cumartesi

"Incendies" - "Içimdeki Yangın"


Hayırlı akşamlar sevgili arkadaşlar,
Mutlu ve huzurlu geçiyordur haftasonunuz umarım.
Sizinle paylaşmak istediğim bir filme dair yazdıklarımın, geçirdiğim ufak bir bilgisayar kazası nedeniyle kayıplara karışmış olduğundan bahsetmiştim.
Bu film benim için öyle değerli ki üşenmeden, tekrar sil baştan yazıyorum.


Bir önceki film yazısı olan “Prisoners”ten bahsederken, yönetmeni Denis Villenuve’un önceki filmleri arasında dimağımda en çok yer eden filmi “Incendies”e de değinmiştim hatırlarsanız.
Incendies’i bugüne kadar izlediğim filmler arasında farklı yapan birçok özelliği var ancak henüz izlememiş olanların dikkatini çekmek için temel hatlarına değinmek ve kendi yorumumu da ekleyerek bitirmek istiyorum.

Adı gibi izleyenlerin yüreklerine yangın gibi düşen bu film “İçimdeki Yangın” ismiyle ülkemizde gösterime girmişti. Kanada-Fransa ortak yapımı olan film 2011 yılında “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar’a aday gösterilmişti.
Filmi anlatabilmek için filmin yapım tarihinden birkaç yıl daha öncesine gitmek gerekiyor. Lübnan asıllı Kanadalı yazar, oyuncu ve yönetmen Wajdi Mouawad’ın 2005 yılından itibaren çeşitlü ülkelerde gösterime giren tiyatro oyunu, Kanadalı yönetmen ve senarist Denis Villeneuve tarafından izlendiğinde kendisinde –kendi tabiriyle- çenesine yumruk yemiş hissi uyandırmış.
Denis Villeneuve, dört saatlik bu tiyatro oyununu Mouawad’ın kendisine tanıdığı özgürlükle hikaye üzerinde bazı değişiklikler de yaparak sinema tarihine kazandırmış oldu.
            “Ölüm asla bir hikayenin sonu olmaz. 
Daima bir iz bulunur.”
Hikaye, Jeanne ve Simon isimli ikizlerin henüz ölen Arap asıllı annelerinin bıraktığı gizemli vasiyetin kendilerine  noter huzurunda okunmasıyla başlar.
Nawal Marwan vasiyetinde belirttiği bazı sıradışı isteklerin çocukları tarafından yerine getirilmesini ister. Bunlardan biri, çıplak ve yüzü toprağa, sırtı ise dünyaya dönük olarak gömülmek istemesidir. Ayrıca başına mezar taşı konulmayacak ve ismi hiçbir yere yazılmayacaktır. Nedenini şöyle açıklar:
            “ Çünkü sözünü tutmayan insanların bir mezar taşı yazısına hakkı yoktur.”
Anne Newal Marwan vasiyetinde kızı Jeanne’den babalarını, oğlu Simon’dan ise ağabeylerini bulmalarını ve onlara verilmek üzere bırakılmış zarfları teslim etmelerini belirtir. Eğer ikizler bu görevlerini başarıyla yerine getirebilirlerse şayet, kendilerine verilmek üzere yazılmış üçüncü bir mektup onlara noter tarafından teslim edilecektir. Ve işte ancak o zaman annelerinin verdiği söz tutulmuş ve suskunluk bozulmuş olacak; ancak o zaman Nawal Marwan’ın ismi kendi mezar taşına yazılabilecektir…

13 Eylül 2013 Cuma

"It's a Wonderful Life"

Merhaba sevgili takipçilerim,

Uzun süre oldu Hollywood Sinemasına dair yazı yazmayalı.

Sessizliğimi  40’lı yıllara ait sımsıcak ve kalpleri ısıtan, benim izlemekten inanılmaz keyif aldığım  bir filmle bozmak istiyorum.


1946 ABD yapımı bir fantastik drama olan "It's aWonderful Life" olan filmin bizdeki adlandırması “Şahane Hayat” olmuştur.

Baş rollerinde Amerikan Sinemasının efsane aktörlerinden James Stewart ve Donna Reed, Lionel Barrymore, Thomas Mitchell gibi ünlü isimler yer almaktadır.


Bu film Frank Capra tarafından yönetilmişti. Aslına bakılırsa Frank Capra için ufak bir ayrıntı vermem yerinde olur.

“It’s a Wonderful Life” filmi Frank Capra’nın hem senaryosuna katkıda bulunup hem de prodüktörlüğünü yaptığı, buna yetmezmiş gibi aynı zamanda yönettiği ilk ve son filmi olmuştur.

Capra senaryosuna katkıda bulunduğu bu filme,  Philip Van Doran Stem’in “The Greatest Gift” (En büyük Armağan) adlı hikayesinden uyarlayarak hayat vermişti.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

IMDb ve En Iyi 250 Film

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Ramazan-ı Şerif’i tüm güzelliğiyle yaşarken yarından itibaren inşallah tekli rakamlardan geri sayıma geçmiş olacağız.

Bugünkü paylaşımım yine filmler üzerine olacak. Yalnız ufak bir fark, bir harf değişikliliği ile Bollywood’tan değil de Hollywood’tan filmler paylaşmayı düşünüyorum.

Blog istatistiklerime baktığımda gördüm ki; internet arama motorundan bloğumda en çok aratılan kelimeler listesinde birinci sırada çeyiz, ikinci sırada ise Bollywood filmleri yer alıyor. Bu yüzden ben de arşivimi biraz daha genişletmek için Hollywood’dan izlediğim filmlere dair paylaşımlar bulunmaya karar verdim.

İşte bir sonraki posttan itibaren, bahsi geçen listede yer alan filmler içerisinde benim en sevdiklerimden başlayarak, Bollywood’tan sonra Hollywood Sinemasına ait film izlenimlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gelelim bu postumuzun ana temasına:

Sıkı film takipçilerinin de bildiği üzere, IMDb yani nam-ı diğer “Internet Movie Database”  Türkçe versiyonuyla “İnternet Film Veri Tabanı”, tüm ülkelerin ve tüm dönemlerin sinema ve televizyon filmleri, film yıldızları ve dizileri hakkında ayrıntılı bilgi barındıran bir veritabanıdır.  IMDb, dünya çapındaki tüm izleyicilerin filmlere verdiği oylarla kendi bünyesinde oluşturmuş olduğu en iyi filmler listesini IMDB TOP 100 yada IMDB TOP 250 olarak yayınlar.

Bundan birkaç yıl önce ciddi olarak bu listeyi bilgisayarıma kaydetmiş  ve seçtiğim filmlerle listenin tamamında yer alan filmleri izlemeye yeltenmiştim.

Şimdi merak ediyorsunuz biliyorum tamamlayabildim mi diye :) Maalesef tamamlayamadım. Ama hatrı sayılır bir rakamla bitirmeye hızla yaklaşıyorum!

Bazı filmler listenin başlarında yer alsa da, -uzunluğu ya da konusunun ilgi alanımın çok dışında olması sebebiyle- defalarca başlanıp, onuncu dakikasında buhran geçirmek suretiyle hazin bir biçimde bitse de yarım bırakılan filmlerin ve kitapların bunama –özellikle Alzheimer riskini arttırdığını da hatırlatarak bu yazımı müsadenizle sonlandırıyorum :)

İşte o meşhur İMDB listesi burada:

Not: Şuan itibariyle sayıldı ve bu listeden 73 tane daha izlemediğim film olduğu tespit edildi :)

Herkese keyifli izlemeler.

Sevgilerimle.


BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya