kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2014 Salı

Kitap Kokusu - Beni Bulun



Hikayenin kurgudan ibaret olduğunu bildiğim bir kitap hakkında yazmak meğer ne kolaymış. Bir kitabı okuyup da, içinde yazılmış olanların, yazarın kafasında tasarladığı bir hikayeden ibaret olmasını dilemek ne demekmiş, bu kitapla daha iyi anladım. Okurken hem çok zorlandım, hem de bir an olsun bırakamadım. Okuduklarımın gerçek ve aynı dünyada yaşadığım bir kadının başına gelmiş olabileceğini düşünmek insan psikolojisini harap ediyor gerçekten.




"Beni Bulun", 2002 yılında Ariel Castro adında bir okul servis şoförü tarafından kaçırılarak 11 yıl boyunca taciz, tecavüz ve işkenceye maruz bırakılan Michelle Knight'ın kendi kaleminden olayları okuyucularına aktardığı romanının adı. 11 yıl boyunca, sadece korku filmlerinde görmeye alışık olduğumuz şeylerin birilerinin başına geldiğini görmek insanı dehşete sürüklüyor. Keşke yaşadıklarını anlattıkları şeyler hiç gerçekleşmemiş olsaydı diye içimden yüzlerce kez geçirdim ancak bilinen bir gerçek var ki, dünya üzerinde binlerce kadın Michelle Knight'ın yaşadıklarını yaşıyor.


Aslına bakılırsa, Michelle Knight'ın başına gelenler sadece kendi yaşadıklarından ibaret değil. 2003 yılında Amanda Berry, 2004 yılındaysa Gina Dejesus'u da aynı şekilde kaçırarak tutsak eden Ariel Castro, Michelle Knight'a yaptığı aynı taciz, tecavüz ve işkenceleri bu iki kadına da uyguladı. Defalarca hamile kalıp, bu cani adam tarafından düşük yapılmaya zorlanıldı. Bir insanın, insan gibi yaşaması için ne gerekiyorsa hepsinden mahrum bırakıldı. Ve içlerinden biri, böylesine rezil bir koşulda anne olmaya zorlandı. Tutsak edilmiş 3 kadın ve böylesi rezil bir dünyaya ve böylesi aşağılık bir babaya sahip olarak hayata merhaba diyen bir bebek... Düşünebiliyor musunuz?

Yaşanan tüm olayların Michelle Knight'ın kendisi tarafından anlatılıyor olması, olayların yaşandığı eve ve kendine ait resimlerin bulunması kitabı gerçekten eşsiz kılıyor. Biyografi okurken en çok zevk aldığım nokta budur. Okuduğumu zihnimde canlandırmamı sağlayacak gerçek kanıtlar! İnanın bunların yaşandığı evi zihnimde canlandırdıktan ve sonrasında canlandırdığım şeylerin gerçek hallerini kitaba eklenen resimler içinde gördükten sonra aslında Michelle Knight'ın ve diğer 2 kadının yaşadığı travmayı biraz daha iyi idrak edebildim.

Amanda-Gina-Michelle
  Kitabı okuduktan sonra böylesi bir hadiseden neden hiç haberim olmadı diye hayıflandım ve bahsi geçen olayı araştırmaya başladım. Michelle Knight ve diğer ikisi... Bu 3 kadına hayatları boyunca unutamayacakları ve izleri hiçbir zaman silinmeyecek bir geçmiş bırakan o boynu koparılası Ariel Castro denilen adi ruh hastası herifi... Adamın ahvali ile ilgili bilgiyi burada vermek istemiyorum. Kitapla ilgili çok detay vermeyi sevmediğim için bu yazıyı da bu şekilde bitirmek en doğrusu sanırım. Dediğim gibi, ilk defa bir kitabı analiz ederken zorlandığımı hissettim... 

 
Okuduklarım keşke kurgudan ibaret olsaydı diyorum her aklıma geldiğinde ama biliyorum ki böyle değil. Mahremiyet eğitimi, dış dünyayla kuracakları iletişimin niteliği ve niceliği konusunda çocuklarını özenle eğitmeleri ve bu tür istismar meselelerine karşı daha bilinçli olmaları yönünde ailelere ciddi bir ikaz niteliği taşıyan bu kitabı belki de en başta aileler okumalı. "Bizim başımıza gelmez" sanrıları sizi yanıltmasın lütfen, inanın öyle bir devirdeyiz ki kimin ruh sağlığı yerinde kimin değil ayırt edemiyorsunuz. Tecrübeyle de sabittir ki -güya yüksek bilmem ne ünvanı almış birileri kafasında kurduğu hülyaya saplantılı bir şekilde inanmış, kişilik bozukluğu sergileyen bir ruh hastası haline gelebiliyor ve sizin hayatınızı tümden mahfebiliyor... Böylelerini topyekün Allah'a havale ediyorum. Dilerim Mevlam bizleri sapkın, ruh hastası insanların her türlü şerrinden muhafaza eyler... Ve böylelerinin cezasını da tez zamanda vererek "El-Kahhar" ismiyle her birini kahr-ü perişan eyler...



27 Kasım 2014 Perşembe

Kitap Kokusu - Gökkuşağını Yakalamak

Her biri bir öncekinden daha çok acı veren şeyler yaşamış olsaydınız, hayatınıza nasıl devam ederdiniz? Dağılan parçaları bir araya getirip, yeniden tamir ederek yola devam mı ederdiniz? Ya da yaşadığınız acıların sizi yeniden şekillendirmesine izin mi verirdiniz? Yoksa içinizde olan bitene tümden seyirci kalarak, yaşadığınız acıların sizi yutmasına müsamaha mı gösterirdiniz?
  

  Kırk bir yaşında olmasına rağmen, yaşayabileceği en ağır kayıpları hayatının son beş yılı içerisinde ard arda yaşayan ve hayatta birşeylerin yeniden güzel olabileceğine dair ümidini yitiren; bebeğini henüz birkaç günlükken kaybeden ve yaşadığı bu acının akabinde -bunu yaşayan milyonlarca çift gibi- eşiyle ciddi problemler yaşadıktan sonra evliliği sona eren bir kadının, Bernie'nin hikayesidir bu kitapta anlatılan. Bernie'nin hayatı her geçen gün zorlaşmaktadır çünkü en sonunda da çok sevdiği babasını da ani bir kalp krizi sonrasında kaybetmiştir.

Bernie'nin yaşadıklarına yakın bir noktadan hayata teğet geçmiş herkesin kendinden bir parça şeyler bulabileceği türden bir kitap "Gökkuşağını Yakalamak". Eğer yaşanmışlıklarınız, Bernie'nin yaşadıklarına benziyorsa kuvvetle muhtemel okurken inanılmaz keyif alabilecek ve  kendinizi Bernie'nin yerine koyarak olaylara onun gözünden bakabileceksiniz. 

Ama aksiyse, bence durum pek de iç açıcı değil. Okurken -özellikle annelik ile ilgili kısımları gözlerim dolu dolu okumuş olsam da- kitabın genelinde "Bitirsem de rahata ersem" modundaydım. 

Bundan sonra okuduğum kitapları 10 üzerinden puanlamayı düşünüyorum. Böylelikle okumak isteyenlere de bir referans olur. Gökkuşağını Yakalamak isimli kitap için puanım 5/10. Tabii bu puanın hatrı sayılır bir kısmının İlknur Muştu'nun göz alıcı kapak tasarımı için verildiğinin de altını çizmekte yarar görüyorum.

Okumayı düşünen kitap kurtlarına şimdiden keyifli okumalar :)

16 Kasım 2014 Pazar

Kebikeç Duası: Yâ Kebikeç!

İnternet üzerinden kitap satışı yapan kitapyurdu.com u bilirsiniz. Yapmış olduğum son kitap alışverişimin içerisinde göndermiş oldukları bir ayraç oldukça dikkatimi çekti. Bundan güzel bir post çıkar diyerek hemen bloğuma da bu konuyla ilgili birşeyler yazmak istedim.



Ayraçta yer alan "Ya Kebikeç" isimli dua, hattat Fuat Başer tarafından özel olarak kitapyurdu için yazılmış. Peki nedir bu kebikeç?

Ben bu kebikeç hikayesini ilk kez bir edebiyat öğretmenimden dinlemiştim.  Kendisi, eski zamanların yazma eserlerinin kapağında "Ya Kepikeç" ifadesine yer verildiğini, bunun da kitapların böceklerden, güvelerden ve çeşitli haşeratların zararlarından korunması maksadıyla yapıldığını söylemişti. Kebikeç, doğu mitolojisine göre kitapları kurtlardan koruyan bir çeşit cin imiş. Eskiden, korunması istenen kitabın ilk sayfasına Kebikeç'in sembolü çizilir ve  “Yâ Kebikeç! Hıfz el varak ilâ kıyâmet.” ("Ya Kebikeç! Bu kitabı kıyamete kadar koru!") yazılarak kitap Kebikeç'e emanet edilirmiş.


Bu hikayeyi dinlememin üzerinden yıllar geçip de, kitapyurdu.com'un bu zarif ve anlamlı ayracı ile karşılaşınca mütemadiyen gülümsedim. "Kitap kurdu" denince nasıl ki insanın aklına gözlüğünün ardında, kitaplar arasında kaybolmuş biri geliyorsa, kepikeç deyince de böyle iri boğumlu, gözlüklü bir kurtçuk gelir benim aklıma. 

Son olarak, kitapyurdu.com'un tasarladığı ayraçta yazılan kısmı da birebir paylaşmak isterim:

"Birçok el yazması eserin kapağında ya da ilk sayfasında rastladığımız "Ya Kebikeç" ifadesi, kitapların böceklerden güvelerden korunması maksadıyla yazılmış bir nevi "Kitap tılsımı" olarak meşhurdur. Çünkü Kebikeç, kitaplar kurtlanmasın, böcekler güveler kemirmesin diye, kitabın kapağına kondurulan bir çeşit efsundu.

Tılsımlı olduğuna inanılan bu ismin, kitapları her türlü haşerattan koruyan efsane bir canlı olduğuna inanılsa da; Kebikeç, kitap kurtlarının şahı olarak biliniyor.

Kitaplara "Ya Kebikeç" yazılması bir nevi "Ey kurtçuk! Bu kitap sana ait değil. Başkasının malına zarar verme!" ikazıdır. Tabi kitap kurtlarının, efendilerinin ismini kitabın üzerinde görünce "Bu kitap efendimizin himayesinde" diyerek yaklaşamayacağı düşünülmüştür."

Tüm kitap kurtları adına, bu güzel hediyesi için kitapyurdu.com'a teşekkürü bir borç bilirim. Bu güzel geleneğimizin yeniden gündeme getirilmesi çok zarif bir düşünce olmuş gerçekten... Eminim ki her kitap severi sevindiren, ufak ama anlamlı bir hediye olmuştur bu şirin ayraç.

Mutlu bir pazar olsun efendim...

Aşkla kalın!

11 Kasım 2014 Salı

Kitap Kokusu - 22 Britanya Yolu



Savaşlarda sadece diplomatik kayıplar verilmez. Sadece şehirler, ülkeler tarumar edilmez. Bazen koskoca bir gençlik yitip gider, bazen aileler paramparça olur... Herşeyin daha güzel olacağına dair duyulan inançtır bazen kaybedilen. Bazen yaralar öyle derindir ki hiçbir zaman, hiçbir şey eskisi gibi olmaz...


-22- Britanya Yolu, II. Dünya Savaşı'nda parçalanan onbinlerce aileden sadece birinin, Polonyalı Nowak ailesinin baş gösteren savaşla birlikte dağılışını ve yaşadığı dramı anlatan duygu yüklü bir kitap. Benim daha ziyadesiyle dikkatimi çeken nokta, savaş esnasında süperkahraman rolü üslenmiş tek bir kişidense, birçok kişinin hayatına ve o hayatların başka hayatlarla kesiştiği noktalara değinilmiş olmasıydı. Savaş öncesinde, savaş esnasında ve savaş sonrasında olmak üzere üç farklı zaman diliminde yaşanan olayların aktarılması belki de kitabın en başarılı bulduğum kısmı. 

Karakterlerin zihinde oluşturduğu imaj çok kuvvetli olmasa da, ne istediğini bilmeyen bir erkeğin yaşadığı git-geller sonrasında ailesini bir araya toplamaya çalışırken verdiği mücadele ve yaşadığı onca travmanın ardından kendine kat kat duvarlar ören, bir yırtıcı kuş misali evladını korumaya çalışan bir annenin hali... Sanırım bu kitapla ilgili en akılda kalıcı kısım bunlar olacak benim için.

Sonunu tahmin ediyor olsam da hep tahmin ettiğim gibi bitmemesini dilediğim, ancak kaçınılmaz sonuyla hayal kırıklığına uğradığım bir kitap 22 Britanya Yolu. Sanırım yazar o şekilde bir sonla bitirerek işin biraz kolayına kaçmış olmalı ama yine de karakterlerin ve hikayenin böyle bir sonu haketmediğini düşünüyorum. Onca ihtiras, onca aldatmacanın sonu pembe dizilerdeki gibi bir sonla bitmemeliydi.


Velhasılı, okumak için güzel bir kitap olsa da kendisinden geriye çok da fazla birşey bırakmayan, ama bir - ilk kitap- olarak da gayet başarılı bulduğum bir roman 22 Britanya Yolu. Özellikle bir annenin, annelik içgüdüsüyle evladına kol kanat gerdiği, tüm acıları sırf evladı için yüksünmeden yüklendiği bazı yerler gözyaşlarım usulca süzülmedi değil... Tavsiye eder miyim? Okuyacak daha iyi bir kitabınız yoksa vakit ayırmaya değer derim...

Keyifli okumalar.


28 Ekim 2014 Salı

Kitapsever Demliksever Kupasever

Kitap kurtları iyi bilirler ki, bir kitaba eşlik edebilecek en güzel şey bir fincan çay ya da kahvedir. Hani satırlara gömülürken elinizdeki sıcacık bardaktan içeceğinizi yudumlamak kadar keyiflisi yoktur. Hele de bu türden bir demliğiniz ya da bir kupanız varsa... Neden mi bahsediyorum? Buyrun birlikte göz atalım öyleyse :)


 








 


Edgar Allan Poe'dan tutun da Jane Austen'e kadar - hatta Shakespeare sevenlere bile hitap eden demlikler dizayn etmişler. Kitapları sevenler eminim ki bu demliklere kocaman bir iç çektiniz :)

Hani mesela aşağıdaki gibi bir çay setim olsa... Evime gelen kitapsever dostlarıma güzel bir çay demleyip sohbet etsem doyasıya... Hayali bile güzel!

22 Ekim 2014 Çarşamba

Kitap Kokusu - Sineklerin Tanrısı



Okurken düşündürten ve sorgulatan kitapları seven takipçiler hemen kalemi kağıdı hazır edin! Bugün blogda tam da böyle bir kitaptan bahsedeceğim: 

"Sineklerin Tanrısı"

"Sineklerin Tanrısı"nı bitireli haftalar oluyor ama, yazısı için bir türlü bilgisayarın başına oturamadım ne hikmetse. Öyle çalakalem de yazasım gelmedi, istedim ki dingin düşünebileyim yazarken. Nasip bugüneymiş. Bismillah diyerek başlayalım öyleyse!


Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz şair ve romancı William Golding'in 1954 yılında kaleme aldığı bu kitaba sıradan bir roman nazarıyla bakmak, William Golding'e yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olur kanaatimce.Beklentilerin ve eğilimlerin  popüler kültür tarafından belirlendiği bir zaman diliminde böyle sarsıcı kitapları bulmanın güçlüğü yadsınılamaz bir gerçektir. Bu açıdan bakılınca, "Sineklerin Tanrısı" içerdiği alegori ve taşıdığı anlam yönüyle edebiyat tarihindeki önemini uzun yıllardır korumayı başarabilmiş bir eserdir diyebiliriz.


Kitabın önemini daha iyi idrak edebilmek için biraz daha başa, en başa sarmalıyız hikayeyi, çünkü bu kitabın edebiyat tarihine kazandırılması gerçekten hiç de kolay olmamış:

  "Zaman: Gelecek. Sömürgeler üzerinde patlayan bir atom bombası hakkında saçma ve ilginç olmayan bir fantezi. Bir grup çocuk, Yeni Gine yakınlarında bir vahşi yere düşer. Çöp ve sıkıcı. Manasız."

  İşte bu yazısıyla kendisine ulaşan kitabı reddetmiş Faber & Famp Yayınevi. Sadece yayınevi tarafından tek seferde reddedilişiyle kalsaymış, edebiyat dünyası için  koca bir kayıp olacakmış ancak, kitabın şansı Charles Monteith'in eline geçmesiyle değişivermiş. Montheith okuyunca kitabın ses getireceğine inanmış ancak yayınevini ikna etmesi hiç de kolay olmamış çünkü satış müdürüne göre asla para etmeyecek bir kitapmış bu. Yine de vazgeçmemiş Montheith, çünkü onun da editörlüğünü yapacağı ilk kitabıymış "Sineklerin Tanrısı". Montheith etrafındakileri ikna etmeyi başarmış ancak kitabın ilk baskısı umduğu ilgiyi uyandıramamış. Sonra, her ne olduysa, kitap birden "bir orman yangını" gibi yayılıvermiş üniversite öğrencileri arasında.


William Golding, İkinci Dünya Savaşı'nda gördüğü vahşetin akıl sınırlarını zorlayıcılığı karşısında, insanın doğası ve içinden gelen kötülüğü sorgulamak üzere yazdığı bu kitabında insanın herkesce bilinen tabiatına ters düşen iddialarda bulunuyor. Gelin, "Sineklerin Tanrısı"nın yazarından dinleyelim kitabının arkasında yatan temel düşünceyi:

 “İkinci Dünya Savaşı’ndan önce toplumsal insanın mükemmelleşebileceğine inanırdım; yani doğru bir toplum yapısı iyi niyeti üretecekti; ve bu sayede tüm toplumsal hastalıkları toplumu yeniden düzenleyerek ortadan kaldırabilirdiniz. Bugün de benzer bir şeye inanıyor olabilirim; ama, savaştan sonra inanmıyordum çünkü inanamıyordum. Bir insanın diğerine neler yapabileceğini keşfetmiştim. Bir insanın diğerini bir silahla öldürmesinden, ya da bir bombayla havaya uçurmasından söz etmiyorum. Totaliter devletlerde yıllardır süregiden sözcüklerle ifade edilemeyecek o kötülükleri düşünüyorum. Şu kadar çok Yahudi’nin şu veya bu şekilde ortadan kaldırıldığını söylemek bile yeterince kötüdür (temizlendi, böyle derler, şık bir deyimle); ama o dönem öyle şeyler yapılmıştı ki bunları bir kez düşünmeye başladığımda eğer aklımdan kovamazsam fiziksel olarak hasta oluyorum. Bunlar Yeni Gine’deki kafatası avcıları ya da Amazonlardaki bir ilkel kabile tarafından yapılmadı. Bunlar büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla eğitimli insanlar tarafından, doktorlar, kanun adamları, arkalarında bir uygarlık geleneğini taşıyan insanlar tarafından yapıldı. Tüm o yılları yaşayan biri, insanın arının bal yapışı gibi doğal bir  şekilde kötülüğü ürettiğini anlamıyorsa ya kör ya da aklını kaybetmiş olmalıdır. İnsanın ruhen hastalıklı bir yaratılışı olduğuna inanıyordum ve yapabileceğim en iyi şey yarattığı uluslararası felaketle hastalıklı doğası arasındaki bağlantının izini sürmekti.”


Aslına bakılırsa, William Golding'in kaleme aldığı "Sineklerin Tanrısı"nın ilk versiyonu, bugün okumuş olduğumuzdan biraz daha farklı olup, uzunca bir 3. Dünya Savaşı tasviri ile başlıyormuş. Bu savaştan korunmaya çalışılan bir grup çocuk uçakla sömürgelerin üzerinden uçarken bombalara hedef oluyor ama özel donanımı sayesinde ıssız bir adaya sağ salim inmeyi başarıyorlarmış. Kitabın basılması için yayınevini ikna eden editör Charles Montheith, kitabın girişindeki bu uzun savaş sahnelerinin çıkarılmasını teklif etmiş Golding'e. Bu teklifin yazarımız tarafından kabul edilmiş ve böylelikle de kitap günümüzdeki halini almış.

Kitaptaki tüm olaylar, çocukların bahsi geçen adaya düşmeleriyle başlar. Golding adayı tanıtırken, 1857'de Robert Michael Ballantyne tarafından yazılan Mercan Adası'na atıfta bulunur. Ancak aslına bakılırsa Golding'in kitabı, aslında bu romana bir baş kaldırıdır. Mercan Adası'nı okuyanlarınızın da hatırlayacağı üzere, kitaptaki hikaye adaya düşen üç İngiliz gencin bir süre yalnızbaşına kalmasının akabinde yerlilerle temas etmesi ile gelişir. Vahşi doğa parçasına kendi uygarlıklarını taşıyan bu hikayeye verilmiş sert bir cevap niteliği taşıyan "Sineklerin Tanrısı"ndaki hikayede adanın özellikleri benzerdir ancak çocukların sonu bir değildir.

Hikayenin buradan sonrasına değinmeyeceğim çünkü okumamış olanların zihninde merak ve soru işaretleri olsun istiyorum.  Eğer kitabı okumayı düşünüyorsanız, önemli bulduğum bir ayrıntıyı daha ele almak isterim: Benim tercihim, Türkiye İş Bankası Yayıncılığı'nın Mina Urgan çevirisinden yana oldu. Mina Urgan'ın daha önceleri kitabın başında önsöz olarak yer verilen ayrıntılı açıklaması aslında tüm kitabı özetler nitelikte. Benim okuduğum yeniden düzenlenmiş versiyonu olmalı ki; bu önsöz, sonsöz olarak kitabın sonuna konulmuştu. Hikaye bittikten sonra Mina Urgan'ın o muhteşem açıklamasını da okuyunca, oturmayan tüm taşlar da yerine oturmuş oldu.

Bu kitabın bir de sinemaya uyarlanış hikayesine değinip yazıma son vermek istiyorum.  
Kitap 2 kez sinemaya aktarılmış; biri 1963 yılında Peter Brook diğeri ise 1990 yılında Harry Hook tarafından. Ben her iki uyarlamasını da bizzat izledim. İlki siyah-beyaz, ikincisi ise renkli olan bu iki filmin kendi içinde ele alınması gereken ayrı noktaları var. Ama bana hangisinin daha başarılı olduğunu sorarsanız - kitabı okuyarak her iki filmi de izleyen hemen her arkadaşım gibi- tercihimi birinciden yana kullanırım. Aslına bakılırsa kitabı okuduktan sonra filmini izlemeyi pek tercih etmiyorum ama böylesi bir hikayenin nasıl sinemaya aktarıldığını oldukça merak ettim ve izledim. İlkinin, kitaba daha sadık kalınması yönüyle daha izlenebilir olduğunu düşünüyorum.



Velhasılı, ne özgünlük ne de edebi anlamda zirvelik iddiasında bulunabilecek bir kitap olmasa da, her kitaplıkta olması gereken bir kitap "Sineklerin Tanrısı". Esasen bu kitap, aslında hepimizin bildiği ancak dile getirmekten çekindiği gerçeklerden apaçık bir şekilde söz etme cesareti gösterebildiği ve  içimizdeki karanlık dehlizlere ışık tutabildiği için okunması ve okunurken üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap.

Ne Mercan Adası'ndaki ne de Sineklerin Tanrısı'ndaki gibi eşsiz bir ada hayal etmemize gerek yok. Dünya her anlamda güzel bir yurt iken, biz  -içerisinde yaşayan insanlar- burayı cehenneme çevirmedik mi zamanla? Sırf daha rahat yaşayabilelim diye bizim rahatlığımız için rahatını feda eden insanların varlığını düşününce... Masum değiliz hiçbirimiz...

Madem yad ettik, kitap yazımızı minik serçenin sesiyle sonlandıralım.

Aşkla kalın!



14 Eylül 2014 Pazar

Kitap Kokusu - Ben Malala


Malala Yusufzay'ı bu kitapla tanıdım ben. Bir kitapçıda rastladım kendisine. Işık saçan gözleri ve kendinden emin duruşuydu beni celbeden. Bir de o kanı durduran kapak cümlesi.

"Ben Malala 
Eğitim Hakkını Savunduğu İçin Taliban Tarafından Vurulan Kız"


Ülkemizde, -özellikle de Anadolu'da-  kızların da erkekler kadar eğitim hakkına sahip olduğu hala söylenilegelir. Hatta kızların daha fazla okuması için bir sürü eğitim kampanyası düzenlenir. Nedense eğitim hakkını vurgulayan bu cümleler havada kalır birçok zaman. Bizim ülkemizde okulları acımasızca bombalayan, kesik kafaları meydanlarda sallandıran, insanları hunharca katleden, adı Taliban olan azılı bir terör örgütü yoktur. Her ne kadar Doğu'da bir takım terör olayları gerçekleşiyor olsa da, kızlarımız mevcut şartlar dahilinde eğitim haklarını alabiliyorlar. Sanırım bizler, böyle bir ülkede hayatlarımızı sürdürürken kelimelerin gücünü tam olarak idrak edemiyoruz çünkü hiçbir zaman sesimizin değerini anlayacak kadar uzun süre susturulmadık.

Malala Yusufzay henüz 17 yaşında bir kız çocuğu. Bundan tam iki yıl önce, Pakistan'da eğitim hakkını savunduğu için Taliban militanları tarafından vuruldu. Kız çocuklarının eğitim hakkını savunduğu için Taliban'ın 2009'dan beri hakkında ölüm emri verdiği Malala, 2012 yılının Ekim ayında, sadece kızların olduğu bir okul servis aracına giren Taliban tetikçisi tarafından  "Malala hanginiz? Yoksa hepinizi öldürürüm" tehdidinin akabinde silahlı saldırıya uğradı. Boynundan ve kafasından ağır yaralanan Malala'nın geçirdiği başarılı beyin operasyonunun ardından 16.cı yaş gününde Gençlik Meclisinde yaptığı konuşma, başta Birleşik Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon olmak üzere, BM'deki devlet başkanları ve diplomatlar tarafından ayakta alkışlandı. BM'nin onun adına bir gün belirlemiş olmasına rağmen, “Malala günü benim günüm değil. Bugün hakları için seslerini yükselten her kadın, her oğlan ve her kızın günüdür” sözüyle hafızalara kazındı.

Malala ülkesindeki kızların eğitim haklarını savunan kampanyalar düzenlemeye başladığında henüz çocuktu; azılı terör örgütü Tailban'a kafa tutan, cümleleri boyundan büyük bir kız çocuğu. Sözleri o kadar ötelere ulaştı ki şimdi sadece Pakistan'da okula gidemeyen kız çocuklarının değil, tüm dünyada 61 milyonun üzerinde okula gidemeyen kız çocuklarının küresel sembolü haline geldi. Şuana kadar birçok ödül aldı ve bugüne kadar Nobel Barış Ödülü'e aday olarak gösterilen en genç isim olma ünvanını koruyor.

Birleşmiş Milletler'de “Teröristler benim ideallerimi değiştireceklerini, isteklerimden vazgeçeceğimi zannettiler, ama benim hayatımda şunun dışında hiçbir şey değişmedi: Zayıflık, korku ve umutsuzluk öldü. Kuvvet, güç ve cesaret doğdu… Ben kimseye karşı değilim, ne de Taliban ya da bir başka terörist gruptan intikam almak üzere konuşmak için buradayım. Ben buraya her çocuğun eğitim hakkını savunmak ve bu konuda konuşmak için geldim. Ben Taliban’ın oğulları ve kızları için de eğitim istiyorum, tüm teröristlerin ve ekstremistlerin çocukları için de.”  şeklinde seslenen Malala'nın "The Daily Show with John Stewart"a konuk olduğu programda politik satiristin hayranlıktan dilinin tutulduğu konuşmasına da bu videodan tanıklık edebilirsiniz.



Malala ve daha birçokları bu dünyada gerçeklikleri daha iyi anlayabilmemiz için kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Hayatı, sadece ev ve iş sahibi olmaktan, televizyon ve futbolla beyinleri uyuşturmaktan çok daha fazlası yapan bu kahramanlara büyük bir teşekkür borçluyuz.

Malala'nın hikayesini kendi ağzından dinlemek istiyorsanız, yapmanız gereken tek şey en yakın kitapçıya gitmek ve "Ben Malala" yı bulmak. 

Herkese keyifli okumalar diliyorum.



7 Eylül 2014 Pazar

Kitap Kokusu - Senden Önce Ben



Son zamanlarda bitirdiğim kitapların postunu hazırlayayım diyordum nicedir. Bulabildiğim yarım saatlik fırsatı değerlendirerek, ülkemizde uzun süre best seller olarak raflardaki yerini korumuş bir Jojo Moyes kitabından bahsetmek istiyorum.


Duyanlarınız yahut eline alıp inceleyenleriniz oldu mu bilmiyorum ama kitabın gerek arka kapağında gerekse ilk sayfalarında ünlü isimlerin yorumlarına yer verilerek kitabın ne denli muhteşem ne denli dramatik bir kitap olduğundan dem vurulmuş. Bunları okuyunca insan haliyle yüreğe dokunan güzel bir hikaye ve yaratıcı bir kurgu beklentisine giriyor.

Peki öyle mi? Kesinlikle değil, tam bir hayal kırıklığı.

Ben özetle şu kadar söyleyeyim: Hayatımın en zor, en ağlak döneminde okumuş olmama rağmen bir gram göz yaşı dökmedim. Hadi göz yaşını geçiyorum, hiç de öyle "vayy bee" dedirten, yüreğime dokunan bir kitap değildi. Aksine, daha en başlardan itibaren sonunu kolayca tahmin edebiliyordum. Buna rağmen, çevirideki akıcılık ve olayların merak uyandıran örgüsü sayesinde kitabı sıkılmadan kolayca birkaç gün içinde bitirebildim.



Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse;

Zengin ve gösterişli bir hayatı olan Will hayatının en güzel yıllarını adrenalin dolu sporlarla uğraşarak geçirirken, hayat ona hiç de ummadığı bir başka yol çizer. Bir motosiklet kazasından sonra felçli kalan Will için hayat yeterince çekilmez olmaya başlamıştır. Hayatının geri kalanını tekerlekli bir sandalyeye mahkum olarak geçirecek zorunda kalmak Will'i yeterince aksi ve çekilmez bir adam haline getirmiştir.

Öte yandan Lou, maddi zorluklar çeken ailesine destek olmak için çalışmak zorunda olan sade ve kendi halinde bir kızdır. Çalıştığı kafenin kapatılmasının ardından yeniden iş arayışına giren Lou, gördüğü hasta bakıcılık ilanına başvurur.

Will ve Lou'nun hikayeleri de burada kesişir... 

Kitabın bana kazandırdığı tek şey, Allah-u Teala'nın verdiği nimetlerin farkındalığını tekrar tekrar yaşamak ve bolca şükretmek. Her ne kadar bir kurgu da olsa okuduklarım, zaman zaman Will'in yerine kendimi koyarak, ben olsam ne yapardım diye kendime sık sık sordum. Gerçekten ağır bir imtihan. Böyle bir imtihanla hayatına devam eden tüm insanların Yüce Rabbim yar ve yardımcısı olsun, dünyada yoksun olduklarından kat be kat fazlasıyla ahirette mükafatlandırılsınlar inşallah... 

İkinci olarak da, bu tür felçli hastalara karşı edindiğimiz tutum ve davranışlarımızı değerlendirdim kendimce. Bir insanın, hayatının geri kalanını bir başkasına bağımlı olarak yaşamak zorunda kalması yeterince acı vericiyken, biz insanların bakışları, sözleri ve davranışları onların içinde bulunduğu durumu kolaylaştırıyor mu yoksa daha da zorlaştırıyor mu?

Kitapla ilgili düşüncelerim şimdilik bu kadar. Eğer yeterince boş vaktiniz varsa okuyabilirsiniz ancak övüldüğü kadar ahım şahım bir kitap olmadığının tekrar altını çizmek isterim.

Herkese mutlu pazarlar diliyorum.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Kitap Kokusu - Aynı Yıldızın Altında

Kitap okumayı seven biri için alınabilecek en güzel şey muhakkak ki kitaptır. Geçtiğimiz haftalardan birinde aldığım kitaplardan biri de, John Green' in, The New York Times Bestseller'a girerek adından söz ettirmeyi başaran kitabı "Aynı Yıldızın Altında" ydı.
Kitap, ana karakter Hazel Grace'in dramatik sözleriyle başlıyor. Kendisi 16 yaşında 4. evre tiroit kanser hastası bir genç kız. Sosyal hayattan izole; büyük çoğunluğunu evde geçiren, içine kapanık, az konuşan, sürekli okuyan Hazel'in kendine göre geçerli sebepleri var: Tümörün akciğerlerine metastaz yapması nedeniyle oksijen tüpüyle birlikte yaşaması gerekiyor

Annesini kırmamak adına kanser hastalarına verilen destek programına katılan Hazel'in Augustus Waters ile tanışınca hayatı değişir. İlk gördüğü andan itibaren etkilendiği bu genç adam, Augustus Waters, kemik kanseri tanısı sonrası bir bacağı kesilen ancak hastalığı  remisyon evresinde olan biridir ve Hazel'e göre daha umutlu ve hayat doludur.

İki genç birbirlerine aşık olurlar. Buraya kadar olan kısım sizlere okuyucuyu ağlatmak için elindeki tüm imkanları seferber etmeye çalışan bir kitapmış gibi gelebilir ancak hiç de öyle değil. Kitap her ne kadar ölümden ve kanserden bahsediyor olsa da ne ölüm, ne de kanser üzerine yazılmış bir kitap değil. Kitabı benim için güzel kılan en önemli nokta kitapta kesinlikle ve kesinlikle baş karakterlerdi.

Hazel Grace ve Augustus Waters, gerek iç dünyaları, gerek cesaretleri ve gerekse birbirine tutunarak yaşattıkları umutlarıyla gerçekten akıldan uzun bir süre çıkmayacak kadar gerçekçi ve muhteşemdiler. Belki de en önemlisi kendileri gibiydiler, sanki gerçekten varmışlar ve ben de onların maceralarını bir kenardan izliyormuşum gibi hissettim.  Bu nokta, yazar John Green'in kalemindeki gücü gözler önüne seriyor. 

Diğer önemli nokta ise, kanser hastalarına karşı geliştirilen önyargılar ve tepkiler. İşte tam bu noktada sizlerle paylaşmak istediğim bir hatıram var:

Bundan tam iki yıl önce, lisans eğitimimin son yılında okulu tamamlayabilmek için yapılması zorunlu stajın bir dönemini Onkoloji ünitesinde değerlendirmeye karar vermiştim. O zaman için gerçekten cesurca bir karardı çünkü psikoloji 4. sınıflar arasında Onkoloji'de Psikoloji stajı yapan tek kişi bendim. 

Orada staj yaptığım altı ay boyunca yüze yakın kanser hastası tanıdım. Ekseriyatı orta yaş ve üstüydü ve ben birçoğunu en fazla bir ay görebiliyordum. Aldıkları kemoterapi tedavisi ve bu tedavinin yan etkisi dolayısıyla  meydana gelen değişimler... Daha fazla gün ışığına erişmek ve sevdikleriyle birlikte daha fazla bir arada olmak için tutundukları umutlar... Ve anlatamayacağım kadar fazlası vardı o staj tecrübesinde... 

Niye buna değiniyorum; staj yaparken diğer doktor ve hemşirelerin üstlendiği görevden çok daha farklısını üstlenmiştim üzerime: Onları dinlemek ve hissettiklerini anlamaya çalışmak.. Korkularından bir nebze bile olsa arınmalarını sağlamak... Elbette bunu yapmak benim için kolay olmadı, özellikle en başlarda. Zaman geçtikçe üstesinden gelmeyi başardım, staj süpervizörlüğümü yapan doktorun hijyen konusundaki uyarılarına rağmen onlarla yakın temasta bulundum, onların ellerini tuttum ve sarıldım... Sekerat-ı mevt esnasında hasta yakınlarının acılarını paylaştım. Ve bunları yaparken hiç mi hiç korkmadım elhamdülillah... İşte o altı aydan sonra birçok ders edinmiş oldum hayata ve ölüme dair. Ama bunların dışında önemli olan bir nokta daha var ki, o da kansere ve kanser tanısı almış insanlara karşı biz diğer insanların duruş ve tavrı. Onlar acı çekiyorlar hem fiziken hem ruhen. Fiziken acı çekiyorlar çünkü aldıkları kemoterapi tedavisinde kullanılan ilaçlar onların hayatlarını rezil bir şekilde alaşağı ediyor. Mide bulantıları, yemeklere karşı iğrenmeler, kusmalar; tümörden kaynaklanan ağrılar, sızılar... Hayatının sona eriyor olma endişesi... Sevdiklerinden ebediyyen ayrılmak... Ölüm... İnanıyorsa şayet ölümden sonrası... Hepsi hepsi öyle zor ki tahayyül edince...  

İşte bu yüzden, bu kitap bana Onkoloji'de o ilaç kokan hasta odalarındaki günlerimi hatırlattı...


Kitabı benim için önemli yapan sonuncu nokta ise, yer verilen hadiselerden bir kısmının Hollanda'da geçiyor olması. Yazılarımı takip edenlerinizin artık biliyor olduğunu umduğum bir Erasmus maceram var malumunuz. Hollanda'da bir yıl yaşamış birinin, gezmiş ve görmüş olduğu tüm o yerlerin bir kitapta anlatılıyor oluşuna şahit olması harika bir duygu. Özellikle örnek vermek gerekirsem, Hazel ve Augustus'un uçak inişi esnasında Hollanda'yı kuşbakışı tarif edişleri mesela. Tam o satırları okurken, uçağın inişe geçtiği anda duyduğum anonsu tekrar duymuş, dışarı bakarken gördüğüm kanallarla parsellenmiş yeşil ülkeyi tekrar görmüş gibi hissettim. Öte yandan, Hazel ve Augustus'un  Anna Frank Müzesindeki anları... Orayı gezip görmüş biri olarak o satırları okurken ayrı bir keyif duydum açıkçası...

Kitapla ilgili söylemek istediğim son birşey kaldı: kitaba verilen Türkçe başlık seçimi. "Aynı Yıldızın Altında"  başlığı kitabı daha baştan tahmin edebilmeniz için verilmiş bir olta gibi geldi bana. Hani nihayetinde baş kahramanlarımız kanser hastası iki genç ve akıbetleri az da olsa ortada. Halbuki durum hiç de düşündüğüm gibi değilmiş.

Romanın orjinal adı olan "Tha Fault In Our Stars" ı Türkçeleştirmek istersek tam olarak "Yıldızlarımızın Kusuru" olarak çevirmek mümkün. Bu başlık yanılmıyorsam, Shakespeare'in Julius Caesar'ından geliyor:


"The fault, dear Brutus is not in our stars, / But in ourselves, that we are underlings."
(Birer uşak gibi yaşıyorsak, sevgili Brutus / Kabahat yıldızlarımızda değil, kendimizde.)

Hazel'in yaşadıklarını düşününce bu başlığın kitap için uygun olduğu kanaatindeyim. En azından Türkçe olarak uygun görülmüş başlıktan daha isabetli.



Evet kitapla ilgili söylemek istediklerim şimdilik bu kadar :) 
( "Daha ne kaldı ki?" diyenler parmak kaldırsın :p )

Son olarak, kitabın mottolarından biri olan "Peki" sözcüğünün her geçen gün artan popülerliğinin yansımaları :)









Okumayı düşünen herkese şimdiden keyifli okumalar diliyorum :)

Aşkla kalın!


11 Nisan 2014 Cuma

Kitap Kokusu - Bir Yazar Üç Kitap


Hayre'l Cuma sevgili arkadaşlar, yağmurlu bir İstanbul gününden hepinize kucak dolusu sevgiler :)

İlk kez kitap postu yazıyorum farkettiniz değil mi?

Birçoğunuzun severek okuduğu, okumayanların da kuvvetle muhtemel ismini sıklıkla duyduğu bir yazardan ve onun birbirinden güzel üç kitabından bahsetmek istiyorum bugün.


Sarah Jio'nun ilk kitabı Mart Menekşeleri,  Library Journal En iyi Kitap Ödülü'nü almaya hak kazanmış harikulade bir roman. Kitabın baş kahramanı Emily Wilson, kocası tarafından başka bir kadına tercih edildiğini öğrenince büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Bir nevi biz Türklerin "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" dercesine, yaşadıklarından uzaklaşmak ve iç huzurunu yeniden onarmak için teyzesi Bee'nin teklifini kabul ederek, Banbridge Adası'na gider. 

Bir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir…

Aylardan Mart'dır. Ada'nın en güzel zamanında gelen Emily kayıtsızca Bainbridge'in keyfini sürmeyi umut ederken, esrarengiz bir günlük bulur. Kırmızı kadife kaplı bu defterde yazılanlar onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikayesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürür.


Sarah Jio, farklı zamanlarda gerçekleşen olayları ve birçok karakteri muntazam bir olay örgüsüyle birbirine bağlamış. Günlük tarzı yazılan kitapları oldum olası beğenen biri olarak, özellikle Emily'nin gizemli günlüğü okuduğu sayfalarda resmen satırları yutarcasına okudum. Geçmişin izlerinin bugünü nasıl etkilediği de ince bir biçimde anlatılmış. Alınası dersler bakımından da içeriğindeki detayların incelikle işlendiği bir roman kesinlikle.

Sanırım bu kitaptan geriye kalan en güzel cümle de buydu:

"Hayat, birine seni seviyorum demenin kararsızlığını yaşamak için çok kısadır..."



Kitabın orjinal kapağı da çok hoş ama bir country - vintage hastası olarak Arkadya'nın kapak seçimine de resmen eridim bittim diyebilirim :)



Gelelim Sarah Jio'nun ikinci kitabı olan "Yağmur Sonrası" na:

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Türklerin Kitap Okuma Alışkanlığı ve Insan Beynini Etkileyen 10 Roman


Kitap okumayı sever misiniz? Ben çok severim. Benim okuma alışkanlığımın mimarı babam ve annemdir. Babam bana 5 buçuk 6 yaşlarında yazmayı ve okumayı kendi elleriyle öğretti. Sonrasında okula başlayınca da doğum günlerimde oyuncak bebek dükkanı yerine beni kitapçılara götürürdü. Her yıl bir çocuk kitabının serisinden hediye paketi yaptırırdı bana. Annem de okuldan geldiğimde bana kitap okuttururdu, o sırada da kendisi mutfakta yemek yapardı. Nice hikayeler bitirdim anneme bu şekilde... İlköğretim ve lise hayatım tam bir kitap kurdu şeklinde yaşayarak geçti. Türk ve Dünya Klasiklerinden tamamına yakınını üniversiteye başlamadan evvel bitirmiştim bile. Üniversitede harçlığımın çoğunu yine kitaplara yatırıyordum...  Daha çok alanımla ilgili kitaplara... Üniversite kütüphanemizin güzel ve kapsamlı bir kütüphanesi vardı, edebi eserleri de daha ziyade buradan okuyordum.


Ve şimdi... Artık mesleğimi yapıyorum ve maalesef öğrencilik hayatımdaki kadar bol vakit bulamıyorum kitap okumaya. Yine de her hafta bir kitap bitirmeye gayret sarfediyorum. Geçenlerde kabaca saydım; toplamda 300e yakın kitabım var kendime ait. Ve en büyük hayallerimden biri, evimde çok kapsamlı bir çalışma-ibadet odası ve koskocaman bir kütüphaneye sahip olmak...


Bugün sosyal paylaşım sitelerinden birinde okuduğum bir yazıdan esinlenerek bu konuyu seçtim.

Türkler olarak pek de okuyan bir toplum olduğumuzu söylemek zor. Bahanelerimiz çoğu zaman bitmez; "Kitaplar çok pahalı", "İşten gelince yorgunluk çöküyor", "Vakit ayıramıyorum" vs gibi bir sürü arkası gelmez bahanelerimiz var kitap okumamak için...

Öte yandan, okuduğumuz kitapların türleri de oldukça kısıtlı. Popüler kültürün önümüze sunduğu "aşk, siyaset, cinsellik" gibi ana temalar üzerinde yoğunlaşmış kitaplar ve okuyucular mevcut...

Yapılan çalışmaların istatiksel sonuçlarına göre, televizyon için ortalama 5 saat, internet için çok daha fazlasını ayıran Türk halkının kitap okumak için yılda yalnızca 6 saat ayırıyor olmasını oldukça ironik buluyorum doğrusu... Ayrıca, ekran karşısında geçirilen vakitler bizi daha yalnız ve daha asosyal bireyler haline getiriyor ne yazık ki...


Ülkemiz, kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkelerinin gerisinde kalmış durumda. Örneğin, Japonya’da toplumun yüzde 14′ü, Amerika’da yüzde 12′si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21′i düzenli kitap okurken, Türkiye’de yalnızca on binde 1 kişi kitap okuyormuş. Bir Japona bir yılda ortalama 25, bir İsviçreli 10, bir Fransız 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap düşüyormuş.



İşte araştırma sonuçlarının diğer çarpıcı sonuçları
  • Birleşmiş Milletlerin yaptırdığı bir araştırmaya göre, kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı ve Avustralyalı 100 dolar, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor. 
  • Dünya ortalaması da Türklerin ayırdığı zamandan 3 kat fazla. 
  • Dünya ortalaması 1,3 dolar iken, Türkiye’de bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar harcıyor.
  • ABD’de yılda 72 bin kitap basılırken, Rusya’da 58 bin, Japonya’da 42 bin, Fransa’da 27 bin,
  • Türkiye’de ise 7 bin kitap basılıyor. Türkiye’de dergi okuma oranı ise yüzde 4 olarak belirlendi.
  • İngiltere’de ortalama bir gazete olan günlük The Sun gazetesi Türkiye’deki gazetelerin toplam tirajı kadar satıyor.
  • Türkiye’deki gazete okurlarının yüzde 85′i yalnızca spor ve magazin sayfalarını okuyor.
  • Türkiye’de 1412 kütüphane olmasına rağmen, sadece 400′ü uluslararası kütüphane standartlarını taşıyor.
  • Kütüphanelerdeki kitap sayısı 12 milyon 221 bin 192, kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 254 bin 7 ve satın alınan kitap sayısı ise 13 bin 862.
  • “Türkiye’nin Okuma Alışkanlığı” isimli çalışmaya göre, Türkiye’de ihtiyaç maddeleri sıralamasında kitap 235. sırada yer alıyor.
  • Türkiye’de öğrencilerin sadece yüzde 19′u, 25′ten fazla kitaba sahip

Kitap okuma alışkanlığını çocuklarımıza kazandırma yöntemleri ile ilgili başka bir yazı yazmayı planlıyorum. Bu yüzden, bu yazımda çok daha farklı bir araştırmanın sonucuna daha değinmek istiyorum.

Edebiyatın‘iyileştirici’ niteliğinden yola çıkan bir grup bilim insanı, nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiğini, sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiğini ve ilişki kurmayı kolaylaştırdığını belirledi.
Toronto Üniversitesi öğretim üyesi psikiyatr Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren tarafından Scientific American’da yazılan makaleye göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor.


Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini de keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İki bilim insanı, insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. Listede Tolstoy’un Anna Karenina veya Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’ın yanı sıra Muhsin Hamid’in 2007 yılında yazdığı ‘The Reluctant Fundamentalist / Gönülsüz Köktendinci’ isimli romanı da yer alıyor.

Listede yer alan romanlar şöyle;

Johann von Goethe / Genç Werther’in Acıları (1787)
Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)
Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850
Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)
George Eliot / Middlemarch (1870)
Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)
Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)
Toni Morrison / Sevgili (1987)
J.M. Coetzee / Utanç (1999)
Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)



BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya