En İyi Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
En İyi Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2015 Perşembe

Kitap Kokusu: Onca Yoksulluk Varken


"Kapının önüne oturmuş, zamanın geçmesini bekliyordum, ama zaman her şeyden daha yaşlıdır, pek yavaş ilerler. İnsanlar acı çekince gözleri büyür, eskisinden daha anlamlı durur. Madam Rosa'nın gözleri gittikçe büyüyor, nedensiz övdüğünüz köpeklerinkine dönüyordu. Ta buralardan görüyordum bunu, oysa Panthieu sokağında, çok lüks mağazaların bulunduğu Champs-Elysee'ye yakın bir yerdeyim."



"Onca Yoksulluk Varken", Emile Ajar'a Fransa'nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri olan Goncourt Ödülü'nü kazandıran eseridir. Kitapta anlatılan olaylar, 1970'li yıllarda Fransa'da fahişelerin, transeksüellerin ve öteki konumuna itilerek toplumsal hayattan soyutlanmışların yaşadığı bir semtte geçer.

Tüm hikayeyi Momo'nun ağzından dinliyoruz. Momo, Madam Rosa ile birlikte, kendi gibi olan çocuklarla birlikte yaşıyor. Madam Rosa bir Yahudi. Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra Paris'te fahişelik yaparak hayatını kazanmış, yaşlandıktan sonra fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışan yaşlı ve hasta bir kadın kendisi.

Fransa'da fahişelerin doğum yapmasının yasak olduğu o dönemde, yanlışlıkla doğan çocuklara bakıcılık yapan Madam Rosa'nın yanındaki onlarca çocuk arasında kendisi için farklı olan sadece Momo.

Momo takma adıdır Muhammed'in. Henüz üç yaşındayken babası tarafından Madam Rosa'ya bırakılır. Oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre büyütülmesi istenir. Madam Rosa ile büyüme sürecindeki Momo'nun ilişkisi inanç ve kültür farklılığına rağmen arkadaşlığa, yoldaşlığa dönüşür. Aralarındaki farklı aidiyetler birlikte yaşamalarına, aynı çatı altında yaşamı paylaşmalarına engel olmaz.

Oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre büyütülmesini talep eden babaya verdiği sözü tutmak için elinden geleni yapar Madam Rosa. Onu bir Arap çocuğu olarak yetiştirir, Hamil Bey'e derse yollar ve İslam dininin gereklerini öğrenmesini sağlar.

Yahudi Madam Rosa ve Arap Momo arasında büyük bir sevgi bağı vardır. Gittikçe yaşlanan ve ölüme her geçen gün yaklaşan Madam Rosa'nın evindeki diğer tüm fahişe çocukları birer birer ayrılır. Momo Madam Rosa'yı yalnız bırakmaz. Her an onun yanında olmak ister.

Ancak bir gün babası çıkagelir Momo'nun. Momo kendisiyle ilgili ilk gerçek bilgiyi o anda öğrenir. Momo'nun babası, fahişe olan annesini öldürdüğü için hapse girmiştir ve para karşılığında oğlunu Madam Rosa'ya teslim etmiştir. On üç yıl sonra hapisten çıkan baba oğlunu geri almak istemektedir. Ancak ne Momo ne de Madam Rosa birbirlerinden ayrılmak istemez. Bu yüzden kurnazca bir oyun oynarlar babaya.

Hikayenin devamını elbette anlatmayacağım. Kitabı okumalısınız. Bu kitap Emile Ajar  adıyla çıktığında, bir eleştirmen şöyle demiş: "Bu kitabı ipekli kağıda sarıp ayağınıza kadar getirebilmek, onu neden okumanız ve sevmeniz gerektiğini size anlatabilmek isterdim."

Peki kimdir Emile Ajar?

Emile Ajar'ı tanıyabilmek için önce Romain Gary'i anlatmak gerekir.

 Döneminde "Fransız Edebiyatı'nın en büyük yazarı" olduğu iddia edilen Gary'nin, son zamanlarda artık tükenmiş, bir şey üretemez haline gelen kötü bir yazar olduğunu iddia eden eleştirmenler türemiştir.

Henüz ilk kitabıyla tüm Fransız Edebiyat çevresinin dikkatini çeken bir yazar olarak Emile Ajar ortaya çıkar. Kim olduğu bilinmeyen kayıp yazar Emile Ajar'dan "asıl ve asil yetenek abidesi" olarak bahsedilmeye başlanır. Romandan ziyade uzun bir hikayeyi andıran bu kitabın namı kısa süre içerisinde Fransa sınırlarını dahi aşar. Emile Ajar artık literatürün "kayıp yazar" ıdır.

Kendisinden çok daha yetenekli olduğu iddia edilen bu kayıp yazar hakkında fikri sorulur Romain Gary'ye. O da tevazuyu elden bırakmayarak "Değerli eleştirmenlerimizin takdiri bu yöndeyse, üzerine söz söylemek benim haddim değildir." demekle yetinir.

Böylelikle iki farklı kutuba ayrılır Fransız Edebiyat çevreleri. Bir yanda Romain Gary, diğer yanda Emile Ajar müritleri kıyasıya fikir çatışması yaşarlar. Tüm tartışmalar hararetini yitirmemişken dahası gerçekleşir. Romain Gary'nin layık görüldüğü Goncourt Ödülü, henüz ilk romanını çıkaran  kayıp yazar Emile Ajar'a verilmek istenir ancak ortada bir yazar yoktur, bulunamamaktadır. Emile Ajar ise avukatı aracılığıyla bu ödülü reddeder.

Emile Ajar, ilk romanı "Onca Yoksulluk Varken" (Orjinal adı La Vie Devant Soi) in bir yıl ardından Yalan Roman'ı yayınladığında, Romain Gary de kısa süre sonra çıkaracağı romanının çalışmalarını sürdürdüğünü açıklar. Emile Ajar'ın Yalan Roman'ının bir yıl sonrasında, Romain Gary "Kadının Işığı" adlı romanı ile yeniden gündeme yerleşmeyi başarır. Anlaşıldığı üzere iki yazar arasındaki düello bu şekilde devam eder -taa ki Romain Gary'nin intiharına kadar.

Romain Gary'nin intiharı tüm dünyada büyük bir yankı uyandırır. İntiharından hemen önce yazdığı intihar notundaki satırlar herkesi hayrete düşürür.

"Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın." cümlesiyle mektubuna son verirken, kayıp yazar olarak bilinen Emile Ajar'ın aslında kendisi olduğunu açıklar Romain Gary.

Böylelikle, her yazarın sadece bir kez alma hakkına sahip olduğu Goncourt Edebiyat Ödülü'nü iki kez elde eden yazar olma ünvanı ve ardında bıraktığı birbirinden güzel eserlerle edebiyat tarihindeki yerini alır.

Kitap hakkında; Momo, Madam Rosa ve ötekileştirilenleri temsil eden tüm hayali kahramanları yaratan Emile Ajar müstear adıyla Romain Gary hakkında söylenecek çok fazla şey var. Ancak hepsini buraya sığdırmam neredeyse imkansız.

Son olarak sinema kısmına değinip bitirelim. Kitap 1977 yılında Moshe Mizrahi'nin yönetmenliğinde beyazperdeye uyarlanmış, 1978 yılında ise "Yabancı Dalda En İyi Film Ödülü"ne layık görülmüş. Akıllara kazınan performansıyla Simone Signoret'i Madam Rosa, Samy Ben - Youb'u ise küçük Momo rolünde görüyoruz filmde.

"Tembellik etmeyin, filmi izleyecekseniz de önce kitabı okuyun" uyarısını da yaptıktan sonra bu uzun yazıma nihayet son noktayı koyuyorum.

Kitabı okuma listesine alan herkese şimdiden keyifli okumalar.

Aşkla Kalın!



19 Nisan 2015 Pazar

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları IV - Hayvan Çiftliği

 Bu aralar oldukça yoğun bir çalışma temposuyla geçiyor günlerim. Özellikle çocuklara uyguladığım testler, onların değerlendirilmesi, aile görüşmeleri iş yerindeki zamanımın tamamını kaplıyor. Önceleri, görüşmelerimin olmadığı zaman dilimlerini yazarak değerlendirebiliyordum ancak artık bu eskisi kadar mümkün görünmüyor. En azından Haziran'a kadar.

Bu yüzden eskisi kadar yoğunlaşamıyorum blogdaki yazılarıma. Bilhassa, okumuş olduğum kitaplara dair yazılarım için daha fazla konsantrasyona ve zamana ihtiyacım oluyor. Velhasılı, eskisi kadar sık kitap yazısı giremiyorum. Bloğumdaki bu kategoriyi ilgiyle takip ettiğini bildiğim bir çok takipçim var, bazılarından mailler de alıyorum. Özrümü buradan bir kez daha beyan etmek ve kendilerinden anlayış istirham etmek durumundayım.

Distopya okumalarım için hazırlamış olduğum listenin neredeyse tamamını okuyabilmeyi başardıktan sonra uzunca bir süre elime distopik roman almadım diyebilirim. Yanılmıyorsam en son Ray Bradbury'nin "Fahrenheit 451" ini okumuştum. Oysa blogdaki distopik kitap yazılarımın sonuncusu Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sı. Bu seriyi takip edenler için sıradaki kitap yazımın yine distopik okumalarımdan yer almasını uygun gördüm.

Beni George Orwell ile tanıştıran, dünyaca tanınan eseri 1984 olmuştu. Politikayla hiç ilgilenmiyor olmama rağmen, olaylara farklı bir perspektiften bakmak, bu tarz konularla ilgili düşünmek ve araştırma yapmak konusunda bana ivme kazandırmış oldu. Sonrasında farklı distopik kitaplar okusam da, yine en bilindik eserlerinden "Hayvan Çiftliği"ni okuma listeme almış, bir sonraki kitap siparişime hemen eklemiş ve arayı açmadan okumuştum.



Belki bir 1984 değil ancak okunması ve anlaşılması 1984 ten çok daha kolay olan bir kitap olduğu kanaatindeyim "Hayvan Çiftliği"nin. Zaten ön sözünde yer alan açıklamanın, kitabı okurken hangi perspektiften değerlendirmeniz gerektiği konusunda size büyük bir yardımı oluyor. 

Kitap, bir çiftlikte yaşayan hayvanların, kendilerini sömüren insanlara karşı başkaldırıp, çiftliğin yönetimini ele geçirmesini anlatıyor. En baştaki amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmak olan bu çiftlik hayvanlarının kurduğu düzende, aralarındaki en akıllı hayvan olarak düşünülen domuzların yönetimi ele geçirmesiyle başlayan ve sonu felaketle biten öyküsünü okurken, bu hayvanların aslında -ve ne yazık ki- insanlardan daha totaliter, daha acımasız bir diktatörlük kurduğunu görüyorsunuz.

Önsözdeki açıklamalarla birlikte bilinen göndermeler gösteriyor ki, 1940'ların sosyalizmine yergi niteliği taşıyan bu kitapta Orwell açık bir şekilde Rus Sosyalist Devrimi'ni ve yönetimi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren Stalin rejimini hedef almıştır. Bu yüzden, romandaki lider domuzun Stalin'i simgelediği çok açık bir şekilde görülüyor. 

Orwell'in ilk okuduğum kitabı 1984 ile son okuduğum kitabı Hayvan Çiftliği'ni mukayese edince ister istemez dikkatimi çeken bir nokta oldu. Tarihsel olarak, Hayvan Çiftliği'nin 1984'ten önce yazıldığını düşününce, bu romanın George Orwell'e 1984'ü yazarken zemin oluşturduğu kanaatindeyim. Çünkü Hayvan Çiftliği'ndeki domuzlar, diğer hayvanların hatırlamış olduklarının yanlış şeyler olduğuna onları inandırarak geçmişe dair bilinenleri unutturma politikası güdüyorlardı. 1984'te ise bu fikir, daha keskin ve net bir tavırla sunulmuş George Orwell tarafından. 1984'te geçmişi değiştirme fikri bir teşkilat tarafından yürütülmeydi. 

Hayvan Çiftliği'ni okurken -1984'te de olduğu gibi- insan doğası ve yönetim iradesi üzerine, yazıldığı zamanı aşan örneklemelere yer verilmiş sıkça. Günümüzdeki yönetimlerin uyguladıkları politikalar göz önünde bulundurulduğunda, - apolitik denilebilecek kadar politikaya karşı ilgisiz biri olan benim bile farkedebildiğim - insanda şaşkınlık uyandıran benzerlikler göze çarpıyor. 

Mesela, yönetimdeki lideri pohpohlayan, şakşakçı kitleler oluşturma politikası kitapta koyunlar üzerinden betimlenmiş. Söz konusu koyunlar; eleştirmeyen, düşünmeyen varlıklar ve ne zaman ortam hararetlense ve halk yönetimi eleştirmeye yeltense -bilinçli ya da bilinçsiz- yani sorgulamadan cahilce şakşaklayan ya da bilinçli olarak bu politikaya müdahil olan, asılsız konuları gündeme taşıyarak spekülasyon yaratan, bunu yaparken de asıl tartışılması gereken meselelerin her daim hasıraltı edilmesine destek veren ya da zemin hazırlayan kişilerin varlıklar aslında.




"Bütün hayvanlar eşittir" le başlayan bir başkaldırının "Bütün hayvanlar eşittir ancak bazı hayvanlar daha eşittir" noktasına ulaşması arasındaki süreci, sistemler eleştirisiyle allegorik ve metaforik bir şekilde anlatan bu kitabı bence herkes okumalı. 

Bizleri kendi masallarıyla uyutmak isteyen, kendi çıkarlarını bizim çıkarlarımız gibi bize yutturmaya çalışanlara karşı uyanık olmak ve asıl gözler önüne serilmesi gerekenleri hasıraltı edenlere fırsat vermemek için okumak zorundayız. Belki dünya daha iyi bir yer olmayacak ancak yine de koyun olup, masal dinlemekten yeğdir.

Acaba bunun için mi Orwell, alt başlığında "Bir Peri Masalı" demişti kitabı için?

Yorumu okuyanlara bırakıyorum.

Aşkla Kalın!

Not: George Orwell'in 1984 isimli romanıyla ilgili yazıma buradan, diğer tüm distopya okumalarıma ise buradan ulaşabilirsiniz.











23 Şubat 2015 Pazartesi

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları III - Cesur Yeni Dünya



 Önceki yazılarımı takip edenlerin hatırlayacağı üzere, karşı-ütopya okumalarına başlamama sebep olan ilk kitap, William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" isimli kitabı olmuştu. Ardından yaptığım ufak çaplı bir araştırmayla kendimce bir distopya okuma listesi çıkardım. Bu listenin başında, distopik edebi eserlere büyük ölçüde fikir babalığı yapmış olan Zamyatin'in "Biz" isimli eseri ile başlamıştım.  Zamyatin'in "Biz" ini, George Orwell'in 1984 isimli unutulmaz eseri ve Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sı takip etmişti.

İtiraf etmek gerekirse, distopya okumaları, okuma listemde yer alan diğer kitaplardan daha zorlayıcı oldu benim için. Ama şuan gayet güzel bir yol katettiğimi ve bu türde azımsanmayacak bir birikim elde ettiğimi düşünüyorum. Evet, okunması zor ancak üzerinde düşünülerek okunulduğu taktirde dünya görünüşünüzün açısını genişleten, meselelere farklı boyutlardan bakabilmenizi sağlayan ve sayamayacağım birçok şeyi size kazandıran kitaplar bunlar.





"Mutluluk ve erdemin sırrıdır yapmak zorunda olduğumuz şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgıları sevdirmek."


*


Cesur Yeni Dünya'ya hoşgeldiniz! 

Burada insanlık daha sağlıklı, teknolojik açıdan daha gelişmiştir. Savaşlar, hastalıklar ve yoksulluk yok edilmiştir. Peki bunları sağlamak nasıl mümkün olabilir? Huxley geleceğin ütopik toplumunu kurarken ilk neşterini aile kavramı üzerine atar. Ona göre, toplumdaki istikrarı ve dengeyi bozan en önemli neden ailedir. Bu yüzden, Yeni Dünya'da çocuk üretimi kadınların ellerinden alınarak devletin kendi denetimine verilir.







Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi adı verilen yerlerde, Bokanovski yöntemiyle tek yumurtadan yüze yakın ikiz embriyo oluşturulur.  Bu merkezde üretilen insanların, sosyal sınıfları ve görevleri önceden belirlenmiştir. Her türlü hastalığa - hatta yaşlılığa karşı bile bağışıklıkları vardır. Yetiştirilen insanlar hiyerarşik bir sosyal kast sistemine dahildirler; Alfa-Artı entellektüellerden Epsilon-Eksi yarı moronlara kadar sıralanan hiyerarşik bir sosyal kast sistemi.





Henüz bir embriyo halindeyken başlayan ve çocukluklarında devam eden şartlandırmalara maruz kalırlar insanlar. Bu şartlandırmaların çoğu uykuda eğitim - Hyponopedia yöntemiyle gerçekleştirilir. Cinsellik çok küçük yaşta erotik oyunlarla teşvik edilir ve öğretilir. İnsanlar büyüdükleri zaman, herhangi bir problemden dolayı sıkıntıya düşerlerse bugünün uyuşturucusuna denk düşen soma dan alırlar ve tüm sıkıntılarından kurtulurlar.

Yeni Dünya'da yaşlılık da yoktur. İnsanlar görünüş olarak yaşlanmadan, yaklaşık olarak 60 yaş civarına geldiklerinde ölürler. Ölmenin korkulacak bir şey olmadığı da uykuda şartlandırma yöntemiyle çoktan öğretilmiştir, bu yüzden ölmek vakti geldiğinde son derece canlı, renkli, eğlenceli yerlere giderler ve soma alırlar. Ölünce de yakılır, açığa çıkan fosfor yine toplum yararına kullanılır.

Yeni Dünya'da yaşayanların çalışma saatleri dışında eğlence yöntemleri kısıtlıdır; bazı oyunlar ve duyusal filmler vardır. İstikrarı ve mutluluğu bozacak, geçmişi hatırlatacak, özellikle de insanları duygulandıracak ve düşünmeye zorlayacak her türlü kitap ve tüm güzel sanatlar yasaktır. Shakespeare bile!

Polis vardır ama baskı, işkence, kötü muamele gibi olumsuz hiçbir muamele yoktur. İnsan doğası gereği adrenaline ihtiyaç vardır ancak bunun da çözümü bulunmuştur: Yapay Şiddetli İhtiras. Bu kavram, korku ve şiddete eşdeğer bir uygulamadır ve düzenli olarak sisteme dahil edilir. Yan etkileri yoktur ancak yine de tüm sistemi aşıp sorun çıkaran bireyler ortaya çıkarsa polis gelir ve hızla soma gazı atarak duruma müdahale edilir!

Yeni Dünya'da hapishane de yoktur, buna ihtiyaç duyulmaz bile. Çünkü ilkel benlik her yönüyle kontrol altındadır. Bir şekilde kontrol dışına çıktığında ise, topluma zarar verecek evreye gelmeden bertaraf edilir. Örneğin, Yeni Dünya'daki düzenden memnun olmayan, kendi bireysel haklarının farkına varmış, bağımsız düşünmeye başlayan yani kısacası bir bireyin davranması gerektiği gibi davranan herkes toplanır ve adalara gönderilir. Bu adalardaki insanlar birbirleriyle diledikleri gibi yaşarlar ancak Yeni Dünya'ya müdahale edemezler.

*

Huxley'in Cesur Yeni Dünyası ve Günümüz

Kitabı okuyanların dikkatini en çok çeken kısımlardan biri de Yeni Dünya insanının sıkıntılardan kurtulmak için aldığı somadır muhakkak. Huxley'in Yeni Dünya'sında sıkıntılarıyla yüzleşmek ve onu çözümlemeye uğraşmak yerine çok daha kolay bir yöntem olan soma vardır. Yeni Dünya'daki insanlar soma içerler ve dertlerinden uzaklaşırlar. Peki bizim dünyamızın soma'sı neye karşılık gelebilir?

Kanaatimce bizim dünyamızın soması, televizyonlar, bilgisayarlar ve hatta akıllı telefonlar. Hayatımızdaki sıkıntıları görmemezlikten gelmek hatta yok saymak için televizyonlara, bilgisayarlara ve akıllı telefonlara mecburuz. Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sındaki somanın bizim dünyamızdaki versiyonu bunlar olsa gerek.

Kitapla ilgili benim değerlendirmelerim bunlardan ibaret. Tekrar altını çizmek isterim: okunması zor ancak üzerinde düşünülerek okunulduğu taktirde dünya görünüşünüzün açısını genişleten, meselelere farklı boyutlardan bakabilmenizi sağlayan türden bir kitap Cesur Yeni Dünya. Son olarak  kitaptaki karakterlerin isim kökenlerine değinmek isterim. Bu nokta, kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırma sayesinde edindiğim bir bilgiydi. Kitaptaki karakterler ve ilham alınan kişiler listesi oldukça dikkat çekici.

Bernard Marx - George Bernard Shaw ve Karl Marx
Lenina Crowne - Vladimir Lenin
Fanny Crowne - Fanya Kaplan (Lenin'i düzenlediği suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlanan kişi)
Polly Trotsky - Lev Troçki
Benito Hoover - Benito Mussolini ve Herbert Hoover
Helmholtz Watson - Herman von Helmholtz ve John B. Watson
Darwin Bonaparte - Napoleon Bonaparte ve Charles Darwin
Herbert Bakunin - Herbert Spencer ve Mikhail Bakunin
Mustapha Mond - Mustafa Kemal Atatürk ve Sir Alfred Mond
Primo Mellon - Miguel Primo de Rivera ve Andrew Melton
Sarajini Engels - Friedrich Engels ve Sarojini Naidu
Fifi Bradlaugh - Charles Bradlaugh
Joanna Diesel - Rudolf Diesel
Jean-Jeacques Habibullah - Jean-Jack Rousseau ve Habibullah Han

*

Önceki yazılarıma erişmek isterseniz;

William Golding'in   "Sineklerin Tanrısı"  isimli kitabına ait yorumum için buraya ,
Yevgeni Zamyatin'in   "Biz"  isimli kitabına ait yorumum için buraya 
George Orwell'in  "1984"   isimli kitabına ait yorumum için buraya tıklayabilirsiniz.

Bu kitabı listesine alanlara şimdiden keyifli okumalar,

Aşkla Kalın!


24 Ocak 2015 Cumartesi

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları II - 1984



Öyle bir kitap düşünün ki, kaleme alındığı tarihten yıllarca sonrasında bile çağa ayak uydurabiliyor. Dahası, ileriye dönük birçok öngörüyü içerisinde barındırabiliyor. Yazıldığı çağdan sonraki zamanları etkiliyor. İçinde yer alan kavramlar elli yıl sonrasının güncel diline yerleşmiş kelimeler halini alabiliyor.

George Orwell'in 1984 isimli romanından bahsediyorum. Her satırını okurken hayretler içerisinde kaldığım, dünyanın şuan içinde bulunduğu sosyopolitik durumunu baz aldığımda nasıl bu kadar net öngörülere sahip olduğunu düşündüğüm ve okurken kalemi elimden bırakamadığım bir kitap oldu bu roman. 

Aslına bakılırsa ne sosyolojik kuramlara, ne ideolojik bilgilere ne de dünya politikasına vakıfımdır. Ama bu kitabı okumak ve neden bahsettiğini anlamak için bu tarz entellektüel birikimlerinizin olmasına gerek yok. Okurken, kitaptaki kurgu ve şuan dünyada ve özellikle ülkemizde olup bitenleri kıyaslayınca ister istemez anlamlı bir ilişki kuruyorsunuz zihninizde.

1984'ü dört kelimeyle ifade edebilirim: "Kafa karıştırıcı" ve "Zihin açıcı".  Kitabın, o dönemki Stalin rejimine bir başkaldırı niteliği taşıdığını düşününce; yaşadığı dönemle uyuşmasa bile kitabın geleceğe açılan bir pencere niteliği taşıdığını düşünmeye başlıyor insan. Bugüne kadar anlamlandıramadığı ama altında yatan sebepleri sezinlediği gerçekler sanki üzerindeki sis perdesi kalkmışçasına görmeye başlıyor. 





Yazar olmayı düşünen bir kız kardeşim var. "Ee tamam da bu kitapla kardeşinin yazar olması arasındaki ilişki nedir? Hem bizi ne ilgilendirir?" diyorsanız hemen cevaplamak isterim ancak anlamak için sabırla sonuna kadar okumalısınız.

 Henüz 14 yaşındaki kız kardeşim yaklaşık bir buçuk yıldan beri hikayeler yazıyor. Tabii en başlarda çekindiği için yazdıklarını bize okutmuyordu. Dün gece uyuma faslına geçmeden hemen önce her zamanki uyku öncesi sohbetimizi yaparken, konu dönüp dolaşıp onun yazarlık deneyimine geldi. "Eee" dedim "Nasıl gidiyor bakalım yazarlık?"   Bana bir uygulamadan bahsetti. Adını yanlış yazıyorumdur muhtemelen, en fazla bir ya da iki kez duydum whatpet gibi bir okunuşu vardı galiba. Burada anonim yazarlar kendi yazdıklarını paylaşabiliyor ve birbirini takip edip, okudukları hikayelere yorumlarda bulunabiliyorlarmış. 

Kız kardeşim de bu sitede yazılarını paylaştığını, elliye yakın takipçi edindiğini ancak çok daha popüler anonim yazarlar olduğunu söyledi. Birkaç milyon takipçisi olan bir kızın profilini gösterdi bana, epey popülermiş. Gençlik edebiyatı tarzında yazılar yazmış ancak dikkatimi çeken şey yazdıklarının edebi nitelik taşımamasından daha ziyade sık kullanmayı tercih ettiği argo ifadeler oldu. Kız kardeşimin söylediğine göre, bu tarz ifadelere yer vermek o kişinin ne kadar "cool" olduğunu gösteriyormuş. 

Bu mevzu üzerinde biraz konuşma ihtiyacı duydum ve kardeşime kendini güzel ifade becerisi edinme ve bunu yazıya dökebilme konusunda özgünlüğünü zamanla bulacağını anlattım.  Edebiyat kelimesinin "edep" kelimesinden türetildiğini, iyi bir edebiyatçı olmak istiyorsa önce edebin gerektirdiği usül ve erkana uygun yazması gerektiğini ve en önemlisi de  kitap okumanın yazar olmak isteyenler için çok çok daha önemli olduğunu, bu yüzden daha fazla okuması gerektiğini anlattım. Konudan konuya atlarken, bana edebiyat öğretmeninin verdiği bir ödevden bahsetti. Kız kardeşimin öğretmeni, sınıfa ödev olarak Reşat Nuri Güntekin'in "Acımak" isimli kitabını vermiş ve sınavda da bu kitaptan sorumlu tutmuş. Kız kardeşimin ifadesi aynen şu şekilde "Okurken anlamadığım o kadar çok kelime oldu ki, kaç kere başa döndüğümü hatırlamıyorum".

Ben niye bu konuya değindim? (Bu blogun yazarını artık tanıdınız. Birşey anlatacaksa okuyucuyu kendi zihninin içinde yolculuğa çıkarmayı seviyor. Zira zihnimin içi de konudan konuya atlıyor.)  Kız kardeşimin hikayesini paylaşmamdaki asıl neden 1984'ün temel temalarından biriyle kardeşimin hikayesi arasında kurduğum ilişkidir.

Kitabı okuyanlarınızın hemen hatırlayacağı üzere, "yeni söylem" ifadesi sıkça karşımıza çıkar satırlar arasında. Burada bahsedilen, eski dilde kökten değişiklikler yaparak insanların geçmişle bağıntısını koparmaktır. Yeni söylem kurulu, dünyanın en küçük ve en hacimsiz sözlüğünü hazırlamakla mükelleftir. Düşünmek yasaktır (düşünce suçu kavramı günümüzde de kullanılagelen bir kavram olmayı başarmıştır.) 

Şimdi, kitabın edebi niteliğini tamamen bir yana bırakırsak ve kitabın kurgusundaki ana temalardan biri olan bu "yeni söylem" ifadesinin üzerine azıcık kafa yorarsak; günümüzde de benzer bir gidişata doğru yol alındığını söylemek sizce çok mu zor? Bırakın bundan yüz yıl öncesindeki Divan Edebiyatı'nı, Tanzimat Dönemi yazar ve şairlerini okumayı ve anlamayı, çeyrek asır öncesinin ünlü yazarlarını; bir Reşat Nuri Güntekin'i, bir Ahmet Hamdi Tanpınar'ı ve dahasını okuyamayan, okumaya çalışsa da anlayamayan; hiç okumayan ve kitabın varlığından dizileştirildikten sonra haberdar olan, ve hatta diziden sonra dizinin kitabı çıkarıldığını sanan bir nesil yetişiyor.

Düşünmenin yöntemi dil iledir. Öyleyse düşünmesini istemediğiniz bir toplumun dilini yok etmelisiniz. Toplumsal bellek dil ile imha edilir.

Bilmem ki anlatabildim mi derdimi...




Bir de filmi var kitabımızın. 

Yönetmenliğini Michael Radfor'un; başrolleri John Hurt, Rizhard Burton, John Hughes ve Annie Lennox'un üstlendiği bu yapımı kitabı okuduktan hemen sonra izledim. Sinemanın o tarihteki imkanlarını düşünerek, filmden beklentilerimizi minimumda tutsak da yine de izlenilmesi gereken yapımlardan olduğu düşüncesindeyim.

Kitabı okumak yerine filmini izlemeyi tercih edenlerden olmayın ve kitabı mutlaka okuyun efendim.

Okuma listesine bu kült eseri not eden herkese şimdiden keyifli okumalar. Sizi biraz zorlayabilir ancak okunması gereken bir edebiyat kültü olduğunu unutmayın ve sonuna kadar okuyun!

Hadi bir de şunu söyleyip öyle bitireyim bari:


Big Brother is watching you!




23 Ocak 2015 Cuma

2015 Kitap Okuma Listem

Çevremdeki birçok insanın benden kitap tavsiyesi istemesi üzerine kendi okuma listemi daha sistematik bir şekilde oluşturmaya, okuduklarımı ve okumayı düşündüklerimi not almaya başlamıştım geçtiğimiz sene. Böylelikle bir liste olacaktı elimde.  2014 ün sonlarına doğru hazırlıklarına başladığım bu listeyi dün itibariyle bitirebildiğime göre bloğumda paylaşmanın vakti geldi. 

 Listeyi hazırlarken, madde başlıkları konusunda internette yer alan listelerden faydalandım. Her madde için, bugüne kadar okunacaklar listesine ismini kaydettiğim yazar ve eser isimlerini uygun maddelere yerleştirmeye çalıştım.

Böylelikle yıl boyunca okuyacağım kitapları sistematik bir liste haline getirme işini halletmiş oldum. (Aşk romanları ve türevi pembe kitapları bu listeye dahil etmedim.) Listedeki kitapları kendimce bir sıralamaya sokarak okumaya başladım. Listedeki adı geçen eserleri bitiremezsem bir sonraki senenin kitap okuma listesine de ekleyebilirim.

Not: Bu listedeki kitaplar tamamen benim edebi zevkimi yansıtan seçkilerdir.






Mektuplardan oluşan bir kitap:
 Milena'ya Mektuplar - Franz Kafka 

Anı türünde bir kitap:
Kemal Hadi Gel, Bir Kahve İçelim - Gül Sunal
Gönlümdekiler ve Ötekiler, Unutamadıklarım Hatıralar Işığında Cumhuriyet Tarihi Okumaları - I - Yavuz Bülent Bakiler

Bilim kurgu / Distopya türü kitap:

Hayvan Mezarlığı - George Orwell
Fahrenheit 451 - Ray BradBury
Kedi Beşiği - Kurt Vonnegut
Dava - Franz Kafka

Felsefe türünde bir kitap:
 Çürümenin Kitabı - Emil Michel Cioran

Şiir kitabı:
Sevda Sözleri, Üvercinka - Cemal Süreya

Tarihi kurgu türünde kitap:
Dünyanın İlk Günü, Son Sefarad &; Son İmparatorluk II- Beyazıt Akman 
Korkma İnsancık Korkma - Turgut Özakman

İsminde kış mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların kış mevsiminde geçtiği kitap:
     Bahar Karları - Yukio Mişima
Kış Bahçesi - Kristin Hannah

Yasaklanmış bir kitap:
       Biz - Yevgeny Zamyatin
Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

Yayınlanmış tek bir romanı olan yazarın o romanı:
Bülbülü Öldürmek - Harper Lee
Doktor Jivago - Boris Pasternak
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok  - Erich M. Remarque

20. yy'da Nobel Ödülü kazanmış kitap:
Açlık - Knut Hamsun
Çanlar Kimin İçin Çalıyor - Ernest Hemingway
Yabancı - Albert Camus
Saray Gezisi, Şevk Sarayı, Şeker Sokağı - Necip Mahfuz

Beyaz Perdeye uyarlanmış kitap:
        Doktor Jivago - Boris Pasternak

Goodreads'in "Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap" listesinden kitap(listeye buradan ulaşabilirsiniz) :
Kör Baykuş - Sadık Hidayet
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - İtalo Calvino

Bir Türk diğeri yabancı yazardan bir öykü kitabı:
Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri
Satranç - Stefan Zweig

Şimdiye kadar hiçbir kitabını okumadığım Türk yazarlardan
Beni Sorarsan - Gülten Akın 
Başucumda Müzik - Kürşat Başar
Olduğu Kadar Güzeldik, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde - Mahir Ünal Eriş
 Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar
Posta Kutusundaki Mızıka - Ali Ural
Serenad, Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli

Pulitzer, Man Booker, Goncourt, Nebula ya da Hugo Edebiyat Ödülünü kazanmış ya da aday gösterilmiş yazarlardan kitaplar:
Tüm Hastalıkların Şahı - Siddhartha Mukherjee
 Körlük, Görmek, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş -  Jose Saramago

Doğu Edebiyatından üç yazar:
Gönülsüz Köktendinci - Mohsin Hamid
Semerkant, Doğunun Limanları, Afrikalı Leo - Amin Maalouf
 A'mak-ı Hayal - Filibeli Ahmet Hilmi

Bir Türk yazardan üçleme:
       Fi, Çi, Pi - Akilah Azra Kohen

Gitmek istediğim ülkede geçen bir kitap:
       Venedik'te Ölüm - Thomas Mann

Çocuk kitabı:
       Küçük Prens - Antoine De Saint Exupery
     Küçük Kara Balık - Samed Behrengi

Diğer
Kelebek - Henri Charriere
Şibumi - Trevanian 
Gülün Adı - Umberto Eco
Çöl Çiçeği - Waris Dirie
Acı Çikolata - Laura Esquivel
Onca Yoksulluk Varken - Emile Ajar (Romain Gary)

600 sayfadan fazla, kalın bir kitap:
       Empati - Adam Fawer




10 Aralık 2014 Çarşamba

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları I - Biz

Geçtiğimiz aylarda okuyup, yorumunu burada paylaşmış olduğum "Sineklerin Tanrısı" nın üzerimdeki tesiri öylesine kuvvetliydi ki, kitabı bitirdikten sonra, karşı ütopyalarla ilgili derin bir araştırma içerinde bulmuştum kendimi. Kendimce okunması gerektiğini düşündüğüm temel distopyaları tespit ederek, internette yer alan tavsiyeleri de göz önüne alacak bir okuma listesi yapmıştım.

"Distopya Okumaları" başlığında yazdığım yazıları okuyacaklar için altını çizmek istediğim bir husus var. Gündelik hayatın sıradan konularını okumaya alışık olan bir okuyucuysanız, bu tür kitaplar size bir miktar ağır gelebilir. Bu tür kitaplar içinde olağan kurgular, entrikalar ve dram/romantizm barındırmadığı için okurken kolayca sıkılabilir, kitabın sonunu getiremeyebilirsiniz. Velhasılı okunması da sindirilmesi de zordur bu kitapları. Neden mi? Çünkü sizin toplumsal meselelere bakış açınızı kökten değiştirir, bazen var olan düzeni sorgulatır, bazense anlatılan şeylere bir hayli kafa yormaktan dolayı sinirlerinizi yıpratır.


Bu kısmı da hallettiğimize göre gelelim asıl mevzumuza:
 İnstagramdan takip eden arkadaşların da hemen hatırlayacağı üzere, distopya okumalarıma ilk önce Yevgeni Zamyatin'in "Biz" adlı romanı ile başladım. Açıkça söylemek gerekirse, "Sineklerin Tanrısı" nı okuduktan sonra distopyalara Zamyatin'le devam etmek bana öncesinde biraz ağır geldi. En başlarda epey zorlandım, kitaba adapte olmam kitabın neredeyse 1/3üne tekabül etti diyebilirim.

Peki okuduktan sonraki netice nedir diye sorarsanız, muhakkak benim yaptığım gibi yapıp distopya okumalarınızın en başına Zamyatin'in "Biz"i yerleştirin derin.  Zira 1984, Cesur Yeni Dünya ve dahasının ana esin kaynağının bu kitap olduğunu göreceksiniz. 

Kendisinden sonra George Orwell, Aldous Huxley, Rad Bradbury ve Kurt Vonnegut gibi isimleri ana esin kaynağıdır "Biz" ancak içlerinde bu esinlenmeyi inkar etmeden gururla savunan sadece George Orwell ve Kurt Vonnegut olmuştur. Kurt Vonnegut bir söyleşide, 'Otomatik Piyano'yu yazarken olay örgüsünü gururla Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'sından ödünç aldım, o da zaten gururla Yevgeni Zamyatin'in 'Biz' inden ödünç almıştı." demiştir. Aslında bu ilhamı farkeden ilk kişi Vonnegut değildir zira George Orwell, Aldous Huxley için "Biz"den etkilenerek "Cesur Yeni Dünya"yı yazmış olacağı yönünde bir iddiada bulunsa da, A. Huxley bunu reddederek, kitabı yazarken Zamyatin'in "Biz" adlı kitabından haberdar olmadığını belirtmiştir.

Zamyatin'in "Biz" romanını okuyup da diğer yazarların bu romandan etkilendiğini inkar etmek abesle iştigal olur. Özellikle 1984'ün içlerinde 'Biz' e en benzer roman olduğunu söyleyebilirim. Zaten George Orwell da, kendi kitabı 1984 yayınlanmadan tam 3 yıl önce yani 1946'da  Tribune adlı bir dergide yayınlanan  "Biz" romanı ile ilgili  inceleme yazısında, Zamyatin'in romanında insanların cam mekanlarda yaşamasını televizyonun icatından önce yazılmasına bağlar ve sıra kendi romanını yazmaya gelince de, bu noktayı hem ses hem de görüntü kaydeden tele-ekran kurgusuyla ekler romanına.

Peki ne anlatmış Zamyatin, bir de ona değinelim:  Genel olarak romanın kurgusu, 26. yüzyılda geçiyor. Gelişen toplumun ve ilerleyen bilimin aksine; nsanın, doğadan ve kendi benliğinden koparıldığı, kendilik bilincinden sıyrılarak "Biz" haline getirilerek, toplumun sıradan bir parçası halini alışı anlatılıyor romanda. İnsanlara isimleri yerine son derece gelişmiş olan matematikten yararlanılarak birer sayı veriliyor ve böyle tanımlanıyor. Bu insanlar tamamen saydam cam duvarlar arasında yaşıyor ve her anları sistem tarafından kontrol ediliyor ve sadece çiftleşmek istediklerinde yaşadıkları cam duvarlardaki perdeleri çekmelerine müsade ediliyor. Konu itibariyle oldukça ilgi çekici öyle değil mi?

Zamyatin'in İthaki Yayınları tarafından edebiyat dünyasına kazandırılan bu unutulmaz romanın Rusça aslından Türkçe'ye ilk kez çevirilmiş olduğunu ve muhakkak okunması gereken 1001 kitap listesi arasında yer aldığını da belirterek Zamyatin-vari bir şekilde bitirelim bu postu: 

"Ben yürümenin, marş adımı atmanın ötesine geçip uçabilenler için yazdım."



Kitaplarla ilgili yorumlarımı sıcağı sıcağına instagramdan paylaşıyorum. Oranın güzelliği ivedi paylaşımlar yapabilmek. Okumak isteyenler ya da henüz ne okumak istediğine karar verememiş olanlar için aydınlatıcı olur düşüncesiyle başladığım ve bitirdiğim her kitap için bir paylaşımda bulunmaya gayret sarfediyorum. İnstagramdan paylaşmış olduklarımı siz de takip etmek isterseniz, hesabım Yeniler Kendini Hayat

Okuma listesine 'Biz' i alacaklara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.

Aşkla kalın!

2 Aralık 2014 Salı

Kitap Kokusu - Beni Bulun



Hikayenin kurgudan ibaret olduğunu bildiğim bir kitap hakkında yazmak meğer ne kolaymış. Bir kitabı okuyup da, içinde yazılmış olanların, yazarın kafasında tasarladığı bir hikayeden ibaret olmasını dilemek ne demekmiş, bu kitapla daha iyi anladım. Okurken hem çok zorlandım, hem de bir an olsun bırakamadım. Okuduklarımın gerçek ve aynı dünyada yaşadığım bir kadının başına gelmiş olabileceğini düşünmek insan psikolojisini harap ediyor gerçekten.




"Beni Bulun", 2002 yılında Ariel Castro adında bir okul servis şoförü tarafından kaçırılarak 11 yıl boyunca taciz, tecavüz ve işkenceye maruz bırakılan Michelle Knight'ın kendi kaleminden olayları okuyucularına aktardığı romanının adı. 11 yıl boyunca, sadece korku filmlerinde görmeye alışık olduğumuz şeylerin birilerinin başına geldiğini görmek insanı dehşete sürüklüyor. Keşke yaşadıklarını anlattıkları şeyler hiç gerçekleşmemiş olsaydı diye içimden yüzlerce kez geçirdim ancak bilinen bir gerçek var ki, dünya üzerinde binlerce kadın Michelle Knight'ın yaşadıklarını yaşıyor.


Aslına bakılırsa, Michelle Knight'ın başına gelenler sadece kendi yaşadıklarından ibaret değil. 2003 yılında Amanda Berry, 2004 yılındaysa Gina Dejesus'u da aynı şekilde kaçırarak tutsak eden Ariel Castro, Michelle Knight'a yaptığı aynı taciz, tecavüz ve işkenceleri bu iki kadına da uyguladı. Defalarca hamile kalıp, bu cani adam tarafından düşük yapılmaya zorlanıldı. Bir insanın, insan gibi yaşaması için ne gerekiyorsa hepsinden mahrum bırakıldı. Ve içlerinden biri, böylesine rezil bir koşulda anne olmaya zorlandı. Tutsak edilmiş 3 kadın ve böylesi rezil bir dünyaya ve böylesi aşağılık bir babaya sahip olarak hayata merhaba diyen bir bebek... Düşünebiliyor musunuz?

Yaşanan tüm olayların Michelle Knight'ın kendisi tarafından anlatılıyor olması, olayların yaşandığı eve ve kendine ait resimlerin bulunması kitabı gerçekten eşsiz kılıyor. Biyografi okurken en çok zevk aldığım nokta budur. Okuduğumu zihnimde canlandırmamı sağlayacak gerçek kanıtlar! İnanın bunların yaşandığı evi zihnimde canlandırdıktan ve sonrasında canlandırdığım şeylerin gerçek hallerini kitaba eklenen resimler içinde gördükten sonra aslında Michelle Knight'ın ve diğer 2 kadının yaşadığı travmayı biraz daha iyi idrak edebildim.

Amanda-Gina-Michelle
  Kitabı okuduktan sonra böylesi bir hadiseden neden hiç haberim olmadı diye hayıflandım ve bahsi geçen olayı araştırmaya başladım. Michelle Knight ve diğer ikisi... Bu 3 kadına hayatları boyunca unutamayacakları ve izleri hiçbir zaman silinmeyecek bir geçmiş bırakan o boynu koparılası Ariel Castro denilen adi ruh hastası herifi... Adamın ahvali ile ilgili bilgiyi burada vermek istemiyorum. Kitapla ilgili çok detay vermeyi sevmediğim için bu yazıyı da bu şekilde bitirmek en doğrusu sanırım. Dediğim gibi, ilk defa bir kitabı analiz ederken zorlandığımı hissettim... 

 
Okuduklarım keşke kurgudan ibaret olsaydı diyorum her aklıma geldiğinde ama biliyorum ki böyle değil. Mahremiyet eğitimi, dış dünyayla kuracakları iletişimin niteliği ve niceliği konusunda çocuklarını özenle eğitmeleri ve bu tür istismar meselelerine karşı daha bilinçli olmaları yönünde ailelere ciddi bir ikaz niteliği taşıyan bu kitabı belki de en başta aileler okumalı. "Bizim başımıza gelmez" sanrıları sizi yanıltmasın lütfen, inanın öyle bir devirdeyiz ki kimin ruh sağlığı yerinde kimin değil ayırt edemiyorsunuz. Tecrübeyle de sabittir ki -güya yüksek bilmem ne ünvanı almış birileri kafasında kurduğu hülyaya saplantılı bir şekilde inanmış, kişilik bozukluğu sergileyen bir ruh hastası haline gelebiliyor ve sizin hayatınızı tümden mahfebiliyor... Böylelerini topyekün Allah'a havale ediyorum. Dilerim Mevlam bizleri sapkın, ruh hastası insanların her türlü şerrinden muhafaza eyler... Ve böylelerinin cezasını da tez zamanda vererek "El-Kahhar" ismiyle her birini kahr-ü perişan eyler...



22 Ekim 2014 Çarşamba

Kitap Kokusu - Sineklerin Tanrısı



Okurken düşündürten ve sorgulatan kitapları seven takipçiler hemen kalemi kağıdı hazır edin! Bugün blogda tam da böyle bir kitaptan bahsedeceğim: 

"Sineklerin Tanrısı"

"Sineklerin Tanrısı"nı bitireli haftalar oluyor ama, yazısı için bir türlü bilgisayarın başına oturamadım ne hikmetse. Öyle çalakalem de yazasım gelmedi, istedim ki dingin düşünebileyim yazarken. Nasip bugüneymiş. Bismillah diyerek başlayalım öyleyse!


Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz şair ve romancı William Golding'in 1954 yılında kaleme aldığı bu kitaba sıradan bir roman nazarıyla bakmak, William Golding'e yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olur kanaatimce.Beklentilerin ve eğilimlerin  popüler kültür tarafından belirlendiği bir zaman diliminde böyle sarsıcı kitapları bulmanın güçlüğü yadsınılamaz bir gerçektir. Bu açıdan bakılınca, "Sineklerin Tanrısı" içerdiği alegori ve taşıdığı anlam yönüyle edebiyat tarihindeki önemini uzun yıllardır korumayı başarabilmiş bir eserdir diyebiliriz.


Kitabın önemini daha iyi idrak edebilmek için biraz daha başa, en başa sarmalıyız hikayeyi, çünkü bu kitabın edebiyat tarihine kazandırılması gerçekten hiç de kolay olmamış:

  "Zaman: Gelecek. Sömürgeler üzerinde patlayan bir atom bombası hakkında saçma ve ilginç olmayan bir fantezi. Bir grup çocuk, Yeni Gine yakınlarında bir vahşi yere düşer. Çöp ve sıkıcı. Manasız."

  İşte bu yazısıyla kendisine ulaşan kitabı reddetmiş Faber & Famp Yayınevi. Sadece yayınevi tarafından tek seferde reddedilişiyle kalsaymış, edebiyat dünyası için  koca bir kayıp olacakmış ancak, kitabın şansı Charles Monteith'in eline geçmesiyle değişivermiş. Montheith okuyunca kitabın ses getireceğine inanmış ancak yayınevini ikna etmesi hiç de kolay olmamış çünkü satış müdürüne göre asla para etmeyecek bir kitapmış bu. Yine de vazgeçmemiş Montheith, çünkü onun da editörlüğünü yapacağı ilk kitabıymış "Sineklerin Tanrısı". Montheith etrafındakileri ikna etmeyi başarmış ancak kitabın ilk baskısı umduğu ilgiyi uyandıramamış. Sonra, her ne olduysa, kitap birden "bir orman yangını" gibi yayılıvermiş üniversite öğrencileri arasında.


William Golding, İkinci Dünya Savaşı'nda gördüğü vahşetin akıl sınırlarını zorlayıcılığı karşısında, insanın doğası ve içinden gelen kötülüğü sorgulamak üzere yazdığı bu kitabında insanın herkesce bilinen tabiatına ters düşen iddialarda bulunuyor. Gelin, "Sineklerin Tanrısı"nın yazarından dinleyelim kitabının arkasında yatan temel düşünceyi:

 “İkinci Dünya Savaşı’ndan önce toplumsal insanın mükemmelleşebileceğine inanırdım; yani doğru bir toplum yapısı iyi niyeti üretecekti; ve bu sayede tüm toplumsal hastalıkları toplumu yeniden düzenleyerek ortadan kaldırabilirdiniz. Bugün de benzer bir şeye inanıyor olabilirim; ama, savaştan sonra inanmıyordum çünkü inanamıyordum. Bir insanın diğerine neler yapabileceğini keşfetmiştim. Bir insanın diğerini bir silahla öldürmesinden, ya da bir bombayla havaya uçurmasından söz etmiyorum. Totaliter devletlerde yıllardır süregiden sözcüklerle ifade edilemeyecek o kötülükleri düşünüyorum. Şu kadar çok Yahudi’nin şu veya bu şekilde ortadan kaldırıldığını söylemek bile yeterince kötüdür (temizlendi, böyle derler, şık bir deyimle); ama o dönem öyle şeyler yapılmıştı ki bunları bir kez düşünmeye başladığımda eğer aklımdan kovamazsam fiziksel olarak hasta oluyorum. Bunlar Yeni Gine’deki kafatası avcıları ya da Amazonlardaki bir ilkel kabile tarafından yapılmadı. Bunlar büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla eğitimli insanlar tarafından, doktorlar, kanun adamları, arkalarında bir uygarlık geleneğini taşıyan insanlar tarafından yapıldı. Tüm o yılları yaşayan biri, insanın arının bal yapışı gibi doğal bir  şekilde kötülüğü ürettiğini anlamıyorsa ya kör ya da aklını kaybetmiş olmalıdır. İnsanın ruhen hastalıklı bir yaratılışı olduğuna inanıyordum ve yapabileceğim en iyi şey yarattığı uluslararası felaketle hastalıklı doğası arasındaki bağlantının izini sürmekti.”


Aslına bakılırsa, William Golding'in kaleme aldığı "Sineklerin Tanrısı"nın ilk versiyonu, bugün okumuş olduğumuzdan biraz daha farklı olup, uzunca bir 3. Dünya Savaşı tasviri ile başlıyormuş. Bu savaştan korunmaya çalışılan bir grup çocuk uçakla sömürgelerin üzerinden uçarken bombalara hedef oluyor ama özel donanımı sayesinde ıssız bir adaya sağ salim inmeyi başarıyorlarmış. Kitabın basılması için yayınevini ikna eden editör Charles Montheith, kitabın girişindeki bu uzun savaş sahnelerinin çıkarılmasını teklif etmiş Golding'e. Bu teklifin yazarımız tarafından kabul edilmiş ve böylelikle de kitap günümüzdeki halini almış.

Kitaptaki tüm olaylar, çocukların bahsi geçen adaya düşmeleriyle başlar. Golding adayı tanıtırken, 1857'de Robert Michael Ballantyne tarafından yazılan Mercan Adası'na atıfta bulunur. Ancak aslına bakılırsa Golding'in kitabı, aslında bu romana bir baş kaldırıdır. Mercan Adası'nı okuyanlarınızın da hatırlayacağı üzere, kitaptaki hikaye adaya düşen üç İngiliz gencin bir süre yalnızbaşına kalmasının akabinde yerlilerle temas etmesi ile gelişir. Vahşi doğa parçasına kendi uygarlıklarını taşıyan bu hikayeye verilmiş sert bir cevap niteliği taşıyan "Sineklerin Tanrısı"ndaki hikayede adanın özellikleri benzerdir ancak çocukların sonu bir değildir.

Hikayenin buradan sonrasına değinmeyeceğim çünkü okumamış olanların zihninde merak ve soru işaretleri olsun istiyorum.  Eğer kitabı okumayı düşünüyorsanız, önemli bulduğum bir ayrıntıyı daha ele almak isterim: Benim tercihim, Türkiye İş Bankası Yayıncılığı'nın Mina Urgan çevirisinden yana oldu. Mina Urgan'ın daha önceleri kitabın başında önsöz olarak yer verilen ayrıntılı açıklaması aslında tüm kitabı özetler nitelikte. Benim okuduğum yeniden düzenlenmiş versiyonu olmalı ki; bu önsöz, sonsöz olarak kitabın sonuna konulmuştu. Hikaye bittikten sonra Mina Urgan'ın o muhteşem açıklamasını da okuyunca, oturmayan tüm taşlar da yerine oturmuş oldu.

Bu kitabın bir de sinemaya uyarlanış hikayesine değinip yazıma son vermek istiyorum.  
Kitap 2 kez sinemaya aktarılmış; biri 1963 yılında Peter Brook diğeri ise 1990 yılında Harry Hook tarafından. Ben her iki uyarlamasını da bizzat izledim. İlki siyah-beyaz, ikincisi ise renkli olan bu iki filmin kendi içinde ele alınması gereken ayrı noktaları var. Ama bana hangisinin daha başarılı olduğunu sorarsanız - kitabı okuyarak her iki filmi de izleyen hemen her arkadaşım gibi- tercihimi birinciden yana kullanırım. Aslına bakılırsa kitabı okuduktan sonra filmini izlemeyi pek tercih etmiyorum ama böylesi bir hikayenin nasıl sinemaya aktarıldığını oldukça merak ettim ve izledim. İlkinin, kitaba daha sadık kalınması yönüyle daha izlenebilir olduğunu düşünüyorum.



Velhasılı, ne özgünlük ne de edebi anlamda zirvelik iddiasında bulunabilecek bir kitap olmasa da, her kitaplıkta olması gereken bir kitap "Sineklerin Tanrısı". Esasen bu kitap, aslında hepimizin bildiği ancak dile getirmekten çekindiği gerçeklerden apaçık bir şekilde söz etme cesareti gösterebildiği ve  içimizdeki karanlık dehlizlere ışık tutabildiği için okunması ve okunurken üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap.

Ne Mercan Adası'ndaki ne de Sineklerin Tanrısı'ndaki gibi eşsiz bir ada hayal etmemize gerek yok. Dünya her anlamda güzel bir yurt iken, biz  -içerisinde yaşayan insanlar- burayı cehenneme çevirmedik mi zamanla? Sırf daha rahat yaşayabilelim diye bizim rahatlığımız için rahatını feda eden insanların varlığını düşününce... Masum değiliz hiçbirimiz...

Madem yad ettik, kitap yazımızı minik serçenin sesiyle sonlandıralım.

Aşkla kalın!



14 Eylül 2014 Pazar

Kitap Kokusu - Ben Malala


Malala Yusufzay'ı bu kitapla tanıdım ben. Bir kitapçıda rastladım kendisine. Işık saçan gözleri ve kendinden emin duruşuydu beni celbeden. Bir de o kanı durduran kapak cümlesi.

"Ben Malala 
Eğitim Hakkını Savunduğu İçin Taliban Tarafından Vurulan Kız"


Ülkemizde, -özellikle de Anadolu'da-  kızların da erkekler kadar eğitim hakkına sahip olduğu hala söylenilegelir. Hatta kızların daha fazla okuması için bir sürü eğitim kampanyası düzenlenir. Nedense eğitim hakkını vurgulayan bu cümleler havada kalır birçok zaman. Bizim ülkemizde okulları acımasızca bombalayan, kesik kafaları meydanlarda sallandıran, insanları hunharca katleden, adı Taliban olan azılı bir terör örgütü yoktur. Her ne kadar Doğu'da bir takım terör olayları gerçekleşiyor olsa da, kızlarımız mevcut şartlar dahilinde eğitim haklarını alabiliyorlar. Sanırım bizler, böyle bir ülkede hayatlarımızı sürdürürken kelimelerin gücünü tam olarak idrak edemiyoruz çünkü hiçbir zaman sesimizin değerini anlayacak kadar uzun süre susturulmadık.

Malala Yusufzay henüz 17 yaşında bir kız çocuğu. Bundan tam iki yıl önce, Pakistan'da eğitim hakkını savunduğu için Taliban militanları tarafından vuruldu. Kız çocuklarının eğitim hakkını savunduğu için Taliban'ın 2009'dan beri hakkında ölüm emri verdiği Malala, 2012 yılının Ekim ayında, sadece kızların olduğu bir okul servis aracına giren Taliban tetikçisi tarafından  "Malala hanginiz? Yoksa hepinizi öldürürüm" tehdidinin akabinde silahlı saldırıya uğradı. Boynundan ve kafasından ağır yaralanan Malala'nın geçirdiği başarılı beyin operasyonunun ardından 16.cı yaş gününde Gençlik Meclisinde yaptığı konuşma, başta Birleşik Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon olmak üzere, BM'deki devlet başkanları ve diplomatlar tarafından ayakta alkışlandı. BM'nin onun adına bir gün belirlemiş olmasına rağmen, “Malala günü benim günüm değil. Bugün hakları için seslerini yükselten her kadın, her oğlan ve her kızın günüdür” sözüyle hafızalara kazındı.

Malala ülkesindeki kızların eğitim haklarını savunan kampanyalar düzenlemeye başladığında henüz çocuktu; azılı terör örgütü Tailban'a kafa tutan, cümleleri boyundan büyük bir kız çocuğu. Sözleri o kadar ötelere ulaştı ki şimdi sadece Pakistan'da okula gidemeyen kız çocuklarının değil, tüm dünyada 61 milyonun üzerinde okula gidemeyen kız çocuklarının küresel sembolü haline geldi. Şuana kadar birçok ödül aldı ve bugüne kadar Nobel Barış Ödülü'e aday olarak gösterilen en genç isim olma ünvanını koruyor.

Birleşmiş Milletler'de “Teröristler benim ideallerimi değiştireceklerini, isteklerimden vazgeçeceğimi zannettiler, ama benim hayatımda şunun dışında hiçbir şey değişmedi: Zayıflık, korku ve umutsuzluk öldü. Kuvvet, güç ve cesaret doğdu… Ben kimseye karşı değilim, ne de Taliban ya da bir başka terörist gruptan intikam almak üzere konuşmak için buradayım. Ben buraya her çocuğun eğitim hakkını savunmak ve bu konuda konuşmak için geldim. Ben Taliban’ın oğulları ve kızları için de eğitim istiyorum, tüm teröristlerin ve ekstremistlerin çocukları için de.”  şeklinde seslenen Malala'nın "The Daily Show with John Stewart"a konuk olduğu programda politik satiristin hayranlıktan dilinin tutulduğu konuşmasına da bu videodan tanıklık edebilirsiniz.



Malala ve daha birçokları bu dünyada gerçeklikleri daha iyi anlayabilmemiz için kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Hayatı, sadece ev ve iş sahibi olmaktan, televizyon ve futbolla beyinleri uyuşturmaktan çok daha fazlası yapan bu kahramanlara büyük bir teşekkür borçluyuz.

Malala'nın hikayesini kendi ağzından dinlemek istiyorsanız, yapmanız gereken tek şey en yakın kitapçıya gitmek ve "Ben Malala" yı bulmak. 

Herkese keyifli okumalar diliyorum.



26 Temmuz 2014 Cumartesi

Kitap Kokusu - Aynı Yıldızın Altında

Kitap okumayı seven biri için alınabilecek en güzel şey muhakkak ki kitaptır. Geçtiğimiz haftalardan birinde aldığım kitaplardan biri de, John Green' in, The New York Times Bestseller'a girerek adından söz ettirmeyi başaran kitabı "Aynı Yıldızın Altında" ydı.
Kitap, ana karakter Hazel Grace'in dramatik sözleriyle başlıyor. Kendisi 16 yaşında 4. evre tiroit kanser hastası bir genç kız. Sosyal hayattan izole; büyük çoğunluğunu evde geçiren, içine kapanık, az konuşan, sürekli okuyan Hazel'in kendine göre geçerli sebepleri var: Tümörün akciğerlerine metastaz yapması nedeniyle oksijen tüpüyle birlikte yaşaması gerekiyor

Annesini kırmamak adına kanser hastalarına verilen destek programına katılan Hazel'in Augustus Waters ile tanışınca hayatı değişir. İlk gördüğü andan itibaren etkilendiği bu genç adam, Augustus Waters, kemik kanseri tanısı sonrası bir bacağı kesilen ancak hastalığı  remisyon evresinde olan biridir ve Hazel'e göre daha umutlu ve hayat doludur.

İki genç birbirlerine aşık olurlar. Buraya kadar olan kısım sizlere okuyucuyu ağlatmak için elindeki tüm imkanları seferber etmeye çalışan bir kitapmış gibi gelebilir ancak hiç de öyle değil. Kitap her ne kadar ölümden ve kanserden bahsediyor olsa da ne ölüm, ne de kanser üzerine yazılmış bir kitap değil. Kitabı benim için güzel kılan en önemli nokta kitapta kesinlikle ve kesinlikle baş karakterlerdi.

Hazel Grace ve Augustus Waters, gerek iç dünyaları, gerek cesaretleri ve gerekse birbirine tutunarak yaşattıkları umutlarıyla gerçekten akıldan uzun bir süre çıkmayacak kadar gerçekçi ve muhteşemdiler. Belki de en önemlisi kendileri gibiydiler, sanki gerçekten varmışlar ve ben de onların maceralarını bir kenardan izliyormuşum gibi hissettim.  Bu nokta, yazar John Green'in kalemindeki gücü gözler önüne seriyor. 

Diğer önemli nokta ise, kanser hastalarına karşı geliştirilen önyargılar ve tepkiler. İşte tam bu noktada sizlerle paylaşmak istediğim bir hatıram var:

Bundan tam iki yıl önce, lisans eğitimimin son yılında okulu tamamlayabilmek için yapılması zorunlu stajın bir dönemini Onkoloji ünitesinde değerlendirmeye karar vermiştim. O zaman için gerçekten cesurca bir karardı çünkü psikoloji 4. sınıflar arasında Onkoloji'de Psikoloji stajı yapan tek kişi bendim. 

Orada staj yaptığım altı ay boyunca yüze yakın kanser hastası tanıdım. Ekseriyatı orta yaş ve üstüydü ve ben birçoğunu en fazla bir ay görebiliyordum. Aldıkları kemoterapi tedavisi ve bu tedavinin yan etkisi dolayısıyla  meydana gelen değişimler... Daha fazla gün ışığına erişmek ve sevdikleriyle birlikte daha fazla bir arada olmak için tutundukları umutlar... Ve anlatamayacağım kadar fazlası vardı o staj tecrübesinde... 

Niye buna değiniyorum; staj yaparken diğer doktor ve hemşirelerin üstlendiği görevden çok daha farklısını üstlenmiştim üzerime: Onları dinlemek ve hissettiklerini anlamaya çalışmak.. Korkularından bir nebze bile olsa arınmalarını sağlamak... Elbette bunu yapmak benim için kolay olmadı, özellikle en başlarda. Zaman geçtikçe üstesinden gelmeyi başardım, staj süpervizörlüğümü yapan doktorun hijyen konusundaki uyarılarına rağmen onlarla yakın temasta bulundum, onların ellerini tuttum ve sarıldım... Sekerat-ı mevt esnasında hasta yakınlarının acılarını paylaştım. Ve bunları yaparken hiç mi hiç korkmadım elhamdülillah... İşte o altı aydan sonra birçok ders edinmiş oldum hayata ve ölüme dair. Ama bunların dışında önemli olan bir nokta daha var ki, o da kansere ve kanser tanısı almış insanlara karşı biz diğer insanların duruş ve tavrı. Onlar acı çekiyorlar hem fiziken hem ruhen. Fiziken acı çekiyorlar çünkü aldıkları kemoterapi tedavisinde kullanılan ilaçlar onların hayatlarını rezil bir şekilde alaşağı ediyor. Mide bulantıları, yemeklere karşı iğrenmeler, kusmalar; tümörden kaynaklanan ağrılar, sızılar... Hayatının sona eriyor olma endişesi... Sevdiklerinden ebediyyen ayrılmak... Ölüm... İnanıyorsa şayet ölümden sonrası... Hepsi hepsi öyle zor ki tahayyül edince...  

İşte bu yüzden, bu kitap bana Onkoloji'de o ilaç kokan hasta odalarındaki günlerimi hatırlattı...


Kitabı benim için önemli yapan sonuncu nokta ise, yer verilen hadiselerden bir kısmının Hollanda'da geçiyor olması. Yazılarımı takip edenlerinizin artık biliyor olduğunu umduğum bir Erasmus maceram var malumunuz. Hollanda'da bir yıl yaşamış birinin, gezmiş ve görmüş olduğu tüm o yerlerin bir kitapta anlatılıyor oluşuna şahit olması harika bir duygu. Özellikle örnek vermek gerekirsem, Hazel ve Augustus'un uçak inişi esnasında Hollanda'yı kuşbakışı tarif edişleri mesela. Tam o satırları okurken, uçağın inişe geçtiği anda duyduğum anonsu tekrar duymuş, dışarı bakarken gördüğüm kanallarla parsellenmiş yeşil ülkeyi tekrar görmüş gibi hissettim. Öte yandan, Hazel ve Augustus'un  Anna Frank Müzesindeki anları... Orayı gezip görmüş biri olarak o satırları okurken ayrı bir keyif duydum açıkçası...

Kitapla ilgili söylemek istediğim son birşey kaldı: kitaba verilen Türkçe başlık seçimi. "Aynı Yıldızın Altında"  başlığı kitabı daha baştan tahmin edebilmeniz için verilmiş bir olta gibi geldi bana. Hani nihayetinde baş kahramanlarımız kanser hastası iki genç ve akıbetleri az da olsa ortada. Halbuki durum hiç de düşündüğüm gibi değilmiş.

Romanın orjinal adı olan "Tha Fault In Our Stars" ı Türkçeleştirmek istersek tam olarak "Yıldızlarımızın Kusuru" olarak çevirmek mümkün. Bu başlık yanılmıyorsam, Shakespeare'in Julius Caesar'ından geliyor:


"The fault, dear Brutus is not in our stars, / But in ourselves, that we are underlings."
(Birer uşak gibi yaşıyorsak, sevgili Brutus / Kabahat yıldızlarımızda değil, kendimizde.)

Hazel'in yaşadıklarını düşününce bu başlığın kitap için uygun olduğu kanaatindeyim. En azından Türkçe olarak uygun görülmüş başlıktan daha isabetli.



Evet kitapla ilgili söylemek istediklerim şimdilik bu kadar :) 
( "Daha ne kaldı ki?" diyenler parmak kaldırsın :p )

Son olarak, kitabın mottolarından biri olan "Peki" sözcüğünün her geçen gün artan popülerliğinin yansımaları :)









Okumayı düşünen herkese şimdiden keyifli okumalar diliyorum :)

Aşkla kalın!


BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya