25 Ağustos 2013 Pazar

Istenmeyen Anılara Sürpriz

Yabancı kaynaklı haber sitelerinden birinde okuduğum haberi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Haberin içeriğine göre sürprizler, hatırlamak istemediğimiz anıların silinmesinde olumlu etki ediyormuş.
Sürprizlerin en güzel tarafı hiç beklemediğimiz anlarda karşımıza çıkmasıdır. Böyle beklenmedik sürprizler de acı verici anılarımızdan daha rahat bir şekilde kurtulmamızı sağlıyormuş.


Travma etkisi yaratan anıların beyindeki fizyolojik mekanizması ve bu mekanizmanın çözümlenmesi, literatürde “Post Traumatic Stress Dizorder” – “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” olarak bilinen ve diğer “Yaygın Anksiyete Bozuklukları”nın tedavisi için büyük önem taşıyor.

Bu haber özellikle bu tür hastalar için sevindirici olabilir.

Haberin içeriğine bakılırsa, yapılan araştırmalar sonucu beklenmedik sürprizlerle karşı karşıya kalan kişilerin kendilerini rahatsız eden düşüncelerden daha rahat kurtulabildiği tespit edilmiş.

Hafızanın belli genel geçer ögelerden oluşmak yerine manipulasyona açık olduğu uzun zaman önce kanıtlanmış bulunuyor.

Özellikle “Klasik Koşullanma” kavramıyla yakından tanıdığımız Ivan Pavlov’un Psikofizyoloji çalışmaları sayesinde korkunun güzel duygularla eşleştirildiğinde hissedilen yoğunluğun azaltıldığı bilim camiası tarafından bilinmekte.

Yapılan araştırmalardan görülen o ki, sürprizler karşısında verdiğimiz tepkiler zihinsel süreçlerimize olumlu katkıda bulunuyor.

Günümüz koşullarında, rahatsız edici nitelikteki anılardan doğan korku ve kaygı duygusunu bastırmak için kullanılan bazı ilaçlar tedavide etkili olabiliyor ancak bu yeni bulgular çerçevesinde olumsuz çağrışımları zayıflatmada destekleyici faktörler de tedavi sürecine katkıda bulunabilir.

Peki kadınlar ne tür sürprizlerden hoşlanırlar?

Aslına bakılırsa, bence temel nokta, bayanın kendini özel ve değerli hissettiren bir sevgili/eş e sahip olmasıdır.


Öyle ya da böyle, büyük ya da küçük her sürpriz bir bayana kendini özel ve değerli hissettirmeye yeter.
Özellikle, sohbet arasında geçen bir konuda alalade söylenen her hangi bir şeyin unutulmayarak, umulmadık bir anda sürpriz olarak karşısına çıkması bir bayanı çok ama çok mutlu eder.

Anlattığı ya da söylediği şeylerin gerçekten dinlendiği ve önemsendiği fikrini doğurur.

Çiçekler…

Çiçek sevmeyen kaç bayan vardır ki?

Eve girer girmez, elinde bir buket çiçeğin ardında beliren eş…

Bu kare bir bayan için hep unutulmaz bir hal alır…

Özellikle bu, asırlardır aşkı simgeleyen bir buket kırmızı gülse…
Tabii bir de “yollarına gül sermek” denilen bir deyimimiz mevcut dilimizde :)

Spontan bir günde, bir bayanın evine adım attığı andan itibaren adım başı güller ya da gül yaprakları ile bezenmiş bir yolda yürüyor olma hayali…

Bir başka versiyonu, “yollarına mumlar sermek” olabilir mi? Olabilir gayet de :)


Bir de sürpriz rezervasyonlar var tabi :)

Çok özel bir mekanda, habersizce ayarlanan mum ışığında bir akşam yemeği…

Ya da çok sevilen bir film ya da konsere iki bilet…
Ya da daha ileri seviyedeki romantikler için, önceden her şeyiyle planlanmış bir seyehatin biletlerini yastık altına saklama :)

Bu bir kadın için fazlasıyla büyük bir sürpriz beklentisi mi ne dersiniz? :)


Ve o özel günler…

Hani unutulduğunda içimizde fırtınalar kopartan, mırığımızı eğen o güzel ve özel günler :)


Hiçbir bayan istemez unutulsun…
Doğum günü, tanışma yıldönümü, evlilik yıldönümü vs derken liste uzar gider :)

Bir de hiç birini atlamadan, her seferinde orijinal fikirlerle bir bayanı süprizleriyle şaşkına çevirmek…

Böylelerine romantik olma yolunda çift diploma verilmeli :)


Velhasılı kelam, mevzu bahis sürprizler olunca biz bayanlar da akan sular duruverir :)

Sürprizlerin kötü hafızaların silinmesinde etkili olduğu her ne kadar bilimsel araştırmalarla destekleniyor olsa da dünya çapında deneysiz elde edilen genel geçer bir kural var ki, sürpriz olmadan yaşayan bayanlar zamanla kötü hafızalar üretebiliyorlar :)

Allah bekar olanlarımıza romantik ve sürprizlere bizden daha meraklı olan eşler nasip etsin, evli olup da böyle eşlere sahip olanların da şükrünü arttırsın :)

Evli ve bunlardan mahrum olan bayanlara ne demeli :)

İnşallah kocaları bir gece rüyalarında ak sakallı dede falan görürler de akılları başlarına gelir :)

En içten sevgilerimle.

20 Ağustos 2013 Salı

Trilye Vol - II

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Trilye ile ilgili dünkü yazımın hemen akabinde  “Tarihi Çamlı Kahve” ile ilgili paylaşımda bulunacağımın haberini vermiştim.

Canan Tan’ın “Yüreğim Seni Çok Sevdi” kitabını okuyanlar sanmıyorum ki kitap karakterlerinden Aslı ve Murat’ın aşklarına eşlik eden Çamlı Kahve’yi unutsunlar.



Kitapta Canan Tan ‘da ziyadesiyle güzel tasfirlemiş ancak dünya gözüyle görülmesi, havası teneffüs edilmesi gereken yerlerden biri bu mekan.

Zaten bir kere gidilip tadı alınınca, yılda en az bir kere gitmeyenler için huzursun ruh hali yapabiliyor burası, öyle kendine has bir yanı var ki…





Herşeyden önce manzara harika… Tek kelimeyle izah edilmesi gerekirse büyüleyici…  Trilye olduğu gibi ayaklarınızın altında…

Hele ki haftasonu ise oldukça kalabalıklaşıyor mekan… Çamlı Kahve’de bu manzarayı kaçırmak istemeyenler erkenden gelip kıyılardan bir masaya afiyetle kurulsunlar…





Serpme kahvaltısı oldukça lezzetli ve doyurucu, iki kişilik kahvaltılıkla dört kişi doyarsınız teminatı benden :) Ücreti de oldukça makul. Sabah kahvaltısı değilse tercihiniz, gözlemesini kesinlikle öneririm. Her iki koşulda da Türk Kahvesinin tadına bakmadan mekandan ayrılmayın :)

Peki ulaşım?

Eğer Bursa’da iseniz, Çamlı Kahve’ye ulaşmak için Mudanya’dan Zeytinbağı tabelalarını takip ederek Trilye’ye ulaşabilirsiniz. Buradaki Trilye postunda ulaşımdan bahsetmiştim zaten.

Çamlı Kahve’ye ulaşmak içinse Mudanya tarafından trilye’ye girdikten sonra hiçbir yere sapmadan beldenin içinden devam edip, sağ tarafta benzin istasyonu sol tarafta camiyi geçtikten sonra ilk sol sonra da gördüğünüz Çamlı Kahve tabelasıyla 100- 150 mt yukarı yokuş çıkıyorsunuz.

Velhasılı kelam, İstanbul’dan bir günlüğüne de olsa uzaklaşmak ; sakin, huzurlu bir hafta sonu isteyenler  için eşsiz bir mekan Çamlı Kahve.



Kitabı okuyanlar Aslı ve Murat’ı anmadan günü bitirmesinler nacizane :)

En içten sevgilerimle.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Trilye Vol - I

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Sizler ne durumdasınız bilemiyorum ama yaz aylarını pek sevmeyen bir arkadaşınız olarak bir an önce Sonbahar’ın gelmesini bekliyorum.

Aslına bakarsanız benim favori mevsimim İlkbahar. Toprağın canlandığı, doğanın uyandığı, börtü böceğin uykularından uyandığı ilkbahar mevsiminin ılık esen rüzgarını, terletmeyen sıcağını ve uzun zaman süren aradan sonra yeniden merhaba diyen güneşini seviyorum :)

Ama hava öyle sıcak ve bunaltıcı ki bahar olsun da ilk ya da son fark etmez modundayım şu aralar :D

Terlemekten hiç hazetmiyorum, terlediğim zaman ciddi huzursuz bir ruh haline bürünüyorum. 

Tesettürlü olmanın verdiği zorluk da var tabii ama maksat rıza-ı ilahi olup mükafat Allah-u Teala’dan beklenince durumumuza her türlü  hamd ediyoruz. Mısır’daki din kardeşlerimizi düşününce sıcaklıktan şikayet etmek sahip olduğumuz nice nimete şükürsüzlük olur :(

Girizgah için bunca kelamdan sonra gelelim bu postumuzun asıl konusuna:

 Malumunuz taşınma işlerinden sonra baba ocağına geri döndüğümün haberini vermiştim.

Bu yaz iş değişikliğinden dolayı epey tatil yapma fırsatım oldu. Temmuz ayının başından bu yana tatil yapıyorum ancak tatilin biraz da Ramazan-ı Şerif’e denk gelmesinden dolayı evde vakit geçirmekten epey sıkıldım.

İstanbul’da evimi barkımı ayarlayıp, Çin işkencesine dönen taşınma işlerini de hallettikten sonra arkama bakmadan Bursa’ya geldiğim doğrudur :)

İşte bu sefer, bu kaçamağı fırsat bilip kısa ama çok güzel bir tatil yapma imkanı bulabildim. 

Henüz yeni yeni keşfedilen, bilenlerin vazgeçmekte zorlandığı, yeşil ile mavinin kucaklaştığı bu mekan ufak tatil kaçamakları için harika bir seçenek.


TRİLYE

İsmini daha önce duydunuz mu bilmiyorum ama zeytinleri sayesinde dünyaca tanınıyor aslında.

Ben baba tarafından aslen Mudanya’lıyım, hani şu ünlü Mudanya Mütareke Antlaşmasının yapıldığı Mudanya.

Dedemler de zeytincidirler. Dönüm dönüm arazilerde tonlara yakın zeytinler tarlalarımızdan kış ayı gelince toplanır, derin mahzenlerde salamurası yapılarak saklanır ve yeme vakti gelince de kendi ailemize yetecek kadarı ayrılıp gerisi Marmara Birlik Kooperatif’ine satılır. Bu her yıl istisnasız böyledir zeytincilikte.

Velhasılı kelam, çocukluğum o zeytin ağaçlarının tepesinde, o zamanın koşullarına uygun zeytin tırmıklarıyla dallardan zeytinleri düşürmekle geçti :) Sofrada mütemadiyen birkaç çeşit zeytini bulunan, zeytinyağını kendi üreten  bir aile olarak zeytinin de zeytinyağının da hasından anlayan biriyim dersem, sizlere kendimle ilgili haklı bir övünç kaynağı sunmuş olurum sanırım.

İşte,  “Trilye zeytiniyle dünya çapında tanınmıştır” derken, aslında bunu alalede bir cümle olarak kurmadığımı belirtmek için kendi özgeçmişimden bir kesit sundum sizlere.




Trilye zeytinini bu kadar özel kılan, Trilye dışında yetiştirilmesinin neredeyse imkansız oluşudur . Özelliği buruşuk, azıcık uzun, etli mi etli ve en önemlisi o küçük çekirdeğinin etine yapışmıyor olmasıdır. Yerken tadı damağınızda kalır. Bu zeytinden imal edilen sızma zeytinyağından bahsetmeme bilmem gerek var mı?

Şimdi sabırlı arkadaşları, eski tarihten günümüze uzanan bir Trilye turuna çıkarmak istiyorum.

 İç sesleri “Evet, devam et”  diyenlerle birlikte başlayalım öyleyse :)




Kayıtlarda “Tirilye” ya da “Trilya” olarak da geçen Trilye Bursa’nın Mudanya ilçesine ait, daracık yolları ve cumbalı evleriyle, adım başı zeytin ve zeytinyağı satan dükkanlarıyla, en önemlisi kucaklaştığı yeşil ve mavi renkleriyle sizleri selamlayan şirin bir beldedir.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Kuch Kuch Hota Hai

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Uzun süre Hint Sinemasına ait yeni bir film ekleyememiştim.  Yazılarımı takip eden arkadaşlar için sanırım ufak bir özür borçluyum :))

Malumunuz iş değişikliğiyle beraber taşınmak gibi bir mesele de gündemimdeydi. Geçen pazar yazdığım postta da belirttiğim üzere ev bulmak üzere İstanbul'a gitmiştim. Şuan itibariyle evimi tutmuş, eşyalarıyla yeni evine taşınmış ve ayağının tozuyla Bursa'ya geri dönmüş biri olarak tekrar sizlerleyim :) 

Gelelim bugünkü filmimize :) Eğlenceli mi eğlenceli, komik mi komik, aynı zamanda bir kez izledikten sonra dimağınızda güzel bir yer bırakacak bir filmden bahsetmek istiyorum.


Dilimize  “Bir Şeyler Oluyor” olarak çevrilen Kuch Kuch Hota Hai filmi, yönetmenliğini üstlendiği Karan Johan tarafından 1998 yılında çekilmiş. Filmin başrollerinde Bollywood filmimizin yakışıklı prenslerinden Shahrukh Khan ve güzel hint yıldızı Kajol’u görüyoruz.



Filmimizin konusuna değinmek gerekirse;

Tabir-i caizse “Erkek Fatma” havası taşıyan, film boyunca kılık kıyafetiyle bizlere “Ya Hu, hatunu şebeğe döndürmüşler dedirten” Anjali  (Kajol)  ile yakışıklı ve bir o kadar da hercai Rahul (Shahrukh Khan) bir üniversitede öğrencilerdir. Anjali ve Rahul çok ama çok iyi dostturlar. Aslına bakılırsa birbirlerine de aşıktırlar ama ikisi de keçi gibi inatçıdır :)


Sonra bir gün bir bakmışsınız güzeller güzeli bir kız gelir okula. Bu kızcağız da bizim Anjali’nin tam zıttı; güzel mi güzel bir hatun. İşte adı Tina olan bu hatun okul müdürünün de biricik kızıdır aynı zamanda. Bizim havai genç  Rahul bir müddet sonra Tina’ya abayı yakar.


Tina ve Rahul arasındaki bu yakınlaşmayı gören Anjali de Rahul’a karşı hissettiklerinden emin olmaya başlar. Cesaretini toplayıp Rahul’a hislerini açacakken bir bakar ki olanlar çoktan olmuş, Rahul Tine’ya olan aşkını ilk Anjali’ye itiraf etmiştir. Böylelikle Anjali’nin toz pembe hayallerinin pembesi gider ve geriye tozu kalır. “Daha fazla buralarda kalamam” der ve ardından okulu terk-i diyar eder…

Tina da Rahul’a karşı bir şeyler hissettiğinden mütevellit bu iki gencimiz evlilik kararları alırlar. Sonra bir bakmışsınız Rahul’un Tina’sı kızını doğurduktan hemen sonra ölür.  Yalnız Tina ölmeden önce kızına “Anjali” isminin konulmasını vasiyet eder ve kızına 8 doğum gününde açılmak üzere 8 mektup bırakır.


Bizim minik Anjali’miz 8 yaşına gelip son mektubunu okurken,  annesi ve babasına dair geçmiş hikayeleri öğrenir. Tina kızına, kendisinin adaşı olan Anjali’den bahseder. Babasıyla Anjali’nin birbirlerini çok sevdiklerini ama kendisiyle evlendiği  için dostluklarının da bittiğinden bahseder.


Tina’nın kızı Anjali’den tek bir isteği vardır:  Anjali Sharma’yı bulması ve babasıyla tekrardan birleştirmesi.
Buradan sonra bambaşka bir boyut kazanıyor filmimiz. Merak unsuru inşa etmek adına , boyundan büyük işlere girişen minik Anjali’nin çabalarına şimdilik değinmiyorum :) Ama şu kadarını söyleyebilirim; hem eğleneceğiniz hem de yüreğinizle gülümseyebileceğiniz sımsıcak bir film izleyeceğinize eminim :)


Gelelim benim yorumuma;

2 Ağustos 2013 Cuma

The Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Daha önceki yazılarımdan birinde sıkı film takipçilerinin iyi bildiği IMDb sitesinin dünya çapında yapılan oylamalarla belirlenen “En İyi 250 Film” listesinden ve Hollywood’a dair film izlenimler paylaşacağımdan bahsetmiştim.

İşte bu listenin en başında yer alan, 1.000.000 fazla kişinin oylamasıyla 9.3 lik puanla listede 1.ciliği hak eden bir filmden bahsetmek istiyorum bu yazımda.


Öyle bir film hayal edin ki 35 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilip 1994 yılında “The Shawshank Redemption” adıyla gösterime giriyor.  Büyük beklentilerle gösterime giren bu film gişede sadece 18 milyon dolarlık hasılat yaparak bütçesini bile karşılayamıyor ve aralarında “En İyi Film” adaylığı da olmak üzere 7 farklı dalda gösterildiği oscar adaylığına rağmen hiçbir ödül alamadan Oscar Ödülleri Töreninden eli boş dönüyor. Buna rağmen seyircilerinden en büyük ödülü alarak oylamayla yıllardır birinciliğini koruyor.





İşte bu film, Frank Darabont’un yönettiği, başrollerini Morgan Freeman ve Tim Robins ‘in paylaştığı; izleyicilerini baştan sona çarpıcı bir hikayeyle baş başa bırakan, görsel ve işitsel anlamda adeta bir şölen sunan ve oyunculuğuyla her karesini unutulmaz kılan, “The Shawshank Redemption” yani bizdeki bilinen ismiyle “Esaretin Bedeli” dir.


Bu film aslında Stephen King’in pek de alışık olmadığımız türde bir kitabından uyarlanarak sinema tarihine kazandırıldı. Bildiğiniz üzere, eserleri sinemaya uyarlanan yazarların başında gelen Stephen King’in 1982  yılında yazdığı ve korku temasından tamamen uzak üç öyküden oluşan “Different Seasons – Kuşku Mevsimi” kitabındaki hikayelerden biri olan Rita Hayworth And Shawshank Redemption” , yönetmen Frank Darabont tarafından sinemaya uyarlanırken bazı değişikliklere tabii tutuldu. Örneğin, Stephen King’in kitabında Redd İrlandalı bir beyaz iken, filmde bu rolü üstlenmesi için siyahi aktör Morgan Freeman’i öneren ve böylelikle karakteri siyahi bir suçlu haline getiren kendisidir. Ayrıca, kitapta kısaca değinilen bir karakter olan yaşlı kütüphaneci Brooks ise filmde hafızalara kazınan sahnelerin sahibi olmuştur. Yönetmen Frank Darabont’un bu filmle birlikte Stephen King ile birlikte yakaladığı uyum ve işbirliğini de yine bir cezaevinde geçen suç ve dram türü olan “Yeşil Yol” filmi ile sürdürmüştür.

Filmin konusuna gelirsek,

Andy Dufresne (Tim Robbins) genç ve başarılı bir bankacıdır. Karısını ve karısının sevgilisini şaibeli bir şekilde öldürmek suçundan yargılanır ve iki kez müebbet hapis cezası alarak Shawshank Hapishane’sine gönderilir. Andy Dufresne hiç işlemediği bir suçtan ötürü cezaya çarptırılmıştır ve hapishanede hiç de alışık olmadığı bir hayat onu beklemektedir. Amerika’daki en büyük suçların cezalandırıldığı ve suçluların neredeyse ömür boyu hapishanede kalmalarıyla meşhur Shawshank’te dayak, işkence, tecavüz ve aklınıza gelecek her türlü durum mevcuttur.





Filmin başında Red’in ağzından Andy’nin ilk gece neler hissettiğini dinliyoruz:

“İlk gece en zor olanıdır, buna hiç şüphe yok. Anadan doğma yürütürler. Üzerine attıkları iğrenç tozdan cildin yanar ve yarı kör halde hücrene girersin. Parmaklıklar kapandığında da, artık bunun bir gerçek olduğunu anlarsın. Eski hayatın göz açıp kapayıncaya kadar geçmişte kalmıştır. Düşünebileceğin kadar zamandan başka bir şeyin kalmaz. Birçok taz balık, ilk gece delirme noktasına gelir. Bazıları sabaha kadar ağlar, bu her zaman olur. Sorulan soru, ilk kimin olacağıdır. Bunun üzerine bahse girmek en iyisidir sanırım. Ben paramı Andy Dufresne’e yatırmıştım. Ama ilk gece Andy Dufresne bana iki paket sigaraya mal olmuştu. Tek ses çıkarmadı.”

29 Temmuz 2013 Pazartesi

IMDb ve En Iyi 250 Film

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Ramazan-ı Şerif’i tüm güzelliğiyle yaşarken yarından itibaren inşallah tekli rakamlardan geri sayıma geçmiş olacağız.

Bugünkü paylaşımım yine filmler üzerine olacak. Yalnız ufak bir fark, bir harf değişikliliği ile Bollywood’tan değil de Hollywood’tan filmler paylaşmayı düşünüyorum.

Blog istatistiklerime baktığımda gördüm ki; internet arama motorundan bloğumda en çok aratılan kelimeler listesinde birinci sırada çeyiz, ikinci sırada ise Bollywood filmleri yer alıyor. Bu yüzden ben de arşivimi biraz daha genişletmek için Hollywood’dan izlediğim filmlere dair paylaşımlar bulunmaya karar verdim.

İşte bir sonraki posttan itibaren, bahsi geçen listede yer alan filmler içerisinde benim en sevdiklerimden başlayarak, Bollywood’tan sonra Hollywood Sinemasına ait film izlenimlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gelelim bu postumuzun ana temasına:

Sıkı film takipçilerinin de bildiği üzere, IMDb yani nam-ı diğer “Internet Movie Database”  Türkçe versiyonuyla “İnternet Film Veri Tabanı”, tüm ülkelerin ve tüm dönemlerin sinema ve televizyon filmleri, film yıldızları ve dizileri hakkında ayrıntılı bilgi barındıran bir veritabanıdır.  IMDb, dünya çapındaki tüm izleyicilerin filmlere verdiği oylarla kendi bünyesinde oluşturmuş olduğu en iyi filmler listesini IMDB TOP 100 yada IMDB TOP 250 olarak yayınlar.

Bundan birkaç yıl önce ciddi olarak bu listeyi bilgisayarıma kaydetmiş  ve seçtiğim filmlerle listenin tamamında yer alan filmleri izlemeye yeltenmiştim.

Şimdi merak ediyorsunuz biliyorum tamamlayabildim mi diye :) Maalesef tamamlayamadım. Ama hatrı sayılır bir rakamla bitirmeye hızla yaklaşıyorum!

Bazı filmler listenin başlarında yer alsa da, -uzunluğu ya da konusunun ilgi alanımın çok dışında olması sebebiyle- defalarca başlanıp, onuncu dakikasında buhran geçirmek suretiyle hazin bir biçimde bitse de yarım bırakılan filmlerin ve kitapların bunama –özellikle Alzheimer riskini arttırdığını da hatırlatarak bu yazımı müsadenizle sonlandırıyorum :)

İşte o meşhur İMDB listesi burada:

Not: Şuan itibariyle sayıldı ve bu listeden 73 tane daha izlemediğim film olduğu tespit edildi :)

Herkese keyifli izlemeler.

Sevgilerimle.


16 Temmuz 2013 Salı

Guzaarish



"Hayat çok kısa dostlar...
Fakat hissederek yaşarsanız yeterince uzun...
O yüzden yıkın kuralları...
Çabucak affedin...
En derinden sevin...
Ve sizi gülümseten hiçbir şeyden pişmanlık duymayın..."

Merhabalar sevgili arkadaşlar, Bollywood filmlerime bayadır yeni film eklemediğimin farkındayım. Bundan belki de 2 ay önce izleyip ardından hemen blog postu haline getirip taslaklara kaydettiğim bir filmden bahsetmek istiyorum size: "Guzaarish"

Bugüne kadar paylaştığım Hint filmlerinin birçoğunun başrollerinde, Bollywood'un eşsiz prensleri Aamir Khan ve Shakrukh Khan yer alıyordu. Ben bu film ile beraber yepyeni bir sima daha tanımış oldum: "Hrithik Roshan"

İlk kez bu filmiyle tanıdığım Hrithik Roshan'ı internetten araştırınca adından övgüyle sözedilen bir oyuncu olduğunu gördüm ve yorumlarda hemen herkesin tavsiyeleri ortaktı: "Mutlaka diğer filmleri de izlenmeli."

Başrollerde Hrithik Roshan'a eşlik eden dünya güzeli Aishwarya Rai Bachchan'ı daha önce burada paylaşmış oldum "Devdas" filminden de tanıyorsunuz. Hatunun güzelliği 1994 yılında "Dünya Güzellik Kraliçesi" ünvanıyla taçlandırılmış bulunuyor. Filmde zaten bir yandan acı çekerken öte yandan Aishwarya'nın güzelliğine hipnotize olmuşçasına onu izliyorsunuz. Hele ki İspanyol tarzı elbiselerinin içinde yaptığı o dans sahnesi fevkaladenin fevkindeydi kanımca.


2010 yapımı bu filmin yönetmenliğini Sanjay Leela Bhansali üstlenmiş. Ayrıca görsel açıdan da şahane bir yapım olduğunu söylemek mümkün. İzleyen ve izleyecek olan arkadaşlar benle hem fikir olacaklardır ki filmde genel olarak hakim olan hüznü yansıtabilmek adına karanlık ve dramatik bir atmosfer tercih edilmiş. Kırmızılar çok yoğun kullanılmış mesela. Sofia rolünü canlandıran önceki satırlarımda bahsettiğim taçlı güzellik kraliçemiz Aaishwarya'nın kıyafetlerindeki hakim renkler hep bu tarzda.

Filmin konusuna gelirsek; yine ve yeniden biraz yeşilçam havası mevcut. Felçli bir genç adam ve ona hayatını adamaya istekli güzel bir kız. Buraya kadar biraz klasik gelse de kulağa aslında senaryosu için olmasa bile en çok görselliği ve biraz da filmin özünde verilen mesajlar adına bile bu film izlenmeli bence..

Hrithik Roshan'ın "Ethan"ı canlandırdığı filmde işlenen bir diğer tema ise "Ötenazi" meselesi. Yani kendi hayatını sonlandırma hakkına yasal olarak sahip olma durumu. Ülkemizde olduğu gibi Hindistan'da da yasaktır ötenazi.


Ethan vakti zamanında çok ama çok ünlü bir sihirbazdır. Gösterilerinden birisinde düşerek boynunu kırar ve felç kalır. Doktorların çok yaşamaz demesine rağmen 14 yıl yatalak bir biçimde hayatını devam ettiren Ethan, kendi gibi felçli insanlar için umut dolu söylemler sunan bir kitaba ve  radyo programına sahiptir. Radyo programından her gün insanlara hayatın güzel olduğuna, ne olursa olsun yaşanılması gereken bir armağan olduğuna dair olumlu mesajlar paylaşır.



Ama öyle bir zaman gelir ki Ethan'ın yaşamak için sevinci ve ümidi tükenir çünkü iç organları ciddi biçimde hasar görmektedir ve çektiği acılara daha fazla tahammül edememektedir. Radyo programından binlerce felçli insana seslenen Ethan bir sabah uyanır ve etrafında bulunan tüm o sevdiği insanlara ölmek hakkını kullanmak istediğinden bahseder. Tüm sevdikleri bu fikre şiddetle karşı çıksalar dahi avukat arkadaşından bu fikri mahkemeye taşımasını ister. Çünkü Ethan "Yaşamak bir haksa ölmek de hak olmalı" diye düşünür. Avukat arkadaşı Ethan'ı çok sever ama öte yandan çektiği acıları bildiği için onun davasını üstlenir.

9 Temmuz 2013 Salı

11 Ayın Sultanı Hoşgeldin Ya Sehr-i Ramazan!

Uzun süredir yazamadım bloğuma, takip eden dostlarım ve sevdiklerim eminim ki merak ediyordur nerelerde olduğumu :)

Bir haftadır Bursa'da ailemin yanındayım. İstanbul'daki son haftam oldukça karmaşık ve yorucu geçti.

Haziran ayının 17si ile 28i arasını işsiz geçirdim :) Çalıştığım kurumla maaş konusunda anlaşamayınca işten ayrılmaya karar verdim. Büyük bir riske girdim belki ama bir yılını bitirmiş ve tecrübe anlamında kendimi yeterince donanımlı hissettiğimden mütevellit hakettiğimin karşılığını alabilmek için istediğim ücreti verecek kurumlara başvurdum ve birden çok iş görüşmesine gittim bu iki hafta içerisinde.

Öyle zamanlarım oldu ki,  İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna aynı gün içerisinde iki iş görüşmesine birden gittim. Otobüslerde oradan oraya koşturmak, gün boyunca yemek yemeden simitlerle atıştırmak, eve ayakları şişmiş bir vaziyette gelmek, yorgunluktan uyuyamamak ve tekrar sabahın erken saatlerinde yollara koyulmak... İşte bu benim bu tarih aralığında yaşadığım çilenin resmidir ancak Rabbül Alemin emeklerimi zayi etmedi hamdolsun ve bana İstanbul'un en güzel semtlerinden birinde çok güzel bir çalışma ortamında madden ve manen beni oldukça tatmin edecek yeni bir iş kapısı nasip etti.

Haziranın 28inde sözleşmemi imzaladım, akşamı eşyalarımı topladım ve ertesi sabah apar topar memleketimin yolunu tuttum... Birkaç gün yorgunluktan kendime gelemesem de yaz mevsimindeki düğünlerin bolluğu sebebiyle düğünden düğüne giden, bol bol gezen, gece 3lere kadar film izleyen sabah 11lere kadar uyuyan tatil modunun dibine vuran biri halini aldım kısa süre içerisinde :)

Ama artık modu değiştirme vakti geldi Özlem Çelebi'nin...

26 Haziran 2013 Çarşamba

"Sükredenlerden Suheyb" ve "Sabredenlerden Hifa"

Hifa Hatun başka güzeldir, methi hızla yayılır. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer.Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler.

Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

 
Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp "Ey Allah'ın Resûlü" der, "Bana cennete götürecek bir şeyler öğret." Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) "Gündüzleri oruç tut" ya da "Geceleri namaz kıl" gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar "Zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!"

Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der.
 
 
Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi pratik bir çare bulur: "Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür. 
 
Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır.

Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
 

Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve talihli sahabeyi bekler.Süheyb mescide girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. 
 
 Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar.
Sonra şanslı sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür." Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar: "İyi ama benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var."


Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan bir heybe gönderir ve "Filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.


Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir ya iki hurma alır ve "Ya Hifa" der, "Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular.

 

Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikİr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. 
 


Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?" Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allahın Resulü en iyisini bilir" cevabını verir. 

 

Efendimiz onlara "Ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "O ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!" 
 


Allahü teâlâ bu duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar.

Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar.
 
 

Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yan yana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"

♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥

 Birçok hadis-i şerif mevcut evliliğin önemine değinen... Peygamber Efendimiz sav şöyle buyurmuşlardır:
    • "Nikah benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimle amel etmezse benden değildir" 
    • "Hayırlı eş, huzurun başlangıcıdır" 
    • “Aziz ve celil olan Allah nezdinde evlilikten daha sevimli ve değerli bir bina inşa edilmemiştir.”  
    • “Genç yaşta evlenen her gencin şeytanı şöyle feryat eder: “Vay olsun ona, vay olsun ona! Dininin üçte ikisini benden korudu.”O halde kul dinin diğer üçte birisi için de Allah’tan korkmalıdır." 
    • "Evleniniz! Zira ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim."
    • “Sizin en şerlilerinizbekârlarınızdır, ölülerinizin en şerlileri de bekârlarmızdır”


En içten sevgilerimle...

18 Haziran 2013 Salı

Barfi! Aşkın Dile Ihtiyacı Yoktur.

Yepyeni bir Bollywood filmiyle daha yine sizlerleyim. Bugünkü filmimiz "Barfi!" "Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur."

2012 Hindistan yapımı filmin yönetmenliğini Anurag Basu üstlenmiş.

Film, Türkiye sinemalarında 10 Mayıs 2013'de gösterime girmiş olup, büyük bir ilgiyle karşılanmıştır.

Barfi rolüyle Ranbir Kapoor, Shuriti rolüyle Ileana D'Cruz ve Jhilmil rolüyle de Priyanka Chopra  eşlik ediyor filmin başrol oyuncuları olarak. Gelelim filmimizin konusuna:

Gerçek adı Murphy olan ancak hem işitme hem de konuşma özürlü olduğu için adını "Barfi" olarak telaffuz edebilen bir gençtir Barfi ancak buna rağmen hayat dolu, neşeli ve sevecen; her yönüyle pozitif bir kişiliktir. Barfi'deki engellerin kendi hayatını hiç de etkilemediğini, hatta kendisine has bir üslupla herşeyin üstesinden  gelebildiğini görüp, o duyguyu yüreğinizin en kuytu köşelerinde duyumsayabiliyorsunuz. 

Çünkü Barfi'nin kalbinde taşıdığı koskocaman bir insan sevgisi, şefkat ve merhamet var...

 

Barfi, yaşadığı şehre taşınan Shuriti adında genç bir kızla tanıştığında daha önce hiç hissetmediği duygularla tanışmaya başlar. 

Shruti üç ay içerisinde başka biriyle evlenecek olmasına rağmen zamanla O da Barfi'ye karşı birşeyler hissetmeye başlar. 

Öte yandan, Shuriti'nin ailesi de onun kendi gibi normal bir erkekle evlenip mutlu bir hayat kurmasından yanadır. 

"Senin duymak istediğin kelimeleri söyleyemez. Sen de O'na duymak istediklerini duyuramazsın." der Shuriti'nin annesi ve ayırır Barfi'yle kızının yollarını...


Barfi bu umutsuz aşktan yorulmuş, yepyeni bir hayata başlamıştır. 

Babasının ameliyat masrafını karşılamak için çocukluğundan beri tanıdığı ve onu koşulsuzca seven ve güvenen tek kişi olan Jhilmil adında otistik bir kızla yeniden aynı duyguları yaşamaya başlar Barfi. Jhilmil'i kaçırmakla suçlanınca da polis tarafından aranmaktadır, başı beladadır. 

Bu da yetmezmiş gibi bir de karşısına Shruti çıkar. İşte o an, Barfi'nin seçim yapmak zorunda olduğu andır.



Hint sinemasının son dönemdeki en ses getiren yapımlarından biri olan "Barfi!" ülkesinin sınırları dışından da bol övgü almıştı. 

Film ayrıca, 85. Akademi Ödülleri'nde "Yabancı Dilde En İyi Film" kategorisinde Hindistan'ı temsil etmesi için de seçilmişti.


Barfi! kesinlikle izlenilmesi gerekn filmlerden. İzlerken insana yaşama sevinci veren, izledikten sonra da hayatı farklı bir biçimde sorgulatan filmleri çok seviyorum. Ve nedense bana da bu film "Le Fabuleux Destin D'Amelie Poulain"  anımsattı. O filmde de aynı yaşama sevincini hissetmiştim.


Kısacası, süslü püslü laflar olmadan aşkın en yalın haliyle anlatıldığı; hem romantik hem de komedi türünü içine alan, kalbimizden içeri sessizce giren bir film Barfi!.

Keyifli seyirler diliyorum.

Sevgilerimle.




11 Haziran 2013 Salı

Sil Baştan Başlamak Gerek Bazen

Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. 

Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış.



Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: ''Zavallılar! hiç bir zaman başaramayacaklar!''

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış: ''Zavallılar! hiç bir zaman başaramayacaklar!''




Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş;''Bu işi nasıl başardın?'' diye. 

O anda farkına varmışlar ki; Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!


Siz de, hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen söz ve kişilere karşı hep sağır kalın. 


Olumsuz düşünen insanları duymayın. Çoğu zaman bunu başarmak zordur, hatta çoğu zaman kendi başarısızlıklarımızın bahanesi olur bu insanların hakkımızdaki düşünceleri. "Zaten ben..." lerle başlar bahanelerimiz...

Birçoğumuz hayatımızda irili ufaklı başarısızlıkları tadıyoruz. Başarısızlıklarımızın ardından gelen en büyük başarı ise bahaneler üretmek oluyor çoğu zaman.

Oysa bahane bulmaya harcadığımız zamanı yılmadan -yine ve yeniden- yaptığımız işe yönelmeyi deneyebilsek?

Başarısızlıklarımızla barışıp, bahanelerimizden arınıp, azimle ve kararlılıkla yola devam edebilsek?

Yok değil, bunu yapabilen insanlarla dolu yeni tarih. Çoğu da başarılarıyla yakından tanıdığımız ünlü simalar.

Buyrun birlikte bakalım kimmiş bu isimler ve başarısızlıklarını merdiven yaparak nasıl yükselmeyi başarmışlar:


Alfred Nobel:
Hani şu ünlü bilim adamlarının aldığı ödül… Alfred Nobel adlı bilim adamı soyadının unutulmaması ve bilim adamlarının değer bulması için Nobel ödülleri verilmesini şart koşarak bütün servetini bir kuruma bağışlamıştır. Bu bilim adamı İsviçreli bir kimyacıymış. Patlayıcılarla uğraştığı için ilk çalışmasında laboratuarı yıkmış. Daha sonra pes etmeyip diğer fabrikalarını kurmuş ve çalışmalarında çok iyi yerlere gelmiş. Şu an çoğu kişi, onun kim olduğunu bilmese bile ödüllerine önem veriyor.



Albert Einstein
“Ben atomu insanlığa hizmet etmek için buldum. Onlar bomba yapıp birbirlerini yok ettiler.” sözüyle yaptığı en iyi şey için pişmanlıklarını dile getirmiş Albert Einstein. O da en iyilerden biri. Altı yaşına kadar konuşamamış. Dokuz yaşına kadar okuyamamış. Öğretmenleri tarafından geri zekalı olarak bilinirmiş. Üniversiteyi de kazanamamış, ama “İzafiyet Teorisi” nin sahibidir kendisi.



Thomos Alva Edison
Michigan Port Huran İlkokulu öğretmeni, ailesinin başarısız olduğu gerekçesiyle okuldan aldığı öğrencisi Edison için, “O BEYİNSİZ BİR ÇOCUK ve HİÇBİR İŞTE BAŞARILI OLAMAZ!” demişti.


Daha sonraki yıllarda Edison, yaptığı kimyasal deneylerden birinin patlaması sonucu telgraf ofisindeki işinden kovulmuştu.
Asla pes etmeye niyeti olmayan Edison, yaptığı buluşlar sayesinde bir süre sonra “Menlo parkı sihirbazı” olarak anılmaya başlamıştı.

Edison elektrik ampulü başta olmak üzere (ki gerçekleştirmek için tam 9999 kere denemiştir ve 9999. denemesinde icat etmiştir.) insanlığın hayatını kolaylaştıran icatları nedeniyle tarih boyunca unutulmayacak bilim adamları listesine adını yazdırmayı başardı.


Michael Jordan  

 Michael Jordan lise ikinci sınıf öğrencisiyken, okul basket takımına alınmadı. Antrenörü, onun bu konuda yetenekli olmadığını, boyunun kısa olduğunu söyleyerek takımda yer alamayacağını söyledi. 
 Eve geldiğinde Michael Jordan’ın morali çok bozuktu, adeta yıkılmıştı… Hemen odasına çıktı ve ağlamaya başladı. Hayalleri yıkılmıştı. Durumu fark eden annesi odaya girdi ve “Neler oluyor?” diye sordu.

“Takıma giremedim,” diye yanıt verdi Michael Jordan.
“Bana sen yetersizsin, küçüksün dediler…”


Annesi bunun üzerine kolunu oğlunun boynuna dolar. “Bak” dedi, “ÖNEMLİ OLAN, TAKIMIN İÇİNDE SENİN NE KADAR KÜÇÜK OLDUĞUN DEĞİLDİR; SENİN İÇİNDE NE KADAR BÜYÜK BİR TAKIM OLDUĞUDUR…”


Bu sözler genç basketbolcu Michael Jordan için yeni bir başlangıç oluşturdu. Artık ne istediğini çok daha iyi biliyordu. Bunun üzerine çalışmaya başladı. Her geçen gün temposunu arttırdı. Bir dahaki seçmelerde okul takımına girdi.
Bu onun basketbol yaşamının ilk basamağıydı.
Önce amatör, ardından profesyonel lige transfer oldu.
O şimdi, yalnız ABD’nin değil, dünyanın yetiştirdiği “EN BÜYÜK BASKETBOL YILDIZI” unvanını taşıyor.

Elvis Presley
Elvis ilk başvurduğu müzik stüdyosu patronundan şu sözleri işitmişti: “GİT ve KAMYON ŞÖFORLÜĞÜNE DEVAM ET !”


Beethoven
Müzik tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Beethoven’ın keman tutuşunu gören hocası onun için “MÜZİSYEN OLMAK İÇİN HİÇBİR UMUT VAAD ETMİYOR !” demişti.



Richard Bach 
Richard Bach’ın “MARTI” adlı kitabı tam 18 yayınevi tarafından reddedildikten sonra, 19. denemeyi göze aldı ve 1970 yılında basıldığından günümüze dek büyük ilgi gördü, milyonlarca kişi tarafından okundu.



Sylvestor Stallone:
Rambo ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Sylvester Stallone artistlik bürosuna başvurduğunda “Hey! Sen tam bizim aradığımız insansın. Hemen gel, sana bir filmde rol verelim!” mi dediler sanıyorsunuz?
Hayır, Sylvester Stallone başarıya ulaşıncaya kadar ret üstüne ret cevaplarına dayanma gücü gösterdi.

İşe başladığında BİNDEN fazla ret cevabıyla karşılaştı.
New York’ta bulabildiği tüm artistlik bürolarına başvurdu ve hepsinden hayır cevabı aldı. Fakat zorlamaya, denemeye devam etti ve sonunda “Rocky” filmini yaptı. Stallone, bin kez hayır cevabı almasına rağmen, BİN BİRİNCİ kapıyı çalma cesaretini göstermişti !



Ve işte bu liste böyle uzar gider... Başkalarının başarı hikayelerini okumak elbette büyük bir motivasyon sağlıyor insana ama bence en güzeli kendi başarı hikayemizin yazarı olabilmek.

Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, ufak bir başarısızlık dolayısıyla ne çok şeylerden vazgeçebildiğini farkediyor insan... Belki kendi kendimizin kösteği olduk belki de başkaları yapamayacağımıza inandırdı bizi...

Evet, şimdi; tam da şuan. Hiç de geç kalmış sayılmayız aslında. Hala bize verilen ömür nimeti içinde nefes tüketiyorsan, hala canımız bedenimizdeyse ümitvar olmalıyız. Zor olarak görülen, imkansız olarak bulunan her ne varsa tekrar gözden geçirmeliyiz. Gittiğimiz yol bizi istediğimiz yola ulaştırmadı diye vazgeçmek olmaz, başka yollar denemeliyiz.

Hani bazı sorular vardır, öyle zor gelir ki bize. Oysa çözüm yöntemini değiştirince görürüz ki aslında çok da basitmiş. Gereken sadece aynı soruna başka alternatif çözümler üretebilmekmiş.

İnşallah hayatımızda karşılaştığımız sorunları kendimize merdiven yapıp bir adım daha yukarıya çıkarız.

Zorluklardan yılmayanlara, "Zoru severim, imkansız zaman alır" diyenlere, Sophokles'in bu bilge sözlerini ve bir Elvis Presley şarkısı olan "Suspicious Mind" ı armağan ederek yazıma son veriyorum.

Sevgilerimle.


Büyük hayalleri, küçük hayatları vardı.
Hayallerinin verdiği umutla yola çıktılar.
Başlangıçta tek sermayeleri cesaretleriydi.
Paraları yoktu. Çevreleri yoktu. Zorluk çoktu.
Çevredekiler “senden birşey olmaz” derken,
Küçük imkanlarla, büyük engelleri aştılar.
Çoğu kez yenile yenile yenmeyi öğrendiler.
Omuzları yerçekimine yenik düşse de bazen,
Yılgın, yorgun, yalnız olsalar da bazen,
Yenilmediler. Pes etmediler. Başardılar.
“İnsan isterse”, ama gerçekten isterse,
hayata en çok istediğini yapar dedirttiler!
İnsan isterse cenneti cehenneme,
cehennemi de cennete çevirebilir.



BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya