Kitap Tavsiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Tavsiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2015 Salı

Kitap Kokusu: Su Üstüne Yazı Yazmak



Lisans eğitimim boyunca onlarca hocadan ders aldım; bir kısmını sevdim, bir kısmından hiç hazetmedim. Ama kendi bölümümden iki hocam vardır ki hâlâ hayırla yâd ederim. Ilki ve benim için en kıymetlisi Osman Tolga Arıcak'tır. 

 

Benim çocuklara olan yönelimim dolayısıyla ikinci sınıfta tanışmıştık, kendisi çocuk psikolojisi üzerine seçmeli dersler veriyordu. Benim Hollanda'ya gideceğim yıl, Radboud'ta okuyacağım dersleri seçmemde büyük yardımı dokunmuştu. Türkiye'de hâlâ birçok üniversitenin psikoloji bölümünde verilmeyen dersleri almam yönünde bana cesaret ve destek veren kendisidir, Allah râzı olsun.. Bana sürekli "Sen kesinlikle bu alanda çalışmalısın, istidatını sakın yetişkinlerle çalışarak hebâ etme" derdi. 

Canım hocam.. Nasıl nazik ve nasıl naif bir beyfendidir size anlatamam.. Hitap ederken ön-ek son-ek kullanarak "Sevgili .." ya da "... Hanımefendi" diye hitap ederdi. Daima güleryüzlü, daima sevecen, daima yol gösterici ve can-u gönülden öğretmeyi seven, idealist bir hocaydı. O kadar sevilir ve takdir edilirdi ki, üniversite akademik kadrosuna yeni katılmış olmasına rağmen ikinci yılında bölüm başkanı olarak seçildi. 


Özellikle mezun olma evresinde, kariyer belirlemedeki kafa karışıklığımı aşabilmem adına bana öyle çok destek oldu ki... Psikoloji okuyanların genel ütopyalarından biri olan "Ben klinikçi olucam" saplantısından sıyrılmamı, hem hizmet edebileceğim, hem beni en çok mutlu eden şeyi yani çocuklarla birlikte olabilmemi ve mesleğimi keyifle icra edebilmemi sağlayacak aklı veren hocalarımdan biridir. 

Kendisinin, Harvard'ta misafir eğitmen olarak ders verdiğini biliyordum en son ama şimdi prof.luğunu almış bir hoca olarak Hasan Kalyoncu Psikoloji Dep. da görev yapıyormuş. Oradaki öğrenciler pek şanslı vesselâm.. 

Gelelim ikinci isme... Psikoloji son sınıfta tanımakla müşerref kılındığım kıymetli hocam Muhyiddin Şekûr.. Üniversitemize o yıl davetli eğitmen olarak gelen Şekûr'dan bir yıl boyunca Approaches to Family Psych. yani Aile Terapisi Yaklaşımları dersi almıştım. Hoş, dersin başında sadece bir yaklaşımı derinden inceleyeceğimizi söylemişti. O da, Virginia Satir Modeli Aile Danışmanlığı yaklaşımıydı. 

 

 (Pedagoji, çocuk psikolojisi yahut aile danışmanlığı konularına ilgili olanları, bu yaklaşım modeline ayrıca göz atmalarını tavsiye ederim, Satir'in öncülüğünde geliştirilen yaklaşımlar hâlâ tüm dünyada takip edilen ve uygulanan en etkili yöntemlerden biri..) 

Resimden de anlaşıldığı üzere yeni kitabım Muhyiddin Şekûr hocamın kitabı "Su Üstüne Yazı Yazmak". Kendisini tanıma şerefine ve tasavvuf yolundaki serüvenini bizzatihi kendinden dinlemiş biri olarak şanslıyım vesselâm. Yine kendisi de Osman Tolga Hocam kadar nazik ve naif bir beyfendiydi.. Ve çok da sempatikti, o siyahi yüzünde cam gibi parıldayan gözleriyle, gülerken ışıldayan o gülümsemesiyle dimağımda hala canlıdır hatırası..

 Şimdi.. Şekûr'un kendisini tanıdığım yılda okuduğum bu kitabını yeniden okumak niyetim. Üzerinden dört yıl geçti, kişisel gelişimim adına nice yollar katettim; şimdiki benliğim, idrâkim ve şuurumla, kendi içsel yolculuğumda geldiğim noktadan yeniden okumak, mânâ arayışıma yeni bir boyut eklemek istedim.. 

Uzunca bir yazı oldu, okuyup sonunu getirebilen, yüreği iyiliklere, güzelliklere râm olmuş arkadaşlarımın, sevdiklerimin gözleri her türlü elemden ırak olsun inşâAllah. 

Varoluşumuzun mânâsını idrak edebilme yolunda her daim gayret sarfeden ve bu cihette rızkı geniş tutulanlardan olabilme duasıyla, vakt-i şerifler hâyr olsun, es selâm!

*

Bu yazı önceki instagram paylaşımlarımdan biridir. Beni instagramda takip etmek isterseniz: yenilerkendinihayat

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Kitap Kokusu: Bülbülü Öldürmek


Bazı kitaplar yıllar önce yazılmış olmasına rağmen bugüne seslenir , yarına ışık tutar. “Bülbülü Öldürmek” tam olarak bu kitaplardan biri bana kalırsa.


“Bülbülü Öldürmek” Harper Lee’nin bilinen ilk ve tek romanı olma özelliğine sahip olan, yayınlandığı dönemde olduğu kadar günümüzde de okuyucusunun ilgisini diri tutmayı başarabilmiş klasik bir eser.

Yazarımız Harper Lee'yi biraz daha yakından tanıyalım: 

1926 yılında Amerika’nın Alabama eyaletinin Monroeville şehrinde doğan Harper Lee, 1936 yılında, yani henüz on yaşındayken, yaşadığı kasabanın civarında gerçekleşen bir olaya tanık olur: kasabalarındaki zencinin biri beyaz bir kadına tecavüz suçundan haksızca yargılanır ancak suçsuz olduğu daha sonradan ortaya çıkar. Harper Lee bu olaydan çok etkilenir. Kendi babası da avukat olan yazar, bir dönem hukuk okur ama bitiremez ne yazık ki. Yıl 1956 olduğunda ise başta bu olay olmak üzere yaşadıklarını yazmaya başlar. Zamanla yazdığı tüm öyküler “Bülbülü Öldürmek” isimli kitabına evrilir.



Tanık olduğu bu olaylar, kurguyla birlikte bir hikayeye dönüşür Harper Lee'nin kaleminde. Ve biz bu hikayenin tamamını küçük, haşarı bir kız çocuğunun, Scout’un ağzından dinleriz. 

Abisine özenen, cinsiyet rolleriyle henüz uzlaşamamış bir kız çocuğudur Scout. Kendisinden beklenin dışında bir çizgisi vardır. Cesurdur ve bir o kadar da zeki.



Scout’un abisi Jem’i, kitap boyunca büyüyen ve çocukluktan ergenliğe geçişin o sancılı evrelerini yaşarken görürüz. Scout gibi onun da en büyük ve en önemli rol modeli, avukat olan babaları Atticus'tur. 

Ve tabii bir de Dill var. İki kardeşin de en iyi arkadaşıdır Dill ama Scout’un hisleri biraz daha farklıdır çünkü bir çocuğun erişilmez masumiyetiyle sevmektedir arkadaşını. Harper Lee, kitapta yer verdiği Dill isimli bu karakteri, gerçekte de kapı komşusu olan Truman Capote'dan esinlenerek oluşturduğunu belirtir.

Atticus Finch karakterinin sadece tanıtmakla yetinmek, bu karakteri yaratan Harper Lee’ye haksızlıkların en büyüğü olur bana kalırsa. Bu yüzden, gelin biraz daha ayrıntılı ele alalım bu müthiş karakteri:

Atticus Finch küçük bir kasabada yaşayan, anneleri ölmüş iki ufak çocuğa babalık vazifesini başarıyla sürdüren bir avukattır. Evet, kasabanın en önemli avukatıdır ancak avukat olmaktan öte bir babadır ve babalık rolünün de hakkını sonuna kadar verebilmektedir Atticus. Belki çocuklarına maddi miras bırakabilecek bir baba değil kendisi, ancak onlara sahip olabileceği en büyük mirası bırakıyor: ahlak ve dürüstlük. Çocukları Scout ve Jem’e; iyiyle, kötüyü, doğruyla yanlışı ayırt edebilmelerini sağlayacak altın öğütler veriyor her seferinde. Onlara takındığı tavır, bir çocuğu değil de bir yetişkini muhattap aldığını hissettiren türdendir ve bu da benim nazarımda fazlasıyla takdire şayandır.




Hikayemize geri dönelim:

1930lu yıllardan birinde başlar Scout hikayesini bize anlatmaya. O zamanlar tüm Amerika, Büyük Ekonomik Buhranla sarsılmıştır. Güney Amerika’daki en temel mesele ırk ayrımcılığı ve sosyal hiyerarşidir. Zenciler ötekileştirilmiştir, kendi vatanlarında köle durumundadırlar.

Durum böyleyken,  asılsız bir iddia atılır ortaya. Bir zenci, beyaz bir kadına saldırmakla suçlanır. Atticus Finch bu zencinin hakkını savunmak üzere savunmasını üstlenir. Statü sahibi bir beyazın, rezil bir zencinin avukatlığını üstlenebilme cesaretini gösterebilmesini anlayamamış olan  kasaba halkı topyekün bir saldırı başlatırlar Atticus Finch’e. Aslına bakılırsa, tüm kasaba Atticus’un ne kadar erdemli, ne kadar dürüst ve ne kadar düzgün bir kişilik olduğunu ve dahası zencinin suçsuz olduğunu çok iyi bilmektedir ancak –bilirsiniz, bazı sosyal statüler işin içine girince- çıkarlar  her şeyin üzerindedir.




Bu güzel eserin bir de beyazperdeye uyarlanışından bahsedelim: Kitapla aynı ismi taşıyan filmin yönetmenliğini Robert Mulligan üstlenmiş. Filmde en göz alıcı performans elbette Atticus Finch rolüyle Gregory Peck'e ait. Okurken zihnimizde canlanan idealist baba ve avukat rolünün hakkını oldukça iyi vermiş. Oscar jürisi de benimle aynı fikirde olmalılar ki 1963 yılında "En İyi Erkek Oyuncu" Oscarını Gregory Peck'e vermeyi uygun bulmuşlar. Netice itibariyle, 1960 yılında Pulitzer Edebiyat Ödülü'nü alan bu eser, 1963 yılında "En İyi Erkek Oyuncu", "En İyi Sanat Yönetmeni" ve "En İyi Uyarlama Senaryo" olmak üzere üç dalda Oscar'ı almaya hak kazanmış.


Filmdeki mahkeme sahnesi ve Atticus'un konuşması sinema tarihindeki unutulmazlardan bir tanesi. Amerikan Barolar Birliği Dergisi'nin yaptığı anketin sonucuna göre, "En İyi 25 Mahkeme Filmi" sıralamasında ilk sırayı "Bülbülü Öldürmek" almış. 


Yazımın başında "Bazı kitaplar yıllar önce yazılmış olmasına rağmen bugüne seslenir , yarına ışık tutar." demiştim. Bu kitabı okumuş olanlarınız neyi kastettiğimi çok daha iyi anlayabiliyorlar, biliyorum. Günümüzde yaşananları düşündüğüm zaman, hala kaynağını bilemediğim bir nefretin, öfkenin var olduğunu görüyorum. İşte bu, bahsi geçen kitabımızın bugüne seslendiği kısmı. Peki ya yarına ışık tutan yanı? Bu kaos ortamı, bu ötekileştirmeler yarın da var olacak. Asıl mesele bülbülü öldürüp öldürmediğimiz. (Bu kitabı okurken, bülbül (hoş tam olarak bülbül olarak da çevrilemez- Amerikalıların "mockingbird" ismini verdikleri kuştan bahsediyorum)den kastının ne olduğunu epey düşündüm. Aklıma gelenler arasında en kuvvetli ihtimal verdiklerim masumiyet ve adalet oldu. Bu yüzden masumiyetin ve adaletin artık öldüğünü düşünerek böyle bir tarizde bulunmaktı niyetim.)

Bir hukukçunun mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm için bu kitabı geçtiğimiz aylarda avukatıma hediye ettim. Kitaplığımda yokluğu epey hissediliyor, en kısa zamanda yenisi alınacak ^.^ Ayrıca bu kitabın, "The Help - Duyguların Rengi" kitabına da esin kaynağı olduğu kanaatindeyim. Duyguların Rengi'ni birkaç yıl önce beğenerek okumuştum, şayet okumadıysanız bu kitap da kesinlikle tavsiyemdir. 

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Kitap Kokusu - Yıldız Tozu

Bir cerrah olduğunuz varsayımından yola çıkarak kendinize şu soruyu sorun: Beyin fonksiyonlarında görülen ciddi hasar sebebiyle bitkisel hayata girmiş bir kadının ,yaşam ünitesine bağlı kalarak yaşatılmasına izin verir miydiniz? Dahası, bu kadın henüz hamile biriyse kararınız ne yönde olurdu?

Ötenazi, yani ölüm hakkı birçok filme ve kitaba konu olmuş hassas bir mesele. Bunun üzerine uzun uzun tartışılabilir ancak bu yazımda bahsetmek istediğimkitaba haksızlık olmaması açısından, bu konuyu teğet geçiyorum. Ancak ötenazi hakkındaki fikirlerimi merak ediyorsanız, harikulade bir Bollywood yapımı olan Guzaarish hakkındaki bu yazımı okuyabilirsiniz. 

Yıldız Tozu isimli bu güzel kitabımızın baş kahramanları olan Matt ve Elle çocukluk arkadaşlarıdır. Birbirlerine duydukları o masum sevgi kuvvetlenir zamanla ve yetişkin birey olduklarında evlenirler. Elle güçlü bir kadındır, hayallerinin peşinden gitmeyi, onları gerçekleştirmeyi sever. Matt ise bir kadının bir erkekte isteyebileceği neredeyse bütün güzel niteliklere sahip olan mükemmel bir eştir. Her fırsatta karısını onure eden, onun varlığıyla kendini lütuflandırılmış gibi hisseden duygusal ve romantik bir eş.

Elle'nin en büyük arzusu anne olabilmektir ancak bazı sağlık problemlerinden dolayı hamilelikleri başarısızlıkla sonuçlanır. Doktorlar Elle'nin sağlığı için yeniden hamile kalmasının hayati risk taşıdığını söylemiş olsalar da Elle'nin o güçlü ve azimli karakteri bu kadar kolay pes etmek istemez. Yeniden deneyebilmek için eşi Matt'i ikna etmeye çalışırlar. Matt ise bir bebek uğruna eşini kaybetmeyi göze alamayacağını, bu konunun bir daha açılmaksızın kapanmasını ister.

Elle bir kaza geçirir ve apar topar hastaneye götürülür. Zaten beyin cerrahı olan eşi Matt, karısı Elle'nin hastaneye geldiği andaki durumunu görür görmez büyük bir yıkıma uğrar. Yaşadıkları şehrin en iyi beyin cerrahlarından biri olmasına rağmen çok sevdiği, gözünden sakındığı eşi Elle için yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını görmek onu kahreder.

Elle'nin beyin ölümünün gerçekleşmesinden hemen bir kaç saat önce bazı testler yapılır. Elle hamiledir. 

İşte kitabın asıl ivme kazandığı yer buradan sonrası.



Kitap oldukça kalın ancak öyle hararetli bir şekilde ilerliyor ki olaylar, elimden bırakamadım. Gece yarısına kadar okuyup ertesi gün uykusuzlukla kıvranmış olsam dahi, o kitabı bitirmeden uyuyamayacağımı çok iyi biliyordum. 

Kitabı okurken sıkıldığını söyleyen yorumculara rastladım. Elle'nin hastahanede geçirdiği süre zarfında yaşadığı olaylar anlatılırken bolca tıbbi terim kullanılmış. Bu da -yanlış hatırlamıyorsam- yazar Priscille Sibley'in bir yoğun bakım hemşiresi olmasının bir sonucu. Hatun olaya vakıf anlayacağınız. Elle'nin başına gelenler, yaşadığı tıbbi süreçler gerçeğe neredeyse bire bir gerçeğe uygun olarak aktarılmış. Bu yüzden, bu kitabı okumak bana sanki gerçek bir hikayeyi birinden dinliyormuşum hissi verdi. Bir sonraki sayfaya geçebilmek için sabırsızlandım durdum.

Kitabı hem büyük bir merakla okudum hem de hiç bitmesin istedim. "Senden Önce Ben" isimli -o herkesin ağlamaktan harap olduğu bu malum kitaba bile zerre göz yaşı akıtmamış biri olarak, ben ağlayamamışsam kesin bende bir problem var artık ağlayamıyorum, eyvahlar olsun diye sızlanırken, bu kitabı okurken kendimi salya sümük ağlarken buldum ^_^

Velhasılı, pembe kitap severlere sesleniyorum: alın ve hemen okuyun! Zaten yayınevi Arkadya'ysa, çok da düşünmemek lazım öyle değil mi? Bu güne kadar bu yayınevinden çıkmış kitapların  birkaçı dışında beni hayal kırıklığına uğratanı olmadı.

Bir de, bu kitabı okuyunca insan Matt gibi bir hayat arkadaşı olsun istiyor ama elhamdülillah bu tarz şeylerin sadece kitaplarda ve filmlerde olduğunu artık biliyoruz :) Yine de ümitvarız!

Aşkla Kalın!

25 Haziran 2015 Perşembe

Kitap Kokusu: Onca Yoksulluk Varken


"Kapının önüne oturmuş, zamanın geçmesini bekliyordum, ama zaman her şeyden daha yaşlıdır, pek yavaş ilerler. İnsanlar acı çekince gözleri büyür, eskisinden daha anlamlı durur. Madam Rosa'nın gözleri gittikçe büyüyor, nedensiz övdüğünüz köpeklerinkine dönüyordu. Ta buralardan görüyordum bunu, oysa Panthieu sokağında, çok lüks mağazaların bulunduğu Champs-Elysee'ye yakın bir yerdeyim."



"Onca Yoksulluk Varken", Emile Ajar'a Fransa'nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri olan Goncourt Ödülü'nü kazandıran eseridir. Kitapta anlatılan olaylar, 1970'li yıllarda Fransa'da fahişelerin, transeksüellerin ve öteki konumuna itilerek toplumsal hayattan soyutlanmışların yaşadığı bir semtte geçer.

Tüm hikayeyi Momo'nun ağzından dinliyoruz. Momo, Madam Rosa ile birlikte, kendi gibi olan çocuklarla birlikte yaşıyor. Madam Rosa bir Yahudi. Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra Paris'te fahişelik yaparak hayatını kazanmış, yaşlandıktan sonra fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışan yaşlı ve hasta bir kadın kendisi.

Fransa'da fahişelerin doğum yapmasının yasak olduğu o dönemde, yanlışlıkla doğan çocuklara bakıcılık yapan Madam Rosa'nın yanındaki onlarca çocuk arasında kendisi için farklı olan sadece Momo.

Momo takma adıdır Muhammed'in. Henüz üç yaşındayken babası tarafından Madam Rosa'ya bırakılır. Oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre büyütülmesi istenir. Madam Rosa ile büyüme sürecindeki Momo'nun ilişkisi inanç ve kültür farklılığına rağmen arkadaşlığa, yoldaşlığa dönüşür. Aralarındaki farklı aidiyetler birlikte yaşamalarına, aynı çatı altında yaşamı paylaşmalarına engel olmaz.

Oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre büyütülmesini talep eden babaya verdiği sözü tutmak için elinden geleni yapar Madam Rosa. Onu bir Arap çocuğu olarak yetiştirir, Hamil Bey'e derse yollar ve İslam dininin gereklerini öğrenmesini sağlar.

Yahudi Madam Rosa ve Arap Momo arasında büyük bir sevgi bağı vardır. Gittikçe yaşlanan ve ölüme her geçen gün yaklaşan Madam Rosa'nın evindeki diğer tüm fahişe çocukları birer birer ayrılır. Momo Madam Rosa'yı yalnız bırakmaz. Her an onun yanında olmak ister.

Ancak bir gün babası çıkagelir Momo'nun. Momo kendisiyle ilgili ilk gerçek bilgiyi o anda öğrenir. Momo'nun babası, fahişe olan annesini öldürdüğü için hapse girmiştir ve para karşılığında oğlunu Madam Rosa'ya teslim etmiştir. On üç yıl sonra hapisten çıkan baba oğlunu geri almak istemektedir. Ancak ne Momo ne de Madam Rosa birbirlerinden ayrılmak istemez. Bu yüzden kurnazca bir oyun oynarlar babaya.

Hikayenin devamını elbette anlatmayacağım. Kitabı okumalısınız. Bu kitap Emile Ajar  adıyla çıktığında, bir eleştirmen şöyle demiş: "Bu kitabı ipekli kağıda sarıp ayağınıza kadar getirebilmek, onu neden okumanız ve sevmeniz gerektiğini size anlatabilmek isterdim."

Peki kimdir Emile Ajar?

Emile Ajar'ı tanıyabilmek için önce Romain Gary'i anlatmak gerekir.

 Döneminde "Fransız Edebiyatı'nın en büyük yazarı" olduğu iddia edilen Gary'nin, son zamanlarda artık tükenmiş, bir şey üretemez haline gelen kötü bir yazar olduğunu iddia eden eleştirmenler türemiştir.

Henüz ilk kitabıyla tüm Fransız Edebiyat çevresinin dikkatini çeken bir yazar olarak Emile Ajar ortaya çıkar. Kim olduğu bilinmeyen kayıp yazar Emile Ajar'dan "asıl ve asil yetenek abidesi" olarak bahsedilmeye başlanır. Romandan ziyade uzun bir hikayeyi andıran bu kitabın namı kısa süre içerisinde Fransa sınırlarını dahi aşar. Emile Ajar artık literatürün "kayıp yazar" ıdır.

Kendisinden çok daha yetenekli olduğu iddia edilen bu kayıp yazar hakkında fikri sorulur Romain Gary'ye. O da tevazuyu elden bırakmayarak "Değerli eleştirmenlerimizin takdiri bu yöndeyse, üzerine söz söylemek benim haddim değildir." demekle yetinir.

Böylelikle iki farklı kutuba ayrılır Fransız Edebiyat çevreleri. Bir yanda Romain Gary, diğer yanda Emile Ajar müritleri kıyasıya fikir çatışması yaşarlar. Tüm tartışmalar hararetini yitirmemişken dahası gerçekleşir. Romain Gary'nin layık görüldüğü Goncourt Ödülü, henüz ilk romanını çıkaran  kayıp yazar Emile Ajar'a verilmek istenir ancak ortada bir yazar yoktur, bulunamamaktadır. Emile Ajar ise avukatı aracılığıyla bu ödülü reddeder.

Emile Ajar, ilk romanı "Onca Yoksulluk Varken" (Orjinal adı La Vie Devant Soi) in bir yıl ardından Yalan Roman'ı yayınladığında, Romain Gary de kısa süre sonra çıkaracağı romanının çalışmalarını sürdürdüğünü açıklar. Emile Ajar'ın Yalan Roman'ının bir yıl sonrasında, Romain Gary "Kadının Işığı" adlı romanı ile yeniden gündeme yerleşmeyi başarır. Anlaşıldığı üzere iki yazar arasındaki düello bu şekilde devam eder -taa ki Romain Gary'nin intiharına kadar.

Romain Gary'nin intiharı tüm dünyada büyük bir yankı uyandırır. İntiharından hemen önce yazdığı intihar notundaki satırlar herkesi hayrete düşürür.

"Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın." cümlesiyle mektubuna son verirken, kayıp yazar olarak bilinen Emile Ajar'ın aslında kendisi olduğunu açıklar Romain Gary.

Böylelikle, her yazarın sadece bir kez alma hakkına sahip olduğu Goncourt Edebiyat Ödülü'nü iki kez elde eden yazar olma ünvanı ve ardında bıraktığı birbirinden güzel eserlerle edebiyat tarihindeki yerini alır.

Kitap hakkında; Momo, Madam Rosa ve ötekileştirilenleri temsil eden tüm hayali kahramanları yaratan Emile Ajar müstear adıyla Romain Gary hakkında söylenecek çok fazla şey var. Ancak hepsini buraya sığdırmam neredeyse imkansız.

Son olarak sinema kısmına değinip bitirelim. Kitap 1977 yılında Moshe Mizrahi'nin yönetmenliğinde beyazperdeye uyarlanmış, 1978 yılında ise "Yabancı Dalda En İyi Film Ödülü"ne layık görülmüş. Akıllara kazınan performansıyla Simone Signoret'i Madam Rosa, Samy Ben - Youb'u ise küçük Momo rolünde görüyoruz filmde.

"Tembellik etmeyin, filmi izleyecekseniz de önce kitabı okuyun" uyarısını da yaptıktan sonra bu uzun yazıma nihayet son noktayı koyuyorum.

Kitabı okuma listesine alan herkese şimdiden keyifli okumalar.

Aşkla Kalın!



19 Mayıs 2015 Salı

Kitap Kokusu: Martı Jonathan Livingston


Çocuk Edebiyatı kategorisinde yer alan ancak her yetişkinin okuması gerektiğine inandığım bir kitaptan bahsedeceğim bugün. Daha doğrusu bir kitap kahramanından, Martı Jonathan Livingston'dan bahsedeceğim. 

Kendisiyle birlikte uçan martılardan oldukça farklıdır Martı Jonathan, en büyük tutkusu uçmaktır. Diğerlerinin yemek bulmak için uçmak istemesine anlam verememektedir, çünkü bu onun için başlı başına bir zevk kaynağıdır. Başarılı olmak, kendi sınırlarını her seferinde biraz daha zorlamak isteyen Martı Jonathan, martılar topluluğunun kurallarına uymadığı için sürgün edilir ve bir başına bırakılır.

Amerikalı yazar Richard Bach'ın ilk kez anadilde 1994 yılında yayınlanan kitabı Martı Jonathan Livingston bir bakıma alegorik bir anlatım taşıyor bana kalırsa. Öyle sanıyorum ki yazar, Martı Jonathan'ı anlatırken, Martı Jonathan'ın özgür insanı temsil etmesini istemiş. 




Martı Jonathan'ın başına gelenler, bir insanınkiyle hemen hemen aynıdır: konulan kurallara başkaldırıp, kendi sınırlarını zorlayan, özgürlük tutkusu olan her insan gibi cezalandırılmış ve soyutlanmıştır.  

Sarp kayalıklarda sürgüne gönderilen Jonathan, orada kendi dünyasını oluşturur. Richard Bach bu dünyayı Martı Jonathan'ın "cennet"i olarak tasvirlemiştir çünkü onun cenneti, öğrenme çabası ve özgürlüğüdür. Martı Jonathan kendisi gibi düşünen birçok arkadaş bulur. Chiang bilge bir martıdır ve Martı Jonathan'ın uçma becerisini geliştirebilmesi için bildiği bütün teknikleri öğretir. Güzel dostlar edinir orada, hayatı kendi gibi algılayan öğrenciler yetiştirir ve onu sürgüne yollayanlara hikayesini anlatmak üzere geri döner...

Motivasyonunuzun düştüğü, hayallerinizin gerçekleşmesi zor gibi göründüğü, hayat enerjinizi törpüleyen insanların önünüze set kurduğunu düşündüğünüz anlarda tek solukta okunabilecek bir kitap Martı. 

Diğerleri gibi olmayı reddedip, özgürlüğüyle ve özgünlüğüyle kendi hikayesinin kahramanı olmak adına kanat çırpan herkese ilham ve cesaret verebilecek Martı Jonathan Livingston ile tanışmak isterseniz tereddütsüz okuma listenize ekleyin zira bir saatte bitirilebilecek kadar kısa ve keyifli bir öyküsü var bu özgür ruhlu martının.

Aşkla Kalın!



19 Nisan 2015 Pazar

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları IV - Hayvan Çiftliği

 Bu aralar oldukça yoğun bir çalışma temposuyla geçiyor günlerim. Özellikle çocuklara uyguladığım testler, onların değerlendirilmesi, aile görüşmeleri iş yerindeki zamanımın tamamını kaplıyor. Önceleri, görüşmelerimin olmadığı zaman dilimlerini yazarak değerlendirebiliyordum ancak artık bu eskisi kadar mümkün görünmüyor. En azından Haziran'a kadar.

Bu yüzden eskisi kadar yoğunlaşamıyorum blogdaki yazılarıma. Bilhassa, okumuş olduğum kitaplara dair yazılarım için daha fazla konsantrasyona ve zamana ihtiyacım oluyor. Velhasılı, eskisi kadar sık kitap yazısı giremiyorum. Bloğumdaki bu kategoriyi ilgiyle takip ettiğini bildiğim bir çok takipçim var, bazılarından mailler de alıyorum. Özrümü buradan bir kez daha beyan etmek ve kendilerinden anlayış istirham etmek durumundayım.

Distopya okumalarım için hazırlamış olduğum listenin neredeyse tamamını okuyabilmeyi başardıktan sonra uzunca bir süre elime distopik roman almadım diyebilirim. Yanılmıyorsam en son Ray Bradbury'nin "Fahrenheit 451" ini okumuştum. Oysa blogdaki distopik kitap yazılarımın sonuncusu Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sı. Bu seriyi takip edenler için sıradaki kitap yazımın yine distopik okumalarımdan yer almasını uygun gördüm.

Beni George Orwell ile tanıştıran, dünyaca tanınan eseri 1984 olmuştu. Politikayla hiç ilgilenmiyor olmama rağmen, olaylara farklı bir perspektiften bakmak, bu tarz konularla ilgili düşünmek ve araştırma yapmak konusunda bana ivme kazandırmış oldu. Sonrasında farklı distopik kitaplar okusam da, yine en bilindik eserlerinden "Hayvan Çiftliği"ni okuma listeme almış, bir sonraki kitap siparişime hemen eklemiş ve arayı açmadan okumuştum.



Belki bir 1984 değil ancak okunması ve anlaşılması 1984 ten çok daha kolay olan bir kitap olduğu kanaatindeyim "Hayvan Çiftliği"nin. Zaten ön sözünde yer alan açıklamanın, kitabı okurken hangi perspektiften değerlendirmeniz gerektiği konusunda size büyük bir yardımı oluyor. 

Kitap, bir çiftlikte yaşayan hayvanların, kendilerini sömüren insanlara karşı başkaldırıp, çiftliğin yönetimini ele geçirmesini anlatıyor. En baştaki amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmak olan bu çiftlik hayvanlarının kurduğu düzende, aralarındaki en akıllı hayvan olarak düşünülen domuzların yönetimi ele geçirmesiyle başlayan ve sonu felaketle biten öyküsünü okurken, bu hayvanların aslında -ve ne yazık ki- insanlardan daha totaliter, daha acımasız bir diktatörlük kurduğunu görüyorsunuz.

Önsözdeki açıklamalarla birlikte bilinen göndermeler gösteriyor ki, 1940'ların sosyalizmine yergi niteliği taşıyan bu kitapta Orwell açık bir şekilde Rus Sosyalist Devrimi'ni ve yönetimi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren Stalin rejimini hedef almıştır. Bu yüzden, romandaki lider domuzun Stalin'i simgelediği çok açık bir şekilde görülüyor. 

Orwell'in ilk okuduğum kitabı 1984 ile son okuduğum kitabı Hayvan Çiftliği'ni mukayese edince ister istemez dikkatimi çeken bir nokta oldu. Tarihsel olarak, Hayvan Çiftliği'nin 1984'ten önce yazıldığını düşününce, bu romanın George Orwell'e 1984'ü yazarken zemin oluşturduğu kanaatindeyim. Çünkü Hayvan Çiftliği'ndeki domuzlar, diğer hayvanların hatırlamış olduklarının yanlış şeyler olduğuna onları inandırarak geçmişe dair bilinenleri unutturma politikası güdüyorlardı. 1984'te ise bu fikir, daha keskin ve net bir tavırla sunulmuş George Orwell tarafından. 1984'te geçmişi değiştirme fikri bir teşkilat tarafından yürütülmeydi. 

Hayvan Çiftliği'ni okurken -1984'te de olduğu gibi- insan doğası ve yönetim iradesi üzerine, yazıldığı zamanı aşan örneklemelere yer verilmiş sıkça. Günümüzdeki yönetimlerin uyguladıkları politikalar göz önünde bulundurulduğunda, - apolitik denilebilecek kadar politikaya karşı ilgisiz biri olan benim bile farkedebildiğim - insanda şaşkınlık uyandıran benzerlikler göze çarpıyor. 

Mesela, yönetimdeki lideri pohpohlayan, şakşakçı kitleler oluşturma politikası kitapta koyunlar üzerinden betimlenmiş. Söz konusu koyunlar; eleştirmeyen, düşünmeyen varlıklar ve ne zaman ortam hararetlense ve halk yönetimi eleştirmeye yeltense -bilinçli ya da bilinçsiz- yani sorgulamadan cahilce şakşaklayan ya da bilinçli olarak bu politikaya müdahil olan, asılsız konuları gündeme taşıyarak spekülasyon yaratan, bunu yaparken de asıl tartışılması gereken meselelerin her daim hasıraltı edilmesine destek veren ya da zemin hazırlayan kişilerin varlıklar aslında.




"Bütün hayvanlar eşittir" le başlayan bir başkaldırının "Bütün hayvanlar eşittir ancak bazı hayvanlar daha eşittir" noktasına ulaşması arasındaki süreci, sistemler eleştirisiyle allegorik ve metaforik bir şekilde anlatan bu kitabı bence herkes okumalı. 

Bizleri kendi masallarıyla uyutmak isteyen, kendi çıkarlarını bizim çıkarlarımız gibi bize yutturmaya çalışanlara karşı uyanık olmak ve asıl gözler önüne serilmesi gerekenleri hasıraltı edenlere fırsat vermemek için okumak zorundayız. Belki dünya daha iyi bir yer olmayacak ancak yine de koyun olup, masal dinlemekten yeğdir.

Acaba bunun için mi Orwell, alt başlığında "Bir Peri Masalı" demişti kitabı için?

Yorumu okuyanlara bırakıyorum.

Aşkla Kalın!

Not: George Orwell'in 1984 isimli romanıyla ilgili yazıma buradan, diğer tüm distopya okumalarıma ise buradan ulaşabilirsiniz.











19 Mart 2015 Perşembe

Kitap Kokusu: Kar Tanelerinin Bir Bildiği Var

Burada yayınlamış olduğum listede yer alan kitapların hemen hepsi edebi nitelik taşıyan ya da edebiyat tarihinde adından söz ettirmeyi ve çağının ötesinde okuyuculara ulaşabilmeyi başarabilmiş kült kitaplar. Bunların dışında listeye almadığım kitaplar da var. Bu kitaplar genellikle Avrupa'da ya da Amerika'da çok satanlar listesine girmeyi başarmış romantik-komedi tarzı kitaplar. Ben bunlara "Pembe Kitaplar" diyorum çünkü pembe dizi izler gibi, bir solukta okunulabiliyor.

Kitap yazılarımı takip edenler bilir, özellikle Sarah Jio'nun kitaplarını beğenerek okurum. Bugüne kadar çıkardığı kitaplardan sadece Agapi'yi almadım. Son çıkan kitabı Gündüzsefası'nı henüz okudım ama diğer tüm Sarah Jio kitapları kütüphanemde mevcuttur.

Ancak bir yazar daha var. Namını çokça duymuş olmama rağmen, kitaplarına çokça elimin gitmiş olmasına rağmen her defasında bahanelerle erteledim. Geçtiğimiz aylarda Kiler markette kitaplara yapılan %50 indirimden faydalanmak adına birkaç kitap alırken, bir kitap daha gördüm rafta. Kış dekorasyonunda kırmızıyı çok sevdiğim ve hatta kırmızılı aksesuarlardan oluşan bir kış köşesinin sahibi olduğumdan mütevellit kapak tasarımı ilgimi epey çekti. Kapakla yeterince bakıştıktan sonra kitabın yazarının Debbie Macomber olduğunu farkettim ^_^

Fırsat bu fırsattır diyerek kitabı aldım. İşin daha da güzel tarafı ben kitabı Şubat ayının sonuna doğru okumaya niyetlenmiştim, o zaman diliminde mükemmel bir kar yağışı da olunca atmosfere en uygun tercih olmuş oldu ^_^ 


Debbie Macomber'in "Küçük Mucizeler Dükkanı" isimli kitabıyla başlayan ve ona yakın kitabıyla bir seri niteliğini taşıyan kitaplarını okuyan arkadaşlarımdan çokça öneri almış olmama rağmen ne yazık ki kendisini okumak bu kitabına nasip oldu. Oldukça hayatın içinden bir konuyu en güzel ve en naif bir biçimde yormadan anlatan bir yazar Debbie. Kitabın puntosu normalden biraz daha büyük olduğu için gözleriniz hiç yorulmuyor, dolayısıyla da hızlı bir şekilde okuyabiliyorsunuz. Ben okumaya başladıktan yaklaşık iki saat sonra kitabı bitirmiş oldum, tabii bunda kitabın sonunda ne olacağına dair duyduğum merak da etkili ^_^

Velhasılı, redakte, çeviri ve kapak tasarımını çok başarılı bulduğum; yormayan, germeyen, okurken her daim gülümseten ve insana güzel umutlar aşılayan bu kitap, Debbie tarzını sevenlerin kaçırmaması gerekenlerden ^_^

Listesine alan kitap kurtlarına şimdiden keyifli okumalar,

Aşkla Kalın!

23 Şubat 2015 Pazartesi

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları III - Cesur Yeni Dünya



 Önceki yazılarımı takip edenlerin hatırlayacağı üzere, karşı-ütopya okumalarına başlamama sebep olan ilk kitap, William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" isimli kitabı olmuştu. Ardından yaptığım ufak çaplı bir araştırmayla kendimce bir distopya okuma listesi çıkardım. Bu listenin başında, distopik edebi eserlere büyük ölçüde fikir babalığı yapmış olan Zamyatin'in "Biz" isimli eseri ile başlamıştım.  Zamyatin'in "Biz" ini, George Orwell'in 1984 isimli unutulmaz eseri ve Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sı takip etmişti.

İtiraf etmek gerekirse, distopya okumaları, okuma listemde yer alan diğer kitaplardan daha zorlayıcı oldu benim için. Ama şuan gayet güzel bir yol katettiğimi ve bu türde azımsanmayacak bir birikim elde ettiğimi düşünüyorum. Evet, okunması zor ancak üzerinde düşünülerek okunulduğu taktirde dünya görünüşünüzün açısını genişleten, meselelere farklı boyutlardan bakabilmenizi sağlayan ve sayamayacağım birçok şeyi size kazandıran kitaplar bunlar.





"Mutluluk ve erdemin sırrıdır yapmak zorunda olduğumuz şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgıları sevdirmek."


*


Cesur Yeni Dünya'ya hoşgeldiniz! 

Burada insanlık daha sağlıklı, teknolojik açıdan daha gelişmiştir. Savaşlar, hastalıklar ve yoksulluk yok edilmiştir. Peki bunları sağlamak nasıl mümkün olabilir? Huxley geleceğin ütopik toplumunu kurarken ilk neşterini aile kavramı üzerine atar. Ona göre, toplumdaki istikrarı ve dengeyi bozan en önemli neden ailedir. Bu yüzden, Yeni Dünya'da çocuk üretimi kadınların ellerinden alınarak devletin kendi denetimine verilir.







Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi adı verilen yerlerde, Bokanovski yöntemiyle tek yumurtadan yüze yakın ikiz embriyo oluşturulur.  Bu merkezde üretilen insanların, sosyal sınıfları ve görevleri önceden belirlenmiştir. Her türlü hastalığa - hatta yaşlılığa karşı bile bağışıklıkları vardır. Yetiştirilen insanlar hiyerarşik bir sosyal kast sistemine dahildirler; Alfa-Artı entellektüellerden Epsilon-Eksi yarı moronlara kadar sıralanan hiyerarşik bir sosyal kast sistemi.





Henüz bir embriyo halindeyken başlayan ve çocukluklarında devam eden şartlandırmalara maruz kalırlar insanlar. Bu şartlandırmaların çoğu uykuda eğitim - Hyponopedia yöntemiyle gerçekleştirilir. Cinsellik çok küçük yaşta erotik oyunlarla teşvik edilir ve öğretilir. İnsanlar büyüdükleri zaman, herhangi bir problemden dolayı sıkıntıya düşerlerse bugünün uyuşturucusuna denk düşen soma dan alırlar ve tüm sıkıntılarından kurtulurlar.

Yeni Dünya'da yaşlılık da yoktur. İnsanlar görünüş olarak yaşlanmadan, yaklaşık olarak 60 yaş civarına geldiklerinde ölürler. Ölmenin korkulacak bir şey olmadığı da uykuda şartlandırma yöntemiyle çoktan öğretilmiştir, bu yüzden ölmek vakti geldiğinde son derece canlı, renkli, eğlenceli yerlere giderler ve soma alırlar. Ölünce de yakılır, açığa çıkan fosfor yine toplum yararına kullanılır.

Yeni Dünya'da yaşayanların çalışma saatleri dışında eğlence yöntemleri kısıtlıdır; bazı oyunlar ve duyusal filmler vardır. İstikrarı ve mutluluğu bozacak, geçmişi hatırlatacak, özellikle de insanları duygulandıracak ve düşünmeye zorlayacak her türlü kitap ve tüm güzel sanatlar yasaktır. Shakespeare bile!

Polis vardır ama baskı, işkence, kötü muamele gibi olumsuz hiçbir muamele yoktur. İnsan doğası gereği adrenaline ihtiyaç vardır ancak bunun da çözümü bulunmuştur: Yapay Şiddetli İhtiras. Bu kavram, korku ve şiddete eşdeğer bir uygulamadır ve düzenli olarak sisteme dahil edilir. Yan etkileri yoktur ancak yine de tüm sistemi aşıp sorun çıkaran bireyler ortaya çıkarsa polis gelir ve hızla soma gazı atarak duruma müdahale edilir!

Yeni Dünya'da hapishane de yoktur, buna ihtiyaç duyulmaz bile. Çünkü ilkel benlik her yönüyle kontrol altındadır. Bir şekilde kontrol dışına çıktığında ise, topluma zarar verecek evreye gelmeden bertaraf edilir. Örneğin, Yeni Dünya'daki düzenden memnun olmayan, kendi bireysel haklarının farkına varmış, bağımsız düşünmeye başlayan yani kısacası bir bireyin davranması gerektiği gibi davranan herkes toplanır ve adalara gönderilir. Bu adalardaki insanlar birbirleriyle diledikleri gibi yaşarlar ancak Yeni Dünya'ya müdahale edemezler.

*

Huxley'in Cesur Yeni Dünyası ve Günümüz

Kitabı okuyanların dikkatini en çok çeken kısımlardan biri de Yeni Dünya insanının sıkıntılardan kurtulmak için aldığı somadır muhakkak. Huxley'in Yeni Dünya'sında sıkıntılarıyla yüzleşmek ve onu çözümlemeye uğraşmak yerine çok daha kolay bir yöntem olan soma vardır. Yeni Dünya'daki insanlar soma içerler ve dertlerinden uzaklaşırlar. Peki bizim dünyamızın soma'sı neye karşılık gelebilir?

Kanaatimce bizim dünyamızın soması, televizyonlar, bilgisayarlar ve hatta akıllı telefonlar. Hayatımızdaki sıkıntıları görmemezlikten gelmek hatta yok saymak için televizyonlara, bilgisayarlara ve akıllı telefonlara mecburuz. Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sındaki somanın bizim dünyamızdaki versiyonu bunlar olsa gerek.

Kitapla ilgili benim değerlendirmelerim bunlardan ibaret. Tekrar altını çizmek isterim: okunması zor ancak üzerinde düşünülerek okunulduğu taktirde dünya görünüşünüzün açısını genişleten, meselelere farklı boyutlardan bakabilmenizi sağlayan türden bir kitap Cesur Yeni Dünya. Son olarak  kitaptaki karakterlerin isim kökenlerine değinmek isterim. Bu nokta, kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırma sayesinde edindiğim bir bilgiydi. Kitaptaki karakterler ve ilham alınan kişiler listesi oldukça dikkat çekici.

Bernard Marx - George Bernard Shaw ve Karl Marx
Lenina Crowne - Vladimir Lenin
Fanny Crowne - Fanya Kaplan (Lenin'i düzenlediği suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlanan kişi)
Polly Trotsky - Lev Troçki
Benito Hoover - Benito Mussolini ve Herbert Hoover
Helmholtz Watson - Herman von Helmholtz ve John B. Watson
Darwin Bonaparte - Napoleon Bonaparte ve Charles Darwin
Herbert Bakunin - Herbert Spencer ve Mikhail Bakunin
Mustapha Mond - Mustafa Kemal Atatürk ve Sir Alfred Mond
Primo Mellon - Miguel Primo de Rivera ve Andrew Melton
Sarajini Engels - Friedrich Engels ve Sarojini Naidu
Fifi Bradlaugh - Charles Bradlaugh
Joanna Diesel - Rudolf Diesel
Jean-Jeacques Habibullah - Jean-Jack Rousseau ve Habibullah Han

*

Önceki yazılarıma erişmek isterseniz;

William Golding'in   "Sineklerin Tanrısı"  isimli kitabına ait yorumum için buraya ,
Yevgeni Zamyatin'in   "Biz"  isimli kitabına ait yorumum için buraya 
George Orwell'in  "1984"   isimli kitabına ait yorumum için buraya tıklayabilirsiniz.

Bu kitabı listesine alanlara şimdiden keyifli okumalar,

Aşkla Kalın!


BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya