11 Nisan 2015 Cumartesi

PK!



Gün geçmiyor ki, bir öncekinden daha iyi bir yapımla karşımıza çıkmasın Aamir Khan. Hangi filminden bahsediyorum, 2014 yılının Aralık ayında beyazperdede gösterime giren PK - Peekay filminden elbette.

-Her zaman olduğu gibi- bu filmle ilgili söyleyecek çok şeyim var ancak konuyu çok dağıtmadan  söylemek istediklerimi söyleyip bitirmek niyetindeyim. Satırlar arasında spoiler vermeyeceğimin sözünü veremiyorum o yüzden filmi izlemeyenleri en başta uyarmak isterim.


Malumunuz, Aamir Khan toplumsal meseleleri ele alan yapımlara imzasını atmayı seviyor. Peekay'de de yine durum benzer ancak bu seferki bir o kadar da cesaret isteyen bir rol. Böylesine cesaret isteyen bir konudan, böylesine başarılı bir sonuç çıkarabildikleri için kutlanılması gereken tek isim Aamir Khan değil tabii ki. Belki de asıl tebrik edilmesi gereken, böyle bir yapımı beyazperdeye en iyi şekilde taşımaya kararlı olan yönetmen Rajkumar Hirani'dir. Eleştirdikleri şeyin "din" kavramı olduğunu düşününce takdir etmemek elde değil. Hele de Hindistan gibi birden çok dini inanışın olduğu bir coğrafyada, bu konuyu yermek ve böyle bir yapımda yer almak her yiğidin harcı değil.

Filmin tanıtımının yapıldığı ilk zamanlarda ismini Peekay diye duyurmalarıyla eleştiri okları almaya başlamış film. Nedeni de Peekay kelimesinin Hindistan'da çok içki içen kişilere takılan bir lakap olmasından dolayıymış. Bilinen hali ile sarhoş anlamına gelen bu isim, insanların zihninde"Aamir Khan bir sarhoşu canlandıracak" imgesi uyandırdığı için özellikle Müslüman kesim tarafından olumsuz karşılanmış. Sonrasında ise filmin ismini PK olarak değiştirmeyi daha uygun bulmuşlar.


Peki bu filmi benim için tavsiye edilecek kadar güzel kılan neydi?

Önceki paragrafta değindiğim gibi, Hindistan gibi birden çok dini inanışın hüküm sürdüğü bir coğrafyada, alacakları tüm olumsuz tepkileri bile bile bu filmi çekmek konusundaki azimlerinde istikrarlı davranmış olmaları ilk ve en önemli sebebim. Ben burada eklemek istemedim ancak, yine Müslüman çevre tarafından çokça eleştirilen birşey daha var; Aamir Khan'ın şu meşhur, önünde radyo olan afiş görüntüsü (Aynı görsel filmin içinde bir sahne ayrıca). Bir Müslüman'ın bu şekilde soyunması oldukça tuhaf karşılanmış ve acımasızca yargılanmış.  Velhasılı, gösterilen cesaretten ötürü bile bu film benim için izlenilecekler listemdeydi. 

Peki izledikten sonraki fikirlerim?

PK yani Peekay son yıllarda izlediğim belki de en iyi Bollywood filmlerinden biriydi. Öte yandan, Aamir Khan'ın ismini görmek o filmin izlenilmesi için yeterli bir sebep zaten. Adamın 50 yaşında olduğuna inanası gelmiyor insanın.

Filmin konusuna gelince,basit bir ifadeyle, dinlerin insanoğlu tarafından nasıl çarpıtıldığı ele alınıyor diyebiliriz.  Filmi izleyenlerin belki de yanılgıya düşebileceği tek nokta, dinleri eleştirirken yok sayılması yönünde bir fikri empoze etme eğiliminde olduğudur. (Ki bence tamamen aksi, sonraki paragraflarda izah edeceğim.)

Peki filmin asıl anlatmak istediği şey nedir?

Evvela, filmin din gibi hassas bir kavramı ele aldığı düşünülünce, karakterin başka bir gezegenden gelen, kontrol cihazını ararken tanıştığı tanrı kavramını bu uzaylı üzerinden objektif bir şekilde yorumlama kısmı çok isabetli bir karar olmuş.

Dahası, film; dinlerin neden var olduğu değil, aksine din adı altında insanların ürettiği Tanrı kavramını eleştiriyor. Yaratılış gayesini bilen ve bu gayeye uygun yaşayarak huzurlu ve mutlu bir hayat yaşamasını önceleyen dinin, bundan ticari rant sağlayacak insanlar tarafından maddi bir çıkara nasıl dönüştürüldüğünü anlatıyor.

Bizim dinimizde Allah yarattığı her mevcudatı sonsuz muhabbetiyle kuşatır ve korur, affedicidir; infazcı değildir. İnsanlara kendi adını anarak birbirlerini katletmelerini, kadınlara zulmetmelerini ve buna benzer hiçbir zulmü onaylamaz.

Peki, -haşa- insanların ürettiği  Allah kavramı neyi empoze eder bizlere?
 
Çok güzel bir diyalog yer alıyor filmde: Eşi felçli bir adam, bir dini liderin yanına giderek ondan yardım istiyor. O -sözde- alimin ona binlerce km ötedeki başka bir ibadethaneye gidip orda dua ettikten sonra duasının kabul edileceğini söylemesi üzerine Peekay, tanırının böyle zalim biri olamayacağı, eşi hastaysa onunla birlikte son anlarını geçirmesini, mümkünse tedavi edilmesini, sonunda zaten Ona geri geleceğini anlatması gerçekten bütün olayı özetliyor aslıdna. Aslında yaratıcı tektir ancak biz insanlar kendi tanrılarımızı yaratarak asıl Yaratıcıdan uzaklaşıyoruz. Sonuç itibariyle, korkuyla beslenen bir din algısının sahibi insanlar oluyoruz.

Muhabbet ve sevgi herşeyin özüdür. Bu video ile de desteklemek istiyorum düşüncemi. Video Tariq Jameel isimli çok hoş, çok naif bir hocaefendinin vaazından alıntı. Kendisi Aamir Khan ile nasıl tanıştığını anlatıyor. Ve şöyle bitiriyor sözlerini: "Kardeşlerim, muhabbeti/sevgiyi yayın, nefret zaten yeterince yayılmış."


Özgün senaryosu, Aamir Khan'ın mükemmel oyunculuğu, Bollywood Sineması'nın alışılagelmiş o sevimli müzikleri ve dansları ve içinizi ısıtacak bu filmi izleyin ve izlettirin...

Mutlu ve huzurlu bir haftasonu diliyorum.

Aşkla Kalın!

Not: Diğer Bollywood yazılarım için buraya, efsane film 3 Idiots için buraya tıklayabilirsiniz.

10 Nisan 2015 Cuma

Teslimiyet ve Dua

 Zamanın birinde, çok fakir giyimli bir kadın, hüzünlü bir yüzle manava girer ve dükkan sahibine mahçup bir ifadeyle yaklaşır. Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü, yedi çocuğuyla birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçlarının olduğunu anlatır. Manav ona ters bir şekilde bakarak, derhal dükkanı terk etmesini emreder. Kadın ailesinin ne denli zor durumda olduğunu düşünerek, "Lütfen efendim" der, "Paramız olur olmaz getirip size borcumu ödeyeceğim."

Manav, bu yoksul kadının isteğini, kendisinin eski bir müşterisi olmadığı gerekçesiyle reddeder.  Tam o sırada, dükkanın dışında bekleyen bir müşteri, manav ve bu yoksul kadının arasında cereyan eden hadiseyi izlemektedir. İçeri girer bu yabancı ve manava yaklaşır, "Ben o kadının almak istediklerine kefilim" der. "Ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver!"

Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve "Bir alışveriş listen var mıydı?" diye sorar. Kadın da "Evet efendim" diye cevaplar. "Tamam" der manav. "Şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerini koyacağım!" 

Kadın bir an duraksar, sonra başını önüne eğer ve çantasına açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kağıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakır. Başı hala öne eğiktir.

 Tam o anda inanılmaz bir şey olur. Bunu gören manavın ve diğer yabancının terazinin kefesine dikilen gözleri hayretle büyür. Manav, yabancıya dönerek "İnanamıyorum!" der. 

Olanlar gerçekten de inanılır gibi değildir. Manav eline geçeni diğer boş kefeye doldurmaktadır ancak yazılı kağıt parçasının olduğu kefeyi bir milim dahi yerinden kımıldatamamıştır. Terazi kefesinin artık üzerindekileri alamayacak kadar dolduğunu gören çaresiz manav hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir, şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çizilmiş olan o kağıdı eline alır. Okuyunca ne görsün? Meğer alışveriş listesi yerine sadece bir dua yazılıdır kağıtta.

"Allah'ım neye ihtiyacım olduğunu sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum."

Manav taş gibi sessizliğe bürünür. Kadın başı önde, teşekkür ederek dükkandan ayrılır. Yabancı müşteri manavın eline bir yüz milyonluk tutuştururken "Her kuruşuna değdi." der. "Duanın ne kadar ağır çektiğini yalnızca Allah bilir."

Gerçekten de, teraziyi kontrol eden manav, yazılı kağıdın konulduğu kefenin kırılmış olduğunu görür...



Habersiz, bedelsiz ve karşılıksız verebileceğimiz en güzel hediyedir dua...

Cuma-el Mübarek!


4 Nisan 2015 Cumartesi

Hoşgeldin İlkbahar!

Bahar gelir hoş gelir, limilimiley!

İlkbaharı sevenler kimler, el kaldırsın yoklama alıyorum ^_^

*

Benim en sevdiğim mevsimdir ilkbahar.

Kışı sevmem, çünkü kalın giyinince kendimi panda gibi hissederim. Kalın yünlü kazaklar hiç giyemem mesela. Hele o koyu renkler! Kara kış gelene kadar renkli kıyafetlerimi kaldırmaya kıyamam. Vedalaşamam onlarla. Kış bitsin diye haftaları, ayları sayarım.


Yazı da sevmem, çünkü terlemekten nefret ediyorum. Hadi kendiminkine çözüm yolu var da, ya kişisel temizliğine dikkat etmeyen diğer ahaliyi ne yapmalı? Özellikle yaz aylarında İstanbul'da toplu taşıma araçlarını kullanmak bir nevi zulüm benim için.

Ama bahar öyle mi? Ne üşürsün, ne terlersin. Hava her daim ılıktır. Güneş sana göz kırpar, tabiatın eşsiz rayihası bin bir ümit tohumu eker gönlüne... Tabiatın uyanışına ve tabiata bu dirilişi ilham eden ilahi kudretin varlığına yeniden tanıklık edersin... Sevinçten çıldırırcasına çiçek açan ağaçları gördükçe, yağmurla bir somun ekmek gibi kabaran toprağın kokusunu çektikçe içine, mest olursun...

Düşünsenize bir, bu dünyanın baharı böyleyse, ahiretin cenneti nasıldır?

Ve nasıl inanmaz insan öldükten sonra yeniden diriltileceğine?

"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)"

"Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (Hac Suresi, 5)"

*


*

Bahara serenadım bittiğine göre bahar temizliğime dönebilirim ^_^

Koyu renk kışlıklar yıkanıp, aralarına naftalin konarak gözden ırak yatak altlarına kaldırılacak, Baharlıklar yeniden çıkarılacak, bir güzel yıkanıp ütülenecek ve kışlıkların yerine asılacak ^_^

Yaşasın ilkbahar, yaşasın pastel renkler!

*

Bu baharı doyasıya yaşayalım! Sevilip, sevmenin tadını çıkaralım doyasıya! Baharın gönlünüze ektiği ümit tohumlarınızı sevgimizle sulayalım! Ön yargılarımızdan arınalım! Sorunların çözümleri her daim vardır, biz sevgiyle çözenlerden olalım! 

Aşkla Kalın!





3 Nisan 2015 Cuma

Bir Tüccar, Bir Eşkiya, Bir Süvari


Asr-ı Saadette ticaretle uğraşan bir tacir mümin yaşarmış. Bu zat,  Şam ile Medine arasında tüccarlık yapar, ticaretinde helal-haramı gözetir, Allah ve Resulü için bu ticareti yapar, herkesin hakkına riayet edermiş. Allah-u Teala'ya tevekkül ederek bir kafileye katılmaz, kendisi yalnız gidip gelirmiş

Bir defasında alacağını almış, satacağını satmış ve Şam'dan Medine'ye doğru gelirken önüne at üzerinde baştan ayağa silahlı bir eşkiya çıkmış ve "Dur!" diye bağırmış. "Mallarını şuraya indir, develerini de şu ağaca bağla."

 Tüccar durmuş ve eşkiyaya "İşte malım, al senin olsun, beni bırak" demiş.

Eşkiya, "Bugüne kadar soyup da öldürmediğim kimse yok. Senin hem mallarını alacağım hem de canını" deyince, tüccar da "Madem beni öldürmeye kararlısının, öyleyse senden sonn bir talebim var" demiş. 

Eşkiya cevap vermiş: "Söyle talebini!"

Mümin tacir: "Ben Müslüman'ım, abdest alıp iki rekat namaz kılayım ondan sonra beni öldür." diye belirtmiş talebini.

Eşkiya izin vermiş. Tacir önce abdestini almış, sonra da iki rekat namaz kılmış, ellerini Rabbine açmş ve şu duayı 3 kez tekrar etmiş.

" Ya Vedud! Ya Vedud! Ya Ze'l-arşi'l-mecîd! Ya Mübdi, Ya Mu'id! Ya Fe'aalün lima yürid! Eselüke bi-nuri vechike'l-lezi mele'e erkane arşike ve es'elüke bi-kudretike'l-leti kadderte biha halkake ve bi rahmetike-lleti vesiat külle şeyin. La ilahe illa ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni!"*

Mümin tacirin duası biter bitmez çok garip bir hadise meydana gelmiş. Birden beyaz bir at üstünde yeşil elbiseli, elinde de harbe olan bir süvari ortaya çıkmış. Eşkiya şaşırmış, ne yapacağını bilemez bir durumda bu süvariye bakakalmış, taciri de malları da unutmuş. Korkuyla süvariye saldırmış ancak süvarinin bir darbesi ile yere düşmüş.

Süvari mümin tacire dönerek "Öldür bu eşkıyayı" demiş ancak mümin tacir "Ben hayatımda kimseyi öldürmedim, insan öldürmeyi hoş görmem, beni bağışla" diye cevap vermiş.

Bunun üzerine de süvari eşkiyayı bir darbe ile öldürmüşş. Bunları gören mümin tacir şaşkınlık içerisinde süvariye dönerek "Sen kimsin?" diye sormuş. Süvari de şöyle cevaplamış: "Ben üçüncü kat gökte duran bir meleğim. Bu adamı öldürmeyi Allah-u Teala bana nasip etti. Sen namazından sonra ellerini kaldırıp duaya başladığında, gök kapılarının çalındığını duyduk, öyle şiddetle çalınıyordu ki, mühim bir hadisenin olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua ettiğinde Alla-u Teala Cebrail aleyhisselam şöyle dedi: "Dua eden falan mümini kim kurtaracak?" Ben talep ettim de beni görevlendirdiler. Ey Allah-u Teala'nın mümin kulu! İyi bil ki senin yaptığın bu duayı hayırlı bir emel için kim yaparsa Allah-u Teala onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder." 

Bu hadiseden sonra mümin tacir yola koyulmuş ve Medine'ye geri dönmüş. Soluğu Resul-u Ekrem efendimizin huzurunda almış ve başından geçen hadiseleri bir bir anlatmış. Taciri dinleyen kainatın efendisi sav. şöyle buyurmuş:

"Muhakkak ki, Allah-u Teala sana Esma-ül Hüsna'yı telkin etmiş. O isimlerle Allah-u Teala'ya dua edilirse, istenen verilir."

 *

*Duanın Manası:
"Ey Vedûd! Ey yüce Arşın Sahibi! Ey kâinatı hiçten ve benzersiz bir şekilde yaratıp bin bir isminin tecellileriyle emsalsiz bir şekilde süsleyen Mübdi'! Ey varlıkları ölümünden sonra yeniden inşa edip dirilten Muîd! Ey dilediği her şeyi yapan! Arşının rükünlerini dolduran Zâtının nûru hürmetine; yarattığın bütün varlıklara hükmeden kudretin hürmetine ve her şeyi kaplayan rahmetin hürmetine istiyorum. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Ey kendisinden yardım isteyene yardım eden! Bize yardım et. Ey güç durumda olanlara yardım eden ve ummadıkları yerlerden ihtiyaçlarını ellerine veren Muğîs! Bize yardım et!"



Cuma-el Mübarek!


Not: Sıkıntı anlarında okunabilecek diğer duaların yer aldığı yazımı okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.
Asr-ı Saadette ticâretle uğraşan bir tâcir mümin vardı. Bu tacir, ticaretinde helâl-haramı gözetir, Allah ve Resulü için bu ticareti yapar, herkesin hakkına riayet ederdi. Ticaretini Şam ile Medine arasında gerçekleştirir, çoğunlukla da ticaret kervanları ile hareket etmez, tek başına yolculuk yapmayı severdi. Bir alacağını almış, satacağını da satmış ve Şam'dan Medine ye doğru hareket etmişti. Epeyce yol almıştı ki, baştan aşağı silahlı bir eşkıya ile karşılaştı. Eşkıya bu mümin taciri tehdit etti; Eşkıyâ: "Mallarını şuraya indir, develerini de şu ağaca bağla." Mümin tâcir: “Mallarım senin olsun, beni bırak gideyim." Eşkıyâ: "Bugüne kadar soyup da öldürmediğim kimse yok Senin hem mallarını alacağım, hem de canını." Mümin tâcir: “Madem beni öldürmeye kararlısın, senden son bir talebim var" Eşkıyâ: “Söyle talebini" Mümin tâcir: “Ben Müslüman'ım abdest alıp, iki rekât namaz kılayım ondan sonra beni öldür." Eşkıyâ, izin verir. Tâcir önce abdestini alır, sonra da İki rekât namaz kılar ve ellerini Rabbine açar: " Ya Vedud! Ya Vedud! Ya Ze'l-arşi'l-mecîd! Ya Mübdi, Ya Mu'id! Ya Fe'aalün lima yürid! Eselüke bi-nuri vechike'l-lezi mele'e erkane arşike ve es'elüke bi-kudretike'l-leti kadderte biha halkake ve bi rahmetike-lleti vesiat külle şeyin. La ilahe illa ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! " Mümin tâcirin duâsı bitmişti ki, çok garip bir hâdise meydana gelir. Birden beyaz bir at üstünde yeşil elbiseli, elinde de harbe olan bir süvâri peydâ oldu. Eşkıyâ şaşırmış, ne yapacağını bilemez bir durumdaydı. Eşkıyâ, tâciri ve malları unuttu, ortaya çıkan bu süvâriye saldırdı. Süvâri, bir darbe ile eşkıyayı yere düşürdü. Süvâri, tâcire dönerek: “Öldür bu eşkıyayı" dedi. Mümin tâcir: "Ben hayatımda kimseyi öldürmedim, insan öldürmeyi hoş görmem. Beni bağışla."dedi. Sonra süvâri, eşkıyâyı bir darbe ile öldürdü. Tâcir sordu: “Sen kimsin?" Süvâri: “Ben üçüncü kat gökte duran bir meleğim. Bu adamı öldürmeyi Allah Teala bana nasip etti. Sen namazından sonra ellerini kaldırıp duaya başladığında, gök kapılarının çalındığını duyduk, öyle şiddetle çalınıyordu ki. Mühim bir hadisenin olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua ettiğinde, Allah Teala, Cebrail Aleyhisselam'ı görevlendirdi. Cebrail Aleyhisselam şöyle dedi: ‘Dua eden falan mümini kim kurtaracak"Ben talep ettim de görevlendirdiler. Ey Allah Teala'nın mümin kulu! İyi bil ki! Senin yaptığın bu duayı kim yaparsa Allah Teala onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder.” Bu hadiseden sonra mümin tâcir, yola koyulur ve Medine'ye varır. Soluğu Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda alır ve başından geçen hadiseyi anlatır. Taciri dinleyen Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurur: "Muhakkak ki, Allah Teala sana Esma-ül Hüsna'yı telkin etmiş. O isimlerle Allah Teala'ya dua edilirse, istenen verilir

Kaynak: http://www.estanbul.com/gok-kapilarini-titreten-dua-45797-12.html
Asr-ı Saadette ticâretle uğraşan bir tâcir mümin vardı. Bu tacir, ticaretinde helâl-haramı gözetir, Allah ve Resulü için bu ticareti yapar, herkesin hakkına riayet ederdi. Ticaretini Şam ile Medine arasında gerçekleştirir, çoğunlukla da ticaret kervanları ile hareket etmez, tek başına yolculuk yapmayı severdi. Bir alacağını almış, satacağını da satmış ve Şam'dan Medine ye doğru hareket etmişti. Epeyce yol almıştı ki, baştan aşağı silahlı bir eşkıya ile karşılaştı. Eşkıya bu mümin taciri tehdit etti; Eşkıyâ: "Mallarını şuraya indir, develerini de şu ağaca bağla." Mümin tâcir: “Mallarım senin olsun, beni bırak gideyim." Eşkıyâ: "Bugüne kadar soyup da öldürmediğim kimse yok Senin hem mallarını alacağım, hem de canını." Mümin tâcir: “Madem beni öldürmeye kararlısın, senden son bir talebim var" Eşkıyâ: “Söyle talebini" Mümin tâcir: “Ben Müslüman'ım abdest alıp, iki rekât namaz kılayım ondan sonra beni öldür." Eşkıyâ, izin verir. Tâcir önce abdestini alır, sonra da İki rekât namaz kılar ve ellerini Rabbine açar: " Ya Vedud! Ya Vedud! Ya Ze'l-arşi'l-mecîd! Ya Mübdi, Ya Mu'id! Ya Fe'aalün lima yürid! Eselüke bi-nuri vechike'l-lezi mele'e erkane arşike ve es'elüke bi-kudretike'l-leti kadderte biha halkake ve bi rahmetike-lleti vesiat külle şeyin. La ilahe illa ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! " Mümin tâcirin duâsı bitmişti ki, çok garip bir hâdise meydana gelir. Birden beyaz bir at üstünde yeşil elbiseli, elinde de harbe olan bir süvâri peydâ oldu. Eşkıyâ şaşırmış, ne yapacağını bilemez bir durumdaydı. Eşkıyâ, tâciri ve malları unuttu, ortaya çıkan bu süvâriye saldırdı. Süvâri, bir darbe ile eşkıyayı yere düşürdü. Süvâri, tâcire dönerek: “Öldür bu eşkıyayı" dedi. Mümin tâcir: "Ben hayatımda kimseyi öldürmedim, insan öldürmeyi hoş görmem. Beni bağışla."dedi. Sonra süvâri, eşkıyâyı bir darbe ile öldürdü. Tâcir sordu: “Sen kimsin?" Süvâri: “Ben üçüncü kat gökte duran bir meleğim. Bu adamı öldürmeyi Allah Teala bana nasip etti. Sen namazından sonra ellerini kaldırıp duaya başladığında, gök kapılarının çalındığını duyduk, öyle şiddetle çalınıyordu ki. Mühim bir hadisenin olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua ettiğinde, Allah Teala, Cebrail Aleyhisselam'ı görevlendirdi. Cebrail Aleyhisselam şöyle dedi: ‘Dua eden falan mümini kim kurtaracak"Ben talep ettim de görevlendirdiler. Ey Allah Teala'nın mümin kulu! İyi bil ki! Senin yaptığın bu duayı kim yaparsa Allah Teala onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder.” Bu hadiseden sonra mümin tâcir, yola koyulur ve Medine'ye varır. Soluğu Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda alır ve başından geçen hadiseyi anlatır. Taciri dinleyen Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurur: "Muhakkak ki, Allah Teala sana Esma-ül Hüsna'yı telkin etmiş. O isimlerle Allah Teala'ya dua edilirse, istenen verilir

Kaynak: http://www.estanbul.com/gok-kapilarini-titreten-dua-45797-12.ht
Asr-ı Saadette ticâretle uğraşan bir tâcir mümin vardı. Bu tacir, ticaretinde helâl-haramı gözetir, Allah ve Resulü için bu ticareti yapar, herkesin hakkına riayet ederdi. Ticaretini Şam ile Medine arasında gerçekleştirir, çoğunlukla da ticaret kervanları ile hareket etmez, tek başına yolculuk yapmayı severdi. Bir alacağını almış, satacağını da satmış ve Şam'dan Medine ye doğru hareket etmişti. Epeyce yol almıştı ki, baştan aşağı silahlı bir eşkıya ile karşılaştı. Eşkıya bu mümin taciri tehdit etti; Eşkıyâ: "Mallarını şuraya indir, develerini de şu ağaca bağla." Mümin tâcir: “Mallarım senin olsun, beni bırak gideyim." Eşkıyâ: "Bugüne kadar soyup da öldürmediğim kimse yok Senin hem mallarını alacağım, hem de canını." Mümin tâcir: “Madem beni öldürmeye kararlısın, senden son bir talebim var" Eşkıyâ: “Söyle talebini" Mümin tâcir: “Ben Müslüman'ım abdest alıp, iki rekât namaz kılayım ondan sonra beni öldür." Eşkıyâ, izin verir. Tâcir önce abdestini alır, sonra da İki rekât namaz kılar ve ellerini Rabbine açar: " Ya Vedud! Ya Vedud! Ya Ze'l-arşi'l-mecîd! Ya Mübdi, Ya Mu'id! Ya Fe'aalün lima yürid! Eselüke bi-nuri vechike'l-lezi mele'e erkane arşike ve es'elüke bi-kudretike'l-leti kadderte biha halkake ve bi rahmetike-lleti vesiat külle şeyin. La ilahe illa ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! " Mümin tâcirin duâsı bitmişti ki, çok garip bir hâdise meydana gelir. Birden beyaz bir at üstünde yeşil elbiseli, elinde de harbe olan bir süvâri peydâ oldu. Eşkıyâ şaşırmış, ne yapacağını bilemez bir durumdaydı. Eşkıyâ, tâciri ve malları unuttu, ortaya çıkan bu süvâriye saldırdı. Süvâri, bir darbe ile eşkıyayı yere düşürdü. Süvâri, tâcire dönerek: “Öldür bu eşkıyayı" dedi. Mümin tâcir: "Ben hayatımda kimseyi öldürmedim, insan öldürmeyi hoş görmem. Beni bağışla."dedi. Sonra süvâri, eşkıyâyı bir darbe ile öldürdü. Tâcir sordu: “Sen kimsin?" Süvâri: “Ben üçüncü kat gökte duran bir meleğim. Bu adamı öldürmeyi Allah Teala bana nasip etti. Sen namazından sonra ellerini kaldırıp duaya başladığında, gök kapılarının çalındığını duyduk, öyle şiddetle çalınıyordu ki. Mühim bir hadisenin olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua ettiğinde, Allah Teala, Cebrail Aleyhisselam'ı görevlendirdi. Cebrail Aleyhisselam şöyle dedi: ‘Dua eden falan mümini kim kurtaracak"Ben talep ettim de görevlendirdiler. Ey Allah Teala'nın mümin kulu! İyi bil ki! Senin yaptığın bu duayı kim yaparsa Allah Teala onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder.” Bu hadiseden sonra mümin tâcir, yola koyulur ve Medine'ye varır. Soluğu Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda alır ve başından geçen hadiseyi anlatır. Taciri dinleyen Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurur: "Muhakkak ki, Allah Teala sana Esma-ül Hüsna'yı telkin etmiş. O isimlerle Allah Teala'ya dua edilirse, istenen verilir ...alınt(gök kapılarını titreten dua )

Kaynak: http://www.estanbul.com/gok-kapilarini-titreten-dua-45797-12.

28 Mart 2015 Cumartesi

Léon - The Professional


Geçtiğimiz yıl Lucy filmiyle adından söz ettirmeyi yeniden başaran Fransız yönetmen Luc Besson'un benim için en iyi tek bir filmi var. Yönetmenlikte kendisini aşmış olsa da benim için bu filmi her zaman "best of" tur:

"Léon - The Proffessional"
 
 


 Bu filmi 90lı yıllarda annemle birlikte izlemiştim. Çok sonraları, birlikte izlediğimiz halde birbirimize "Öyle iyiydi, böyle harikaydı" diye anlattığımız fimler listesinde yerini aldı. Televizyonda sadece bir kez izleme imkanımız oldu. Ne zaman ki üniversiteye başladım ve bilgisayar sahibi oldum, indirip arşivlediğim ilk filmlerden oldu.

Gerek oyunculuğu, gerek karizmasıyla göz dolduran Fas doğumlu, İspanyol asıllı Fransız aktör Jean Reno ve henüz 12 yaşında olan ve ilk oyunculuk deneyimini yaşayan Natalie Portman'ı görüyoruz başrollerde. Bu film, Natalie Portman'ı, Natalie Portman yapan kariyer hayatının başlangıç noktası. Oyunculuk yeteneğine söyleyecek tek bir söz bile yok.

Bir kiralık katil düşünün, parayla adam temizliyor. Hayatı kurallardan oluşan, tam anlamıyla profesyonel bir tetikçi.. Sonra ufak bir kız gelip onun hayatını kökten değiştiriyor. .Yaşları birbirinden çok uzak olsa da, kesişen yolları sayesinde hiç alışık olmadıkları bir dünyanın kapısı aralanıyor ikisi için de. 


 
Mathilda,  Léon'a aşık olduğunu söylüyor. Aslında onun aşk sandığı şey, kendisine ilk defa iyi davranan birisine duyduğu minnet dolu sevgi ve bu sevgi de çocukların kendilerine has duygularını ifade ediş biçiminden fazlası değil bana kalırsa. Çünkü ailesinden dahi sevgi görmemiş bir çocuk henüz. 

Ve  Léon. O da Mathilda'ya bağlanıyor. Oysa o güne kadar kendini bağlayacak hiçbir şeye yer vermemiş hayatında. Sadece silahlarını koyduğu çantası ve konuşmadan kendisini dinlediği için en iyi arkadaşı olan çiçeği var yanında götürebileceği. Ama artık onun için de durum farklı. Çünkü Mathilda var hayatında. O zamana kadar görmediği bir sıcaklığa duyduğu özlemi buluyor Mathilda'da.

Filmin bana göre en komik sahnelerinden biri. Ne zaman hatırlasam gülerim ^_^

Ve bu sahne de tabi ^_^

 1994 yılında Fransa'da sadece  "Léon" ismiyle beyazperdede gösterime giren bu yapım, "Léon - The Proffessional" ismi verilerek Amerikalı izleyicileriyle buluşturuluyor. Yönetmeni Luc Besson'un belki de elinden çıkan en güzel filmlerden biri olan bu yapım, gösterime girdiği zamanlarda adından en çok bahsettiren yapımlar listesinde yer alıyor. 

Sinemalar.com sitesinde filmin süresi için 110 dk yazılmış olsa da film aslında 134 dk. Bu durumu açıklamak için kısaca "Director's Cut" mevzusuna değinmem gerekiyor. Sinema Endüstrisinde hala hararetli bir gündem maddesi olma özelliğini koruyan "Director's Cut" terimini şöyle açıklamak mümkün: Bazen, yasal engellere takılan ya da maddi çıkarlarına uymayan kısımlar yapımcı tarafından filmden çıkarılır. Öte yandan, yönetmenin kendi sanatsal becerisini ortaya koyma gibi bir amacı vardır. Yapımcı kırpılmış haliyle bu filmi piyasaya sürer. Sonrasında da yönetmen kolları sıvayarak aslında o filmde neyi, ne şekilde yansıttığını, sanatını nasıl kullanıldığını gözler önüne sermek için piyasaya sürülmüş bu montajı tekrar elden geçirir. Böylelikle "Director's Cut Version" ismiyle aynı filmden bir tane daha üretilir.

Velhasılı filmi izleyecekseniz süresine dikkat edin. 110 dk olan filmin normal hali, 134 dk olan Director's Cut versiyonu. Benim sıkı takipçisi olduğum bir film sitesi var, genellikle filmleri buradan indirip izliyorum. Leon - The Professional filminin Director's Cut versiyonunu izlemek isterseniz burada.

Bu sahne ve sonrasında Mathilda'nın o saksı çiçeğini toprağa gömerek gökyüzüne bakması. Ciğer-deşen sahnelerden biri!


Son olarak,

Bu filmden bahsedip de Sting'in "Shape of My Heart" şarkısını dinlememek olmaz.



Şimdilik söylemek istediklerim bunlardan ibaret.
Üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen hala adından söz ettiren, izlenildikten sonra uzunca zaman akıllardan çıkmayan, sinemasever arşivlerinin vazgeçilmez parçalarından biri olan bu filmi hala izlemediyseniz, bence bu haftasonu kendinize bir şans verin ve izleyin. Sonra da buraya gelip bana bir teşekkür edin ^_^

İzleyecek olan herkese keyifli seyirler,

Aşkla kalın!

23 Mart 2015 Pazartesi

Sevgili Dost



Sevgili Dost!

Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yatağıma saplanan karga sesleriydi. 


Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın kendi türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken, "Acaba" diyordum, "Acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz sözlerimiz nelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?"

20 Mart 2015 Cuma

Bloğum 2 yaşında!




Bugün 21 Mart. Baharın ilk günü.

Ama benim için bundan daha ötesi. Bugün bloğumun yıl dönümü.


2013 yılında ilk kez buradaki yazımla başlamıştım blog serüvenime. Bu kadar uzun soluklu olacağını hiç düşünmeden yazmıştım o satırları. Birilerinin ilgiyle takip edeceğini, takipçi sayısının bine yükseleceğini düşünmeden yazmıştım. Bloğumu bu kadar sahipleneceğimi, böylesine bir özveriyle yazmaya devam edeceğimi birileri söyleseydi belki de inanmazdım.

Acısıyla tatlısıyla dolu dolu geçen ikinci seneyi de geride bıraktık. İlk yılki yıldönümü için burada yazdığım yazı sanki dün gibi. Zaman ne hızlı geçiyor...

Beni takip eden, yazılarımı değerli görerek okumak için vakit ayıran, iyi günümde mutluluğumu, kötü günümde hüznümü paylaşan herkese sonsuz teşekkürler!

Yazılarımın dünyanın hiç bilmediğim bir köşesinde yaşayan hiç tanımadığım birinin gözleriyle buluşması öyle mutluluk verici ki...


Hepiniz iyi ki varsınız! Bu cupcake ler de takipçilerime bloğumun doğum günü hediyesi olsun ^_^

Tatlı yiyelim hep tatlı okuyalım, tatlı yorumlaşalım inşallah...

Aşkla kalın!

19 Mart 2015 Perşembe

Kitap Kokusu: Kar Tanelerinin Bir Bildiği Var

Burada yayınlamış olduğum listede yer alan kitapların hemen hepsi edebi nitelik taşıyan ya da edebiyat tarihinde adından söz ettirmeyi ve çağının ötesinde okuyuculara ulaşabilmeyi başarabilmiş kült kitaplar. Bunların dışında listeye almadığım kitaplar da var. Bu kitaplar genellikle Avrupa'da ya da Amerika'da çok satanlar listesine girmeyi başarmış romantik-komedi tarzı kitaplar. Ben bunlara "Pembe Kitaplar" diyorum çünkü pembe dizi izler gibi, bir solukta okunulabiliyor.

Kitap yazılarımı takip edenler bilir, özellikle Sarah Jio'nun kitaplarını beğenerek okurum. Bugüne kadar çıkardığı kitaplardan sadece Agapi'yi almadım. Son çıkan kitabı Gündüzsefası'nı henüz okudım ama diğer tüm Sarah Jio kitapları kütüphanemde mevcuttur.

Ancak bir yazar daha var. Namını çokça duymuş olmama rağmen, kitaplarına çokça elimin gitmiş olmasına rağmen her defasında bahanelerle erteledim. Geçtiğimiz aylarda Kiler markette kitaplara yapılan %50 indirimden faydalanmak adına birkaç kitap alırken, bir kitap daha gördüm rafta. Kış dekorasyonunda kırmızıyı çok sevdiğim ve hatta kırmızılı aksesuarlardan oluşan bir kış köşesinin sahibi olduğumdan mütevellit kapak tasarımı ilgimi epey çekti. Kapakla yeterince bakıştıktan sonra kitabın yazarının Debbie Macomber olduğunu farkettim ^_^

Fırsat bu fırsattır diyerek kitabı aldım. İşin daha da güzel tarafı ben kitabı Şubat ayının sonuna doğru okumaya niyetlenmiştim, o zaman diliminde mükemmel bir kar yağışı da olunca atmosfere en uygun tercih olmuş oldu ^_^ 


Debbie Macomber'in "Küçük Mucizeler Dükkanı" isimli kitabıyla başlayan ve ona yakın kitabıyla bir seri niteliğini taşıyan kitaplarını okuyan arkadaşlarımdan çokça öneri almış olmama rağmen ne yazık ki kendisini okumak bu kitabına nasip oldu. Oldukça hayatın içinden bir konuyu en güzel ve en naif bir biçimde yormadan anlatan bir yazar Debbie. Kitabın puntosu normalden biraz daha büyük olduğu için gözleriniz hiç yorulmuyor, dolayısıyla da hızlı bir şekilde okuyabiliyorsunuz. Ben okumaya başladıktan yaklaşık iki saat sonra kitabı bitirmiş oldum, tabii bunda kitabın sonunda ne olacağına dair duyduğum merak da etkili ^_^

Velhasılı, redakte, çeviri ve kapak tasarımını çok başarılı bulduğum; yormayan, germeyen, okurken her daim gülümseten ve insana güzel umutlar aşılayan bu kitap, Debbie tarzını sevenlerin kaçırmaması gerekenlerden ^_^

Listesine alan kitap kurtlarına şimdiden keyifli okumalar,

Aşkla Kalın!

13 Mart 2015 Cuma

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa



Sarı çizmenin moda olduğu bir zamanda, İzmir eşrafından birisi uşağını çağırıp şöyle tembih etmiş: "Bak a Efendi! Aydın'dan Mehmed Ağa isminde birisi gelecek. Harman zamanında sarı çizme alması için on dört akçe vermiştim. Borcunun vadesi geldi, bugün defterden borcunu sildim. Şimdi faytona bin, doğru istasyona! Uzun boylu, orta yaşlı, efe bıyıklı biridir, hemen tanırsın."

Uşak istasyona varmış. Tren boşalmaya başlamış. Bir müddet sonra tarife uygun adam aramışsa da nafile. Bari çizmesinden tanıyayım diye bu sefer ayakları tarassuta başlamış. Ne var ki sarı çizmelerden giyen giyene. Nihayet çaresizlik içinde en benzettiği kişiye seslemiş: "Mehmet Ağa! Bizim bey seni konakta bekliyor!"

 
Tesadüf bu ya, sarı çizmeli adamın adı da Mehmet olup, Aydın'da kendisini ağa diye çağırırlarmış. Beraberce konağa varmışlar. Bey bakmış ki gelen sarı çizmeli ile onun borçlusu Mehmed Ağa arasında bir benzerlik yok. Elindeki defterin alacak hanesine bir yandan Mehmed Ağa'nın adını yeniden yazarken diğer yandan uşağı paylamaya başlamış.

Nihayet uşak dayanamamış ve şöyle demiş: "Bey, burası koca bir şehir, sarı çizmeli de çoktu, Mehmed Ağa da. Sen en iyisi yaz deftere bir daha!"


Sarı Çizmeli Mehmed Ağa'nın hikayesi İskender Pala'nın "İki Dirhem Bir Çekirdek" kitabından. Sarı Çizmeli Mehmed Ağa'yı anıp da rahmetli Barış Manço'yu hatırlamamak olmaz. Öyleyse Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'nın hikayesini bir de Barış Abimizden dinleyelim ^_^





Cumamız hayr olsun efendim.

Aşkla kalın!


4 Mart 2015 Çarşamba

Sesimi Duyan Var Mı?

Ses kaydınızı dinleyip, konuşan kişinin siz değil de başka biri olduğu hissine kapıldınız mı hiç? Eğer ki böyle bir kayıt yapıp kendi sesinizi dinlediyseniz, muhtemelen bu şaşırtıcı deneyimi çoktan yaşadınız. Peki neden kayıtta dinlediğiniz ses size değil de başka birine aitmiş gibi gelir hiç düşündünüz mü?

Aslına bakılırsa bu sabah arkadaşlar arasında bu konu açılana kadar tek bildiğim konuşurken duyduğumuz ses ile insanların biz konuşurken duyduğu sesin aynı olmadığıydı. Henüz kasetlerin ve kaset çalarların olduğu bir zaman diliminde çocukluğumuzu geçirdiğimiz için, arkadaşlarla eski kasetlerin üzerine çok fazla kayıt çekmişliğim vardır. Ara ara sırf eğlence olsun diye kendi seslerimizi kaydeder, birbirimizin kayıttaki seslerine karnımız ağrıyana kadar gülerdik. ^_^

Bu tecrübeye dayanan bir bilgim vardı ancak işin gerçek yüzünü merak ettiğim için sohbet sonrasında ufak bir araştırma yaptım ve bu videoyu buldum.




Yeterli ingilizce sahibi olmayan okuyucularım için konuyu hemen özetliyorum:


Öncelikle sesin oluşumuna değinelim kısaca. Ses, kulağın üç farklı kısmında belli bir sırayı izleyerek oluşur. İnsan vücudundaki en küçük kemikler orta kulakta bulunur (çekic, örs ve üzengi) ve zar ile iç kulağın bağlantısını sağlar. Hava yardımıyla dış kulaktan gelen sesi titreşimsel olarak iç kulağa iletir.

Konuştuğumuzda ise hem kendi sesimizi hem de havada sesimizin oluşturduğu yansımayı duyarız. Ses tellerinden çıkan titreşimler bu üç küçük kemikçiği yok sayarak direkt iç kulağa ulaşır. Sesimizi normalden daha düşün tonla duymamız bundan dolayıdır. Ses kaydı sonrasında dışarıdan duyduğumuz sesin duyumu ise içeriden değil de dışarıdan (sırasıyla dış kulak - orta kulak ve iç kulak) ta gerçekleştiğinden alışkın olduğumuz sesten daha farklı, daha yüksek tonda bir ses meydana gelir.

Beynimizin bize ait tanımlamış olduğu ses içeriden duyulan sestir. İçeriden duyduğumuz ses hakkında fikir edinmek isterseniz, iki elinizle kulaklarınızı sıkıca kapatın ve konuşmayı deneyin. İşte konuşurken duyduğunuz ses, siz konuşurken sizin içinizden duyulan sestir ^_^

Beynimiz içimizden gelen bu sesle, hava yoluyla kulaklarımıza olan bizim sesimizi birleştirerek kendimize özel bir ses algısı üretir. Ses kaydında dinlediğimiz sesin bize şaşkınlık vermesi de bu yüzdendir. Konuşurken duyduğumuz sesimiz bu iki sesin beyin tarafından analizidir oysa kayıttaki ses dışarıdaki insanların hemen hemen biz konuşurken duyduğu sestir. 

Oldukça ilginç değil mi? Bakalım bu yazıyı okuduktan sonra kaçınız kendi iç sesiniz ve kayıttaki sesinizle ilgili deneyler yapacak? Endişelenmeyin, bu saydıklarımı yazarın kendisi de bizzat deneyimledi ^_^


 Son olarak, ses kaydınızı dinlediğinizde, dinlemiş olduğunuz ses size yabancı gelmiyor aksine "Kesinlikle bu benim kendi sesim" diyorsanız hemen bir KBB uzmanına görünmelisiniz. Neden mi? Bu durum sizin ciddi bir işitme probleminizin olduğuna işaret ediyor olabilirmiş de ondan ^_^

Bu şapşik suratlının ağzını burnunu yemek istediğim de doğrudur!


Kulaklarınız hep güzellikler, mutlu haberler duysun efendim,

Aşkla Kalın!


2 Mart 2015 Pazartesi

Bisikletler Ve Masumiyet Yılları...





 80'lerde yahut 90'larda doğmuşsanız, çocukluk hatıralarınızın başrollerinden birinde muhakkak bisikletiniz vardır. Dizlerinizdeki yaraların ya da kırık çıkıkların sebebidir bisiklet. Babanızdan isteyebileceğiniz en büyük karne hediyesidir. Atabildiğiniz hava, satabildiğiniz fiyakadır.

Bisiklet sürmek biz 90lar çocuklarının en büyük hevesi, en büyük mutluluğuydu. Bisikleti olanlar, olmayanlara tur attırırdı. Yarışlar yapılırdı, artistik hareketler sergilenilirdi... Bir güzel düşüp, diz kapakları yara bere içinde eve dönülürdü. Çocukluk bu ya, kanayan yaradan çok annelerden işitilecek azar ve verilecek olan bisiklet cezasından korkulurdu...

*

Henüz 6 yaşındayken ilk bisikletimin sahibi olmuştum ben. Arkadaki tekerleğe leğimlenmiş iki minik tekerleği olan mavi bir bisiklet. Birkaç ay öyle sürdüm, alıştıktan ve kendimde yeterli cesareti bulduktan sonra arkadaki minik tekerlekleri sökmeye karar verdik babamla. İki tekerlekli hale gelen o mavi bisikletle yaptığım ilk sürüş denemesi, seleden tutan babamın sesinden kalbimin derinliklerine işleyen cesaret; hala ilk günkü canlılığıyla hafızamda.. 

Ne zaman bir bisiklet görsem çocukluğumun masumiyeti gelir aklıma. Hem mutlu eder hem de hüzünlendirir beni bisiklet görmek. Güzel geçen ancak ne yazık ki sona eren çocukluğumu hatırlatıyor bana.

Yirmiden sonrasında yaşını gittikçe daha az dillendiriyor insan. Çocukken öyle miydi halbuki? Ne çok severdik yaşlarımızı büyülterek söylemeyi! Düşünüyorum da, çocukken hayal ettiğim büyümek algısıyla şuan deneyimlediğim ne kadar uyuşuyor birbirine? İmkanı olsaydı eğer, bu halimle geçmişe döner ve henüz iki rakamlı hanelere yaşı erişmemiş Özlem'i uyarırdım. Şöyle derdim: "Büyüme hemen çocuk! Tadını çıkar bu masumiyet yıllarının..."

*

Havalar ısınıyor, bahar kapıda. Parıldayan güneş ışığını tümüyle absorbe etmek ister gibi bir hali var ruhumun. Uzunca bir müddet karanlıkta kalan gözbebeği misali, büyüdükçe büyüyor içimdeki çocuksu sevinç. Ab-ı hayat suyu içmiş gibi içimdeki tüm iyi niyetler, hiç ölmüyor...

Bankta oturuyorum bu satırları yazarken. Cıvıldayan kuşlar misali oynayan çocuklar var etrafımda. İçlerinden biri, yüzüne yerleşmiş o kocaman gülümsemesiyle yanıma yaklaşıyor ve çizdiği sekseği işaret ediyor. Oyun oynamak istediğini söylüyor binbir şirinlik yaparak. Gülümsüyorum. Kulağına eğiliyor ve şöyle fısıldıyorum: "Büyüme hemen çocuk! Tadını çıkar bu masumiyet yıllarının..."


*

Gelen baharla birlikte canlansın içimizde her ne güzellik varsa; yeni sevinçler çiçek açsın tomurcuklanan umutlarımızdan, binlerce rayihaya boyansın ruhumuz.

Aşkla Kalın!

*

Not: Bisiklet görselleri Pinterest'tendir.





 




27 Şubat 2015 Cuma

Cimrinin Halet-i Ruhiyesi



Dünyalıktan yana nasibi cömertçe verilmiş ancak gönül fakiri bir cimri adam yaşarmış günün birinde. Öyle ki, cimriliğiyle her tarafa nam salmış, pintiliği darbımesel olmuş, dilden dile dolaşırmış. 

Günlerden bir gün bu adam camiiye gitmiş. Tam namaza başlarken aklına "Acaba evden çıkarken kandili söndürdüm mü?" diye bir kuşku gelmiş. İçini kemiren bu kuşkudan kurtulmanın tek yolu eve gidip bakmakmış. Hemen evine koşarak kapıyı çalmış ve içeriden ses veren hizmetçiye, "Sakın kapıyı açma, sözlerime kulak ver. Odada kandil yanıyorsa hemen söndür, kandilin yağı tükenmesin" diye emretmiş.

Hizmetçi şaşırmış ve "Peki, kandili söndüreyim ama kapıyı neden açmayayım?" diye sormuş. Cimri adam cevap vermiş, "Kapının tokmağı aşınmasın". Hizmetçi daha da fazla şaşırmış ve sahibinin cimriliğini kendisine hatırlatmak istercesine sormuş, "Güzel, kapıyı açmamayayım ama sen camiden eve kadar yürümekle pabuçlarının eskiyeceğini düşünmedin mi peki?"

Tabii cimri adamın cevabı hazırmış, şöyle demiş hizmetçisine, "Düşünmez olur muyum hiç! Elbette düşündüm. Buraya kadar çıplak ayakla geldim, pabuçlarım koltuğumun altında!"




Büyük mutasavvıf Mevlana bu hikayesinde cimrinin ruh halini ne güzel resmediyor. O cimri kimse, büyük bir hırs ve tamahla servetine sarılmıştır. Öyle ki, malından harcadığı az bir miktar bile ona büyük külfet gelir. Malının bitip tükeneceği endişesiyle üzerine titrer, en ufak bir harcama yapmamak için kılı kırk yaran hesaplar yapar. Kendini sıktıkça sıkar; ruhu daralır, aklı tutulur. Serveti hakkındaki endişeleri onun hem kalbini hem zihnini kuşatır. Cimri için artık dünyada tek bir hedef, tek bir ideal vardır: Ne pahasına olursa olsun servetini korumak!

Malından değil sadaka vermek, kendisi ve ailesi için harcamada bulunmak bile cimriyi sıkıntıya sokar. Ailesi için bile! Neden mi? Çünkü şeytan sahip olduklarını vermekle fakir düşeceği telkinini yapar cimriye sürekli. Bu telkinin tesiriyle malından sadaka vermektense, canından can vermek daha kolay gelir cimriye. Sürekli biriktirir, istif eder, başa döne döne hesap kitap yapar ancak yine de şeytanın kandırmasına ve nefsinin arzusuna kapılarak gereksiz ve haram yere harcar malını.

İnsanın malıyla imtihanı işte böyle çetin ve zor bir imtihandır. "De ki: 'Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. zaten insan çok cimridir."  (İsra Suresi 100. Ayet-i Kerime) Halbuki Rabbimizin fazlukereminden bizlere ihsan edilen dünyalık mallarda en başta ailemizin olmak üzere; yoksulun ve yetimin de hakkı vardır. Mülkün gerçek sahibi Allah şöyle buyuruyor: "İlmi isteyene, zenginliği kendi istediğime veririm." Malı da mülkü de dilediğine verir, dilediğinden çeker alır.

Mala mülke tutkuyla bağlı olanlar, bu mal sebebiyle kendilerini müstağni görmeye başlarlar. Karun misali servetin verdiği güç ve iktidar hazzıyla başları döner, sonsuza kadar öyle yaşayacakları hayaline kapılırlar. Ölümü akıllarına getirmeden hırsla kazanmaya ve istiflemeye devam ederler.

Cimrilik insanın tasarruf dengesini yitirip aşırıya kaçmasıdır. "İfrattan ve tefritten kaçının." şeklinde bir emir vardır dinimizde. Kuran-ı Kerim'in ifadesiyle Müslüman, ne elini boynuna bağlayarak cimrilik eder, ne de çok saçıp savurarak müsriflik eder. "Harcarken israf ve cimrilik etmez, ikisi arasında bir yol tutar." (Furkan Suresi 67. Ayet-i Kerime) Çalışıp kazanır, Rabbinin onun için nasip ettiği rızka kanaat getirir ve bu rızıktan infak eder; gönül hoşluğuyla zekat ve sadakasını verir.

Yüce Nebinin şerrinden Allah'a sığındığı cimrilik kalbin hastalıklarından biridir. Nefsi arındırmadan, kötü ahlaktan uzaklaştırılmadan cimrilik hastalığında kurtulmak mümkün değildir. Cimriliğin tek panzehiri, nefisin karşı çıkmasına rağmen verebilmektir. Tutkuyla bağlı olduğumuz malımız bizi helaka sürüklemeden önce Allah için verebilmektir. Rabbimizin Ali İmran Suresi 180. Ayet-i Kerimede de buyurduğu gibi "Allah'ın kereminden kendilerine verdiklerini infakta cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o kendileri için hayırlıdır; aksine bu onlar için pek kötüdür. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."

Yazımı yüce gönüllü Yunus Emre'nin sözleriyle bitirmek isterim:

Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan...

Tüm Müslüman aleminin Cuması hayr olsun efendim,

Aşkla Kalın!


26 Şubat 2015 Perşembe

Bloğunuzdaki Resimleri "Pin It" Butonu Ekleyerek Pinterest'te Paylaşın!



Blogger olmak birçok açıdan sorumluluk ister. Eğer bu işi ciddiye alıyorsanız zengin içerikten tutun da girdiğiniz yayınların zaman aralığına kadar birçok noktaya dikkat etmek zorundasınızdır. Yazılarınıza yorum yapanların belki yüzlerce katı kişi anonim olarak sitenize giriyor ve paylaşımlarınızı okuyor. Yeni takipçiler kazanmak ve var olan takipçilerin sizin yazılarınızı düzenli olarak okumasını sağlamak için dikkatli olmanız gereken birkaç önemli husus var.

Takipçi olarak sizi listesine ekleyenler yeni yayınlarınızdan zamanında haberdar olurken, diğer yandan da internette spontan araştırma yaparken bloğunuza erişenler olur. Site trafiğinizi düzenli olarak takip ediyorsanız sitenizdeki online takipçilerin hangi yayına nereden eriştiğini görürsünüz. Bu trafiği yoğunlaştırmanın  -yani daha anlaşılır bir ifadeyle daha fazla okuyucuya ulaşmanın yollarından biri- blogdaki paylaşımlarınızı daha fazla yerde paylaşmaktır. Facebook ve instagram benim aktif olarak kullandığım sosyal ağların başında geliyor. Facebook hesabımı daha çok blogdaki yazılarımı yayınladıktan sonra haberdar etmek, instagramı da anlık çektiğim fotoğraf karelerini paylaşmak için kullanıyorum.

Bloğumun tasarımını değiştirmeden önce resimleri Pinterest'te de paylaşıyordum ancak blog tasarımı kökten değişince Pinterest bağlantısı kaybolmuş oldu. Uzun bir süre farketmedim ve farkettikten sonra da üzerinde durmadım. Geçenlerde her zamanki gibi Pinterestteki dünyaya kendimi kaptırmış vaziyetteyken yeniden o ampül yandı kafamın içinde. Her gün girdiğim, resimler arasında kaybolduğum Pinterest dünyanın hemen birçok yerinden takipçisi olan koskocaman bir ağ. Resimlere bakarken, paylaşımın orjinalinin yer aldığı siteye bakma ihtiyacı duyuyor insan. Hangi sitede paylaşılmış, hakkında ne yazılmış? Yazılarınızı spontan aramalarda gözden kaçıaranlar olabilir ancak ilgi çekici bir fotoğrafla taçlandırılmış blog yazısının, sıkı bir pinterest kullanıcısının gözünden kaçmayacağı kanaatindeyim.

Öyleyse ne yapıyoruz, bloglarımıza pin it butonu ekleyerek, resimlerimizi Pinterest'te paylaşıyoruz. Paylaştığınız resimler sayesinde, bloğunuzun yeni kişiler tarafından keşfedilmiş oluyor ^_^





Bloğunuzda paylaştığınız resimleri Pinterest'te paylaşmanız için ihtiyacınız olan tek şey, bloğunuza pinterest gadgeti eklemek. Peki bunu nasıl yapacağız?

1- Bloğunuzun Kontrol Paneli kısmına girin.
2-Sol kısımda alt alta sıralanan kategorilerden Yerleşim kategorisine tıklayın
3- Ardından Gadget Ekle ye tıklayın.
4- Önünüze açılan Gadget listesini aşağıya doğru kontrol ettiğinizde HTML/Javascript kategorisini göreceksiniz. Onu tıklayarak açılan alana aşağıdaki kodu kopyalayıp yapıştırın:

<script type="text/javascript">
(function(d){
var f = d.getElementsByTagName('SCRIPT')[0], p = d.createElement('SCRIPT');
p.type = 'text/javascript';
p.setAttribute('data-pin-hover', true);
p.async = true;
p.src = '//assets.pinterest.com/js/pinit.js';
f.parentNode.insertBefore(p, f);
}(document));
</script>


Bu kodu kopyalayıp yapıştırdıktan ve bloğunuzda yaptığınız değişiklikleri kaydettikten sonra tek yapmanız gereken bloğunuzdaki yayınlarda yer alan resimlerinizin üzerinde beliren pinterest butonuna tıklamak. İşte bu kadar basit :)

Aşkla Kalın!

23 Şubat 2015 Pazartesi

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları III - Cesur Yeni Dünya



 Önceki yazılarımı takip edenlerin hatırlayacağı üzere, karşı-ütopya okumalarına başlamama sebep olan ilk kitap, William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" isimli kitabı olmuştu. Ardından yaptığım ufak çaplı bir araştırmayla kendimce bir distopya okuma listesi çıkardım. Bu listenin başında, distopik edebi eserlere büyük ölçüde fikir babalığı yapmış olan Zamyatin'in "Biz" isimli eseri ile başlamıştım.  Zamyatin'in "Biz" ini, George Orwell'in 1984 isimli unutulmaz eseri ve Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sı takip etmişti.

İtiraf etmek gerekirse, distopya okumaları, okuma listemde yer alan diğer kitaplardan daha zorlayıcı oldu benim için. Ama şuan gayet güzel bir yol katettiğimi ve bu türde azımsanmayacak bir birikim elde ettiğimi düşünüyorum. Evet, okunması zor ancak üzerinde düşünülerek okunulduğu taktirde dünya görünüşünüzün açısını genişleten, meselelere farklı boyutlardan bakabilmenizi sağlayan ve sayamayacağım birçok şeyi size kazandıran kitaplar bunlar.





"Mutluluk ve erdemin sırrıdır yapmak zorunda olduğumuz şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgıları sevdirmek."


*


Cesur Yeni Dünya'ya hoşgeldiniz! 

Burada insanlık daha sağlıklı, teknolojik açıdan daha gelişmiştir. Savaşlar, hastalıklar ve yoksulluk yok edilmiştir. Peki bunları sağlamak nasıl mümkün olabilir? Huxley geleceğin ütopik toplumunu kurarken ilk neşterini aile kavramı üzerine atar. Ona göre, toplumdaki istikrarı ve dengeyi bozan en önemli neden ailedir. Bu yüzden, Yeni Dünya'da çocuk üretimi kadınların ellerinden alınarak devletin kendi denetimine verilir.







Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi adı verilen yerlerde, Bokanovski yöntemiyle tek yumurtadan yüze yakın ikiz embriyo oluşturulur.  Bu merkezde üretilen insanların, sosyal sınıfları ve görevleri önceden belirlenmiştir. Her türlü hastalığa - hatta yaşlılığa karşı bile bağışıklıkları vardır. Yetiştirilen insanlar hiyerarşik bir sosyal kast sistemine dahildirler; Alfa-Artı entellektüellerden Epsilon-Eksi yarı moronlara kadar sıralanan hiyerarşik bir sosyal kast sistemi.





Henüz bir embriyo halindeyken başlayan ve çocukluklarında devam eden şartlandırmalara maruz kalırlar insanlar. Bu şartlandırmaların çoğu uykuda eğitim - Hyponopedia yöntemiyle gerçekleştirilir. Cinsellik çok küçük yaşta erotik oyunlarla teşvik edilir ve öğretilir. İnsanlar büyüdükleri zaman, herhangi bir problemden dolayı sıkıntıya düşerlerse bugünün uyuşturucusuna denk düşen soma dan alırlar ve tüm sıkıntılarından kurtulurlar.

Yeni Dünya'da yaşlılık da yoktur. İnsanlar görünüş olarak yaşlanmadan, yaklaşık olarak 60 yaş civarına geldiklerinde ölürler. Ölmenin korkulacak bir şey olmadığı da uykuda şartlandırma yöntemiyle çoktan öğretilmiştir, bu yüzden ölmek vakti geldiğinde son derece canlı, renkli, eğlenceli yerlere giderler ve soma alırlar. Ölünce de yakılır, açığa çıkan fosfor yine toplum yararına kullanılır.

Yeni Dünya'da yaşayanların çalışma saatleri dışında eğlence yöntemleri kısıtlıdır; bazı oyunlar ve duyusal filmler vardır. İstikrarı ve mutluluğu bozacak, geçmişi hatırlatacak, özellikle de insanları duygulandıracak ve düşünmeye zorlayacak her türlü kitap ve tüm güzel sanatlar yasaktır. Shakespeare bile!

Polis vardır ama baskı, işkence, kötü muamele gibi olumsuz hiçbir muamele yoktur. İnsan doğası gereği adrenaline ihtiyaç vardır ancak bunun da çözümü bulunmuştur: Yapay Şiddetli İhtiras. Bu kavram, korku ve şiddete eşdeğer bir uygulamadır ve düzenli olarak sisteme dahil edilir. Yan etkileri yoktur ancak yine de tüm sistemi aşıp sorun çıkaran bireyler ortaya çıkarsa polis gelir ve hızla soma gazı atarak duruma müdahale edilir!

Yeni Dünya'da hapishane de yoktur, buna ihtiyaç duyulmaz bile. Çünkü ilkel benlik her yönüyle kontrol altındadır. Bir şekilde kontrol dışına çıktığında ise, topluma zarar verecek evreye gelmeden bertaraf edilir. Örneğin, Yeni Dünya'daki düzenden memnun olmayan, kendi bireysel haklarının farkına varmış, bağımsız düşünmeye başlayan yani kısacası bir bireyin davranması gerektiği gibi davranan herkes toplanır ve adalara gönderilir. Bu adalardaki insanlar birbirleriyle diledikleri gibi yaşarlar ancak Yeni Dünya'ya müdahale edemezler.

*

Huxley'in Cesur Yeni Dünyası ve Günümüz

Kitabı okuyanların dikkatini en çok çeken kısımlardan biri de Yeni Dünya insanının sıkıntılardan kurtulmak için aldığı somadır muhakkak. Huxley'in Yeni Dünya'sında sıkıntılarıyla yüzleşmek ve onu çözümlemeye uğraşmak yerine çok daha kolay bir yöntem olan soma vardır. Yeni Dünya'daki insanlar soma içerler ve dertlerinden uzaklaşırlar. Peki bizim dünyamızın soma'sı neye karşılık gelebilir?

Kanaatimce bizim dünyamızın soması, televizyonlar, bilgisayarlar ve hatta akıllı telefonlar. Hayatımızdaki sıkıntıları görmemezlikten gelmek hatta yok saymak için televizyonlara, bilgisayarlara ve akıllı telefonlara mecburuz. Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sındaki somanın bizim dünyamızdaki versiyonu bunlar olsa gerek.

Kitapla ilgili benim değerlendirmelerim bunlardan ibaret. Tekrar altını çizmek isterim: okunması zor ancak üzerinde düşünülerek okunulduğu taktirde dünya görünüşünüzün açısını genişleten, meselelere farklı boyutlardan bakabilmenizi sağlayan türden bir kitap Cesur Yeni Dünya. Son olarak  kitaptaki karakterlerin isim kökenlerine değinmek isterim. Bu nokta, kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırma sayesinde edindiğim bir bilgiydi. Kitaptaki karakterler ve ilham alınan kişiler listesi oldukça dikkat çekici.

Bernard Marx - George Bernard Shaw ve Karl Marx
Lenina Crowne - Vladimir Lenin
Fanny Crowne - Fanya Kaplan (Lenin'i düzenlediği suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlanan kişi)
Polly Trotsky - Lev Troçki
Benito Hoover - Benito Mussolini ve Herbert Hoover
Helmholtz Watson - Herman von Helmholtz ve John B. Watson
Darwin Bonaparte - Napoleon Bonaparte ve Charles Darwin
Herbert Bakunin - Herbert Spencer ve Mikhail Bakunin
Mustapha Mond - Mustafa Kemal Atatürk ve Sir Alfred Mond
Primo Mellon - Miguel Primo de Rivera ve Andrew Melton
Sarajini Engels - Friedrich Engels ve Sarojini Naidu
Fifi Bradlaugh - Charles Bradlaugh
Joanna Diesel - Rudolf Diesel
Jean-Jeacques Habibullah - Jean-Jack Rousseau ve Habibullah Han

*

Önceki yazılarıma erişmek isterseniz;

William Golding'in   "Sineklerin Tanrısı"  isimli kitabına ait yorumum için buraya ,
Yevgeni Zamyatin'in   "Biz"  isimli kitabına ait yorumum için buraya 
George Orwell'in  "1984"   isimli kitabına ait yorumum için buraya tıklayabilirsiniz.

Bu kitabı listesine alanlara şimdiden keyifli okumalar,

Aşkla Kalın!


BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya