9 Nisan 2014 Çarşamba

Men Dakka Dukka !




Ben ne ilkokul yıllarımı özlerim ne de üniversite yıllarımı. Özlediğim tek bir zaman dilimi varsa, o da kesinlikle lise yıllarımdır. Yakın geçmişi içine alan şimdiki zaman ve liseli yıllarımı kıyaslıyorum da... Her iki dönemi de anlatabilen resimler olsa elimde, "iki resim arasındaki 7 fark" sorusuna vereceğim cevaplardan biri kuvvetle muhtemel entellektüel ilgilerim olurdu. Bu ilgilerin içinde de en belirgin olanı edebiyattı. O zamanlar, yemek gibi, hava solumak gibi zaruri bir ihtiyaçtı benim için kitap okumak.

 Gerek ilkokul, gerek sonrasındaki eğitim öğretim hayatım boyunca öğretmenler konusunda hep şanslı oldum hamdolsun. Ama en çok Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimin tesiri vardır üzerimde. "Belki bizim meslektaşımız olmak istemeyebilirsin ama bu iyi bir okur - yazar olamayacağın anlamına gelmez" demişlerdi.

Kitap okumayı oldum olası seven bir tipim. Hediye niyetine oyuncak barbiler yerine seri seri hikaye kitapları alan bir babanın evladı olduğum için ne kadar şanslı olduğumu artık daha iyi anlayabiliyorum. Bende hali hazır bir temel olunca, Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerim de -Allah onlardan razı olsun- yardımlarını esirgemeyerek, ellerinden geldiğince, her konuda beni ihtiyacım doğrultusunda beslemeye gayret sarfettiler... 

Hayatıma; duygu ve düşünce dünyama yön veren birçok kitabı lise yıllarımda okudum. Neredeyse gün aşırı kitap bitirirdim; klasiklerden tutun da çağdaşlara kadar birçok önemli eserle bu dönemde tanıştım. O zamanlar hararetliydim, sanki satırları okumaz, yudum yudum içerdim.

Bir de nesir türde yazılmış eserler var tabii... Bu konuda da şanslıyım sanırım çünkü doğduğum andan itibaren amatör bir şairle aynı evi paylaşıyor; hatta yetmiyor ona "baba" diyorum. Evet, muhterem babacığım amatör bir şairdir yanlış duymadınız. Kendisine ait bir şiiri paylaşayım müsadenizle:

 Bir gece ansızın çalarsam kapını
Gözlerimde yaşlar
Elimde veda mektubun
Düşer bayılır mısın ansızın...

Hiç yoktan güler misin
Bu perişan halime
Yırtar mısın fermanımı
Yeniden yazar mısın kaderimi
Sarılır mısın boynuma ansızın...

Dertlerime ortak
Kalbimde yeşeren bir umut
Bana sevgili olur musun ansızın...

 
Nasıl, güzel değil mi? :) Bir Atilla İlhan olduğu iddiasında değil kendisi ama seviyor şiirleri ve hala da yazıyor hatta kendi şiirlerini yazdığı bir sitesi bile var :)

Ehh, hal böyle olunca, "şiir" denilen olgu daha en baştan beri yanıbaşımızdaydı haliyle :) Yine de, şiir dünyasını tam anlamıyla keşfetmem lisedeki  Edebiyat Öğretmenimiz Erkan Hoca sayesinde olmuştur.

"Artık vaktidir" diyerek araladık şiir dünyasının kapısını. Uzayıp giden, büyülü bir alem vardı ardı sıra o kapıların. Ve açılan kapılar önünde beni yüreğiyle selamlayan tutkulu şairler...

Benim için "Vazgeçilmezlerin kimlerdir?" sorusunun cevabı; Abdürrahim Karakoç'tur, Cemal Safi'dir, Yavuz Bülent Bakiler'dir; Ümit Yaşar Oğuzcan'dır, Can Yücel'dir, Atilla İlhan'dır, Nazım Hikmet'tir..

Bir de yeri ayrı olan şiirler vardır. Dilinizde her defasında farklı tat bırakan besinler gibi tat bırakır bazı şiirler yüreğinizde...

Kelimelerin efsunlu dünyasına dalınca işler daha da karmaşık bir hal alır. Bazı şiirler hayatınızın içine nüfus eder. Ezberlemek niyetinde olmasanız dahi yüreğinize siner o şiirin kokusu. Tamamını olmasa dahi bir dizesini kendine saklar hafızanız. Bazen de, o kadar az kelimeyle nasıl bu kadar çok şeyin anlatılabildiğine, nasıl bu kadar yoğun anlamlar elde edilebildiğine şaşırır kalırsınız. Kimi zaman şairi, kimi zaman da o şairin kaleminde hayat bulan, sonsuzluğa atılmış bir çığlık gibi büyüyen ve büyüleyen kelimeleri kıskanırsınız...

Geçenlerde bir arkadaşla konuşurken, gayri ihtiyari kullandığı bir cümleyle başladı bu yazının hikayesi. Ona anlattığım bir hadisenin akabinde, yaşananların Allah'ın ilahi bir adaleti olduğunu özetlercesine “Men Dakka Dukka” demişti. Bu sözü duyar duymaz, çok sevdiğim bir Bedri Rahmi Eyupoğlu şiirini hatırladım.


"Karıncanın canı bir dirhem
Filin canı bir okka
Ama ikisinde de bir telâş, bir kıyamet
Ölüm kapıya gelince"



Şairin "Dol Karabakır Dol" 
 isimli kitabını okuyanların hatırlayacağı üzere, yukarıda paylaşmış olduğum şiirin başlığıdır “Men Dakka Dukka”.

Çoğumuz Arapça olduğunu biliyor olsak da aslı Farsça olan bir atasözü “Men Dakka Dukka”.

Hatırlayanlarınız olur mu bilmem. Kuvvetle muhtemel 2012 yılıydı. Sayın Başbakanımız R. T. Erdoğan bir konuşmasında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ a seslenmişti: “Ya Beşar! Men dakka dukka . ( Ey Beşar! Eden bulur )” 

Ve böylelikle popülerliği artmış ve anlamı araştırılır olmuştu “Men Dakka Dukka” nın.

  Dilimizde her ne kadar “Eden bulur” şeklindeki anlamıyla özdeşleşmiş olsa da asıl anlamı “Çalma kapımı, çalarlar kapını.” olan bu deyimin bir de hikmetli bir hikayesi var.

“Abbasi Dönemi’nin meşhur halifesi Harun Reşit’in dillere destan bir bahçesi varmış, bu bahçede de çok sevdiği bir gül fidanı. Bir gün, bahçıvanına demiş ki: “Bu fidana çok iyi bak, bir gül tomurcuklanıp açtığında da bana haber ver.” Tabii bu emrin üzerine bahçıvan geceleri de dahil sürekli olarak fidanı kontrol etmiş. Tabir-i caizse gözü gibi bakmış bu fidana taa ki bir gül tomurcuklanıp açana kadar. 

20 Mart 2014 Perşembe

Om Shanti Om




Bahar geliyor; içimde bir coşku, bir mutluluk var ki sormayın gitsin :)

Herşey çok iyi, çok güzel hamdolsun da şu işler böyle yormasa da bu güzel baharın daha bir tadını çıkarabilsem...

Bloğuma daha fazla yazı yazmak için yanıp tutuşsam da, bu aralar iş yoğunluğum ne yazık ki fırsat vermiyor. Görüşmeler, toplantılar derken işten vakit bulabilir de iki satır yazabilirsem ne ala. Akşam eve gittiğimde yemek yer yemez zaten nakavt oluyorum. Bırakın bloğa yazmayı, film izlemeye bile mecalimin kalmadığını hissediyorum.

Bu ara her ne kadar kitaplarımla haşır neşir oluyor olsam da haftasonları değişmez Bollywood matinesi vardır benim evimde :) Malum bu hintlilerin filmleri en aşağı iki buçuk - üç saat sürdüğünden mütevellit ancak haftasonları izleyebiliyorum artık. 

Son zamanlarda izlediğim güzel bir Hint filmi ile tanıştırmayı planlıyorum bugün Bollywoodsever arkadaşlarımı.

"Om Shanti Om"

 


2007 yapımı olan "Om Shanti Om" filminin yönetmenliğini Farah Khan üstlenmiş. Kendisi  filme konu olan hikayenin de sahibi aynı zamanda. 

Filmin içeriğine uzun uzun değinmeyi ne çok isterdim (satırlarca yazabilirim bu filmi, o kadar çok sevdim),  ancak izlememiş olan arkadaşlar için spoiler vermek istemediğimden kısa ve öz olarak anlatmaya çalışacağım.

70'li yıllarda bir film şirketinin sahibi olan Mukesh Mehra'nın filmlerinde amatör bir oyuncu olarak oynayan ancak ileride büyük bir film yıldızı olma arzusuyla yanıp tutuşan bir genç adamdır Om Prakash Makhija.

Bir de  Shanti priya'mız var elbette. İşte, hint sinemasının süper starı, güzeller güzeli Shanti'ye aşıktır bizim Om da.

Om, film çekimleri esnasında Shanti'nin hayatını kurtarınca aralarında bir arkadaşlık doğar. Om  Shanti'ye deli gibi aşıktır ve Shanti'yle beraberken dünyanın en mutlu adamıdır - taa ki Shanti'yle ilgili gizli gerçeği öğrenene kadar. Om'un sevgisini taşıyan o masum kalbi, öğrendiği gerçekle kötü bir şekilde kırılmıştır.


Shanti'nin başı büyük derde girmiştir ve acıyla kıvranan yüreğine rağmen çok sevdiği Shanti'yi kurtarmak için kendini ateşe atar. Shanti bu kazada ölmüştür, Om ise ciddi bir şekilde yaralanmıştır. 

12 Mart 2014 Çarşamba

Geçmiş Zaman Olur Ki Hayali Cihana Değer...


Nostaljiyi sever misiniz? 

Sizi bilmem ama, müzikten tutun da sinemaya kadar nostaljik olan herşeyin müptelasıyımdır ben.

Şevket Süreyya'ya nostaljiyi sormuşlar, O da şöyle cevaplamış:

"Adamın birisi ruhsal açıdan git gide kötüler. Ümidini, çoşkusunu yitirir. Karanlık; kendi içine dönük bir kişiliğe bürünür.

Çevresindekiler yardım etmek isterlerse de birşey gelmez ellerinden. Adamı hekimlere götürürler. Yapılacak birşey yoktur çünkü adam konuşmamaktadır. Çaresiz kalan hekimler sorunla uğraşırlarken, birden bire hastanın gözlerini odanın duvarında asılı duran bir tablodan ayırmadığını farkederler. Sürekli olarak aynı noktaya bakmaktadır.

Uğraşır, didinir ve anlarlar nihayet adamın sorununu. Karlarla kaplı bir küçük köy manzarası olan resim, aslında adamın geçmişini bıraktığı köyüne benzemektedir. Bunu kendisine söyler ve oraya gitmesini salık verirler.

Kapıdan çıkarken de adamın kulağına hastalığının adını fısıldarlar: "Nostalji"

Yunanca'da "yuvaya dönüş" anlamına gelen "nostos" ile "acı" anlamına gelen "algia" nın bileşiminden oluşan bu sözü Johannes Hofer  şuan dimağlarımızda yer alan nostalji tanımından bir hayli farklı olarak kullanıyordu 1680 li yılların sonlarına doğru.

Kendisi ne bir linguisttir, ne filozof ne de şair. Sadece tezini vermeye çalışan İsviçreli bir tıp doktorudur. Sıla özleminden doğup da hem ruhu hem de vücudu tahrip eden bir hastalığın ismi olarak kullanmıştır nostalji kelimesini.

Uzak topraklara savaşmaya gelen askerlerde, yabancı şehirlere okumaya gidenlerde, ülkelerini bir şekilde geride bırakmak zorunda kalmış 17. yy göçmenlerinde kendini gösteren bu hastalık yalnızca yuvayla ilgili saplantılı düşüncelere, halüsinasyonlara ve apatik bir melankoliye yol açmamaktadır. Mide bulantısı ve iştahsızlığın yanı sıra, akciğerlerin yapısında patalojik değişimler, beyinde filizlenen iltihaplar da hep nostaljinin bu ilk kurbanlarının gösterdiği semptomlardır.

Hofer'in bu semptomlarla nükseden hastalığın ismini koymasını takip eden yıllarda Avrupa ve Amerika'da binlerce nostalji vakası geçer kayıtlara. An gelir, bu illete tutulanlar vatansever ilan edilip alkış alırlar, an gelir komutanlar hızla yayılan salgının önüne geçmek için nostaljiye tutulan ilk askeri olduğu yerde canlı canlı gömeceklerini açıklarlar.

Bilhassa 1. Dünya Savaşı'ndan itibaren bu anlamını yitiren kelimenin yerini "geçmişe duyulan onanmaz hasret" anlamına bırakması nasıl oldu bilemiyorum ama adı konmadan önce de acı ile tatlı, mutluluk ile mutsuzluk arasında pek hassas bir yerlerde gezinen bu ruh halini tecrübe ediyordu zaten insanlar...

Bazen bir şarkıyla, bazen bir kokuyla ya da fotoğrafla tetiklenen çağrışım zincirleriydi geçmişin...

Hem sadece geçmişi küsüratlı yıllara sahip insanlara ait bir kavram da değildir nostalji - tamamen yaştan bağımsızdır; zamanın geri dönüşsüzlüğünün farkına varmış bir çocuk bile nostaljiyi kolaylıkla farkedebilir...

 Ben kendimce ufak da olsa birkaç nostalji derledim... Baktıkça gülümseten ve beni eski güzel yıllara götüren güzel nostaljik şeyler...

Mevzu bahis olan çocukluğumuzsa şayet, hepimizin unutulmazları vardır. Nesil farklılığının da burada büyük payı var elbette ancak bizim jenerasyonun bayılarak okuduğu bir kitap serisi var ki, şuan hatırlayan herkesin yüzünde kocaman bir gülümseme oluşturacağından eminim :)

"Ayşegül" 

İlkokul çocuklarına yönelik hazırlanan "Ayşegül" serisinin orjinalinin Fransız olduğunu ve bizim Ayşegül'ün aslında "Caroline" olduğunu biliyor muydunuz?

Çocukluğuma özgü en büyük nostaljilerden biri de bu Ayşegül ve Arda'nın serüvenlerini okumaktı...

 Ayşegül serisi hala satılıyor mu bilmiyorum ama tüm kitaplarını alıp tekrar okuyasım var.


Her çocuğun bir çizgi film izleme çağı vardır. Ama her çağda izlenen çizgi filmler farklılık gösteriyor bu da bir gerçek. Çok mu acımasız olacak bilmiyorum ama yeni nesil çocukların izlediği çizgi filmleri çok gereksiz ve absürd buluyorum.

Bizim zamanımızdaki çizgi filmler cidden çok keyif vericiydi. Yani ben hatırlıyorum çizgi film kuşağını kaçırmayayım diye haftasonları sabah erkenden kalkıp TV başına geçtiğim çocukluk yıllarımı :)

Sonra ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama TV bana dünyanın en gereksiz ve sıkıcı teknolojik icadı olarak gelmeye başladı. Ama deseler ki senin çocukluğunun çizgi filmlerini tekrar kuşak halinde seyirciye sunacağız, ilk işim gidip bir TV almak olurdu :)

Sizler de dimağınızda yer eden onlarca çizgi film sayabilirsiniz; Şeker Kız Candy, Casper, Şirinler, Tom ve Jerry, Bugs Bunny, Ninja Kaplumbağalar, Taş Devri ve Jetgiller...  Belki de, ara sıra nostalji olsun diye  bu çizgi filmlere internet ortamından bakanlarınız bile vardır benim gibi :)


Çizgi filmlerin dışında güzel çocuk yarışmaları da vardı.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Sil Baştan - Eternal Sunshine Of The Spotless Mind

Hayatınızdan silmek istediğiniz biri oldu mu hiç? Üzerine en güzel hayallerinizi yatırdığınız ilişkinin sonu kocaman bir hayal kırıklığıyla bitti mi? "Keşke seni hiç tanımasaydım" dediniz mi birisine?

Joel ile Clementine bunu söylediler. Onlar ne birbirlerini unutabiliyorlardı ne de yeniden aşktan konuşacak cesareti kendilerinde bulabiliyorlardı. Herşeyi denediler, olmadı. Hafızalarında birbirlerine ait her ne varsa sildirip, sanki hiç yaşanmamış gibi hayatlarını "Sil Baştan" yaşamak istediler. 

Bu sefer de kalpleri onlara büyük bir oyun oynuyordu. Tıpkı Pablo Neruda'nın o meşhur sözünde dile getirdiği gibi; bir gün bir yerde karşılaştılar ve yeniden tanıştılar ancak hiçbir şey bıraktıkları gibi değildi. Hala büyük yaralar vardı kalplerinde. Sırf aşkı kazıyacağız diye o yaralı kalpleri söküp atamayacaklarını çok iyi anlamışlardı...

Joel sıradan ve sıkıcı, Clementine ise küçücük dünyasında kocaman hayalleri olan bir çift. Görünürde birbirlerine duydukları aşk dışında neredeyse hiçbir ortak yanları yok.


Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), özgün senaryosuyla Oscar'ı haketmiş 2004 yapımı bir film.

Türkçe'ye tam olarak "Kusursuz Aklın Sonsuz Günışığı" olarak çevrilebilecek olan filme Alaxander Pope'un "Eloisa to Abelar" isimli uzun şiirindeki şu dizeler ilham vermiş:

How happy is the blameless Vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot;
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd.

"Masum ahlaklı kadınlar nasıl da mutlu!
Dünyayı unutmuş ve dünyanın unuttuğu;
Kusursuz aklın sonsuz gün ışığı!
Tüm kullar kabullendi ve hepsi boyun eğmek istiyor.

İste bu satırların kendilerine ilham verdiği filmin senaristleri Charlie Kaufman ve Pierre Bismut, ve filmin yönetmeni Michel Gondry "En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü"nü kazandılar. Ayrıca film, sinemaseverler tarafından yapılan oylamalarla 8,4 puan alarak 82. sırada IMDb TOP 250 listesinde yerini aldı.





Jim Carrey'in Joel Barish, Kate Winslet'in ise Clementine Kruczynski rolleriyle başrolleri paylaştıkları fiilm, konusunu anlatarak ifade edilemeyecek kadar derin anlamlar içeriyor aslında.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Unutmak Nimettir Şükür Gerektirir

Allah-u Teala biz kullarına öyle nimetler ihsan etmiştir ki saymakla bitiremez, şükrünü eda etmenin sonunu getiremeyiz.

Nimet deyince çoğumuzun aklına sıhhat, yemek içmek gibi şeyler gelir. Kainata bakınca gördüğümüz nimetler de vardır; güneşin o dev cesametiyle her sabah yeniden doğarak dünyamızı aydınlatıp ısıtması, geceleri ayın ve yıldızların gökyüzünü bir kandil misali süslemesi, yağmurun bir rahmet alameti olarak yeryüzüne inmesi...

Nimettendir diye sayılabilecek ne çok şey var ahir ömrümüzde...

Ancak çoğumuzun unuttuğu bir nimetten bahsetmek istiyorum bu yazımda : Unutmak nimeti.

İronik oldu değil mi? 

Unuttuğumuz nimet "unutmak".

Bazen öyle ıstıraplar, öyle acılar kuşatır ki insanın çevresini; öyle travmalar, öyle trajediler yaşanır ki bazen sanki hiç bitmeyecek, hiç geçmeyecek gibi hissedilir. Rabbimiz öyle şefkatli, öyle merhametlidir ki "unutma" nimetini de biz insanoğlu için yaratmıştır. Bu nimeti yavaş yavaş döker insanoğlunun kalbine. Ve yavaş yavaş unutur insan unutamam dediği her ne yaşadıysa...

Peki hiç düşündünüz mü insanoğlu unutamasaydı ne olurdu?

Yaşadığımız sıkıntıların ve acıların gözümüzün önünde an be an canlandığını, üzücü sahnelerin zihnimizde sürekli ilk günkü gibi taze kaldığını hiç hayal edebiliyor musunuz?

Düşünmesi bile ızdırap veriyor insana değil mi?

"Elemin zikri de o güne elem verir" demiş büyükler. Ne hikmetli söz.

İnsan olmak başlı başına zor meziyet. Bir ara merakımı celbetmişti, araştırmıştım nedir "insan" kelimesinin kökü diye. Bulduklarım beni oldukça şaşırttı çünkü birçok dilbilimciye göre "insan" kelimesi, unutmak anlamına gelen "nisyan" kelimesinden türetilmiş, bu yüzden, "İnsan verdiği sözleri kolayca unutur" demişler.

Sanırım birer beşer olarak en büyük unutuşumuz, "Bezm-i Elest"te Yüce Yaradıcımıza verdiğimiz o söz. Hani var olmayı, doğmayı, bu aleme gelmeyi kabul ettiğimiz zaman ve henüz o mekanda verdiğimiz söz. Doğmak ve dünyaya gönderilmek üzere verdiğimiz vakit, aslında bu sözleşmenin tabii bir neticesi olarak ölmeyi de peşinen kabul ettiğimiz o söz.

Bu yüzden hafıza-i beşer nisyan ile melüldür. Verdiğimiz sözün üzerinden tahmin yürütemeyeceğimiz kadar çok zaman geçmiş üzerinden. Biz verdiğimiz sözü unutup da sadece bize verilen yaşamak kısmını sevip bağlanmışız. Çok sevdiğimiz hayat, hani şu tüm güzelliklere ve sonlu dünya nimetlerine sahip hayat... Neticede fanidir dünya, onun da ihaneti kaçınılmazdır tüm eski sevgililer gibi...

Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür. 

Hakikat.

Hepimiz unuturuz. 

Bazen unutmayı istesek de unutamayız. 

Bazen hiç unutmak istemediklerimizi unutuveriririz; unutturulduğunun farkında bile olmadan...

Unutmak nimettir şükür gerektirir. 

Unutunca kolaylaşır hayat; buhar olur, uçar gider hafızamızdaki tonlarca yük...

Üzüldüğümüz ve üzdüğümüz ne varsa siler süpürür hafızamızdan...

Unutmak nimettir şükür gerektirir. Yüce Rabbimiz boşuna vermemiş bu nimeti bizlere. 

Mevlana Hazretleri ne de güzel izah etmiş:

Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel,
Bulanmadan dupduru akmak ne hoş,
Dün dünde kaldı cancağızım,
Bugün yeni şeyler söylemek gerek.

İşte böyle güzel bir nimet unutmak sevgili dostlar...

Bu yüzden bloğumun adını çok seviyorum: 
"Yeniler Kendini Hayat"


Her doğan güneşle beraber yenilensin hayatlarınız, 

Neşeniz, muhabbetiniz ve sevgileriyle kalplerinizi dolduran sevdikleriniz olsun yenilenen hayatlarınızın içinde...

Aşkla kalın!



15 Şubat 2014 Cumartesi

Stephen King' den Beyazperdeye


Dünyaca ünlü yazar Stephen King'i tanımayanımız var mı?

 Korku-Gerilim türünün en başarılı örneklerini veren Stephen King'in herhangi bir kitabını okumadıysanız bile sanıyorum ki onun kitaplarından çevrilen bir filmi mutlaka izlemişsinizdir.

Stephen King'in kitaplarından sinemaya uyarlanan yüze yakın film var. Ben hepsini olmasa da yarısına yakınını izledim sanırım. Ama içlerinde öyle filmler var ki gerçekten takdire şayan. 

İşte bu yüzden, en sevdiğim Stephen King'ten uyarlanma filmleri tek bir yazıda derlemek istiyorum bugün, becerebilirsem tabii :)

Hadi başlayalım!

*

Benim için olduğu kadar dünya çapında yapılan oylamaların da yer aldığı IMDb sitesinin TOP 250 listesinde 9,2 puanla hala en iyi filmler sıralamasında liste başı olarak yerini koruyan "Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli"  en iyi Stephen King derlemesidir bence.



Bu yazımda bahsettiğim "Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli" isimli film de yine Stephen King'in "Different Seasons - Kuşku Mevsimi" kitabındaki hikayelerinden birisi olan "Rita Haywort and Shawshank Redemption" dan sinemaya uyarlanmıştı.

Yönetmen Frank Darabont'un sinema tarihine kazandırdığı bu muhteşem filmin başrollerinde İrlandalı siyahi adam Ellis Redding'i canlandıran Morgan Freeman ve şaibeli bir cinayet dolayısıyla ömür boyu hapis cezasıyla yargılanan zeki bankacı Andy Dufresne rolüyle de Tim Robbins'in muhteşem preformansları ile zihinlerimize kazınmıştı.

*

Gelelim bir diğer filmimize: The Green Mile - Yeşil Yol

Birçok başarılı filme imzasını atan yönetmen Frank Darabont'un bu filmi artık klasikler arasında yer alıyor. 1999 yapımı olan Yeşil Yol hapishanede geçen olayları konu alıyordu. Hapishane infaz baş gardiyanı Paul ve hükümlüler arasına sonradan eklenen, ürkütücü görüntüsünün altında oldukça ince fikirli ve karmaşık bir ruh taşıyan John Coffey arasında geçen olaylar zincirini ele alan filmin çekimleri için şu sıralar kullanılmayan Tennessee hapishanesi kullanılmış, infazların yapıldığı elektrikli sandalyenin tasarımı için ise New York'taki Sing Sing Hapishanesinde yer alan gerçek infaz sandalyesinden ilham alınmış.




Fantastik öğeleriyle hafızalara kazınan sahnelerde başrolleri paylaşan hapishane gardiyanı Paul Edgecomb rolüyle Tom Hanks ve siyahi hükümlü John Coffey rolüyle de Michael Clark Duncan bizlere eşsiz bir sinema şöleni yaşatmışlardı.

*

Ve sırada üçüncü filmimiz var: 1408

1408 filmi benim en sevdiğim psikolojik gerilim filmlerinden biridir. İzleyip de beğenmeyenler var mıdır bilemiyorum ama film daha ilk saniyelerinden itibaren sizi öyle bir sarıyor ki bir an olsun gözünüzü ekrandan ayıramıyorsunuz.

31 Ocak 2014 Cuma

Talaash

Gecenin bu saatinde nerden esti demeyin arkadaşlar,

Niyetine girdiğim yazının konusu çok farklıydı aslında ama sağolsun bu akşam ağırladığımız bir ev dolusu misafirden ötürü yazıma odaklanıp bir türlü yazamadım... Şimdi ben bu açıklamayı peşinen niye yapıyorum :) çünkü bazı arkadaşlar (o kendisini biliyor) yazılarımın arasını çok açıyor olmamdan dolayı şikayetlerini dile getirdiler :) Ve ben de hali hazırda paylaşılmayı bekleyen Bollywood filmlerinden birini paylaşayım istedim.

Diyorum ve sadede geliyorum:

Bugünkü filmimizin ismi "Talaash: The Answer Lies Within."




Yönetmenliğini Reema Kagti'nin üstlendiği 2012 yapımı filmimizin başrollerinde Aamir Khan, Rani Mukherje ve Kareena Kapoor u görüyoruz.


Aamir Khan'cığımızı ilk kez böyle post bıyıklarla görüyorum zira kendisi bir polis müfettişi Surjan rolünde. Rani Mukherjee her zamanki bayansı letafetiyle Surjan'ın eşi olarak bir ev hanımı canlandırırken Kareena Kapoor ise bir hayat kadınını oynuyor filmimizde...


Polis Müfettişi Surjan ve Roshini'nin mutlu bir evlilikleri ve huzurlu bir yuvaları vardır -taa ki oğulları Karen'in bir kaza sonucu ölümüne kadar. Baba Surjan oğlunun ölümü için kendisini suçlamakta, yaşadığı acıyı bastırabilmek için de her geçen gün daha da işkolik bir adam haline gelmektedir.

25 Ocak 2014 Cumartesi

"Incendies" - "Içimdeki Yangın"


Hayırlı akşamlar sevgili arkadaşlar,
Mutlu ve huzurlu geçiyordur haftasonunuz umarım.
Sizinle paylaşmak istediğim bir filme dair yazdıklarımın, geçirdiğim ufak bir bilgisayar kazası nedeniyle kayıplara karışmış olduğundan bahsetmiştim.
Bu film benim için öyle değerli ki üşenmeden, tekrar sil baştan yazıyorum.


Bir önceki film yazısı olan “Prisoners”ten bahsederken, yönetmeni Denis Villenuve’un önceki filmleri arasında dimağımda en çok yer eden filmi “Incendies”e de değinmiştim hatırlarsanız.
Incendies’i bugüne kadar izlediğim filmler arasında farklı yapan birçok özelliği var ancak henüz izlememiş olanların dikkatini çekmek için temel hatlarına değinmek ve kendi yorumumu da ekleyerek bitirmek istiyorum.

Adı gibi izleyenlerin yüreklerine yangın gibi düşen bu film “İçimdeki Yangın” ismiyle ülkemizde gösterime girmişti. Kanada-Fransa ortak yapımı olan film 2011 yılında “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar’a aday gösterilmişti.
Filmi anlatabilmek için filmin yapım tarihinden birkaç yıl daha öncesine gitmek gerekiyor. Lübnan asıllı Kanadalı yazar, oyuncu ve yönetmen Wajdi Mouawad’ın 2005 yılından itibaren çeşitlü ülkelerde gösterime giren tiyatro oyunu, Kanadalı yönetmen ve senarist Denis Villeneuve tarafından izlendiğinde kendisinde –kendi tabiriyle- çenesine yumruk yemiş hissi uyandırmış.
Denis Villeneuve, dört saatlik bu tiyatro oyununu Mouawad’ın kendisine tanıdığı özgürlükle hikaye üzerinde bazı değişiklikler de yaparak sinema tarihine kazandırmış oldu.
            “Ölüm asla bir hikayenin sonu olmaz. 
Daima bir iz bulunur.”
Hikaye, Jeanne ve Simon isimli ikizlerin henüz ölen Arap asıllı annelerinin bıraktığı gizemli vasiyetin kendilerine  noter huzurunda okunmasıyla başlar.
Nawal Marwan vasiyetinde belirttiği bazı sıradışı isteklerin çocukları tarafından yerine getirilmesini ister. Bunlardan biri, çıplak ve yüzü toprağa, sırtı ise dünyaya dönük olarak gömülmek istemesidir. Ayrıca başına mezar taşı konulmayacak ve ismi hiçbir yere yazılmayacaktır. Nedenini şöyle açıklar:
            “ Çünkü sözünü tutmayan insanların bir mezar taşı yazısına hakkı yoktur.”
Anne Newal Marwan vasiyetinde kızı Jeanne’den babalarını, oğlu Simon’dan ise ağabeylerini bulmalarını ve onlara verilmek üzere bırakılmış zarfları teslim etmelerini belirtir. Eğer ikizler bu görevlerini başarıyla yerine getirebilirlerse şayet, kendilerine verilmek üzere yazılmış üçüncü bir mektup onlara noter tarafından teslim edilecektir. Ve işte ancak o zaman annelerinin verdiği söz tutulmuş ve suskunluk bozulmuş olacak; ancak o zaman Nawal Marwan’ın ismi kendi mezar taşına yazılabilecektir…

20 Aralık 2013 Cuma

Veer Zaara


Hayrel' Cuma sevgili arkadaşlar,

Bu aralar blog takipçilerinin sıklıkla okuduğu konular arasında Hint Film'i yazılarımın hatırı sayılır bir çoğunluğu olduğunu görüyorum.

Hazır müsait bir vakit de buldum hemen yeni bir filmi paylaşmanın zamanıdır. İşte bu postun konusu olacak filmimiz:

Veer Zaara



 En güzel aşk hikayelerini anlatan filmlerin yönetmeni olan Yash Chopra ve senarist Aditya Chopra'nın bu filmi 2004 yapımı. Şu Chopra kardeşler ne romantik bir adamlarmış cidden yaptıkları filmleri şöyle bir kafamda değerlendirince...

Filmin başrollerinde Shahrukh Khan, Rani Mukherjee, Preity Zinta ve Amitabh Bachchan yer alıyor.  Black'ten hatırlarsınız Rani Mukherjee ve Amitabh Bachchan'ın şahane performanslarını... Yani demem o ki kadro çok sağlam.

Gelelim konusuna:

Veer Pratap Singh (Shahrukh Khan) Hint Ordusu'nda görevli bir helikopter pilotudur. Hayaat Zaara (Preity Zinta) ise Pakistanlı zengin bir ailenin kızıdır.

Gördüğünüz üzere daha en baştan Hintli - Pakistanlı, Zengin - Fakir antagonizması yer alıyor.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Prisoners


Hayırlı akşamlar sevgili arkadaşlar,

Birkaç gün önce izlediğim ve sıcağı sıcağına paylaşmak istediğim bir film var bu postta:

Prisoners.




Sıkı film takipçileri bilirler, bu film henüz ülkemizde gösterime girmedi ancak birkaç sitede online izlemek mümkün.

Ben indirip kendi bilgisayarımda izledim ancak sabredip sinemada izlemeyi tercih edenler için inanılmaz güzel bir film deneyimi olacağı kanaatindeyim.

Bilirsiniz, gerilimi her saniyede yaşadığınız, aksiyonu damarlarınızda hissettiğiniz, her ne kadar iyi tahminlerde bulunsanız da sizi bir şekilde ters köşeye yatıran kaliteli yapımlar ancak beş altı yılda bir görülür.

Bir "Se7en", "V for Vendetta",  "Zindan Adası" ya da "Kuzuların Sessizliği" gibi filmler bulmak artık daha da zor.

Prisoners işte bu saydığım filmler listesine girecek türden başarılı bir yapım.




2010 yapımı olan ve büyük beğeni toplayan "Incendies" filminden tanıdığımız Denis Villeneuve'un yönetmenliğini üstlendiği filmde başrollerini Hugh Jackman ve Jake Gyllenhaal paylaşıyor.

Klasik bir söylem ancak söylemem gerek: Sırf Hugh Jackman'in performansı için bile izlemeye değer.

Bence Hugh Jackman bu performansıyla Oscar'ı hak ediyor. Çocuğu kaybolan bir babanın ahlaki değerleri sorgulayarak verdiği mücadele daha güzel canlandırılamazdı sanırım.

Jake Gyllenhaal'e gelince: Kendisini "Mountain Brokeback" ve "Zodiac" tan sonraki filmlerinde izlerken hiç bu kadar zevk almamıştım. Prisoners'teki performansı Hugh Jackman kadar olmasa da oldukça başarılıydı. Yalnız biraz soğuk bir havası vardı; mimikleri, tepkileri falan benim gerilim dozajımı pek arttırmadı nedense.

Filmin konusuna gelince;

İki aile şükran gününü kutlamak için bir araya gelir ve o sırada ailelerin en küçük kızları birlikte kaybolurlar. Saatin ilerlemesine rağmen iki küçük kız ortaya çıkmaz ve aileleri panik olmaya başlarlar.

Kaçırılma ihtimaline karşın polise başvurur aileler. Dedektif Loki (Jake Gyleenhaal) olayı üstlenir ancak uzun bir müddet sonuç alamaz. Kızının kurtarılmasını bekleyemeyen baba Keller Dover (Hugh Jackman) suçlunun ve masumun birbirine karıştığı şaibeli bir olayın içinde bulur kendisini.



Her ne olursa olsun, ne kadar uzun olursa olsun her dakikasına değen, gerim gerim geren ve aksiyonu doyasıya yaşatan bir film Prisoners.

Son zamanlarda izlediğim en iyi gerilim aksiyon filmiydi!

Sinema severlere kesinlikle izlemeleri gereken bir film olduğunu hatırlatarak huzurlu ve mutlu bir haftasonu diliyorum.

Aşkla kalın!

*** Spoiler ***

(Film izleyecek olanların dikkatine, bundan sonra yer alan kısım, tüm olay örgüsünü ele alarak yaptığım film analizini içeriyor)

Film iki ailenin küçük kızlarının kaçırılmasıyla başlıyor. Şüpheli olarak gösterilen tek kişi Alex (Paul Dano) adında zeka geriliği olan bir adamdır.

Tüm polisler ve Dedektif Loki en başta Alex üzerinde yoğunlaşırlar ama Alex 10 yaşındaki bir çocuğun zekasına denktir ve polisin Alexin suçlu olduğunu kanıtlayacak bir delili yoktur.



Polisin kızları bulamaması üzerine baba Dover, Alexi kaçırır. Niyeti ona işkence ederek suçunu itiraf etmesini sağlamaktır. Bunu yaparken tüm ahlaki değer yargılarını sorgular. Zaman zaman yaptığından pişmanlık duyar ama kızına duyduğu sevgi ve özlem içindeki ilkel yönlerin ağır basmasına neden olur ve Alex' akıl almaz işkenceler uygular. Yine de elde ettiği hiçbir şey yoktur. Alex tek bir şey mırıldar o da "labirentler"dir.

Dedektif Loki şüphesini uyandıran başka birine eğilir bu zaman zarfında. Adam (Bob) hakkında epey bilgi elde eder. Şüphelendiği bu şahsın, süpermarketlerden uzun zamandır küçük çocuk giysileri aldığını öğrenince şüpheleri daha da kesinleşir ve evine baskın yapar. Bu esnada evin duvarlarında labirentler ve bir odasında kitli bavullar vardır. Bavulları açtığında içinde korkunç yılanların ve kanlı çocuk elbiselerinin yer aldığını görür.

Sonrasında elbiseleri ailelere gösterirler. Joy'un ailesi kendi kızlarının elbiselerini teşhis ettiğinde iki kızın da öldüğünü düşünülmeye başlanır ama baba Dover buna inanmak istememektedir. Hırsla Alex'e yaptığı işkenceleri sürdürür.

Alınan kan örneklerinin domuza ait olduğu anlaşılınca Dedektif Loki'nin aklı karışır. Yaptığı incelemeler ve sürdüğü izler sonucunda Joy'a yarı baygın bir şekilde ulaşır ancak yanında Anna yoktur. 

Joy hastanedeki müşahadenin sonrasında kendisine gelir ve Anna'yla ilgili baba Dover'a "Sen de oradaydın" der, bunun üzerine baba Dover işin içinde farklı türden bir gizemin olduğunu düşünerek Alex'in evine gider.

Alex evlatlık edinmiştir ve evlatlık edinen anne baba Dover'in gelmesi üzerine onu ölümle tehdit eder çünkü  kızların kaçırılmasını isteyen aslında Alex'i evlatlık edinen anne Holly'dir.



Holly ve eşi, tek erkek evlatları öldükten sonra Yaratıcı'ya duyduğu öfkeyle küçük çocukları kaçırmaya başlarlar. Bu onların evlatlarıyla mutlu yaşam süren ailelerden intikam alış biçimidir.

Alex de daha 5 yaşındayken kaçırılmış ve sonrasında izine rastlanamayan çocuklardan biridir aslında. 

Dedektif Loki'nin şüphesini uyandıran (sürekli çocuk kıyafetleri alan) Bob da aslında Holly ve eşinin kaçırdığı çocuklardan biridir ama bu adam belli ki kaçarak izini kaybettirmeyi başarmış ancak o da yaşadığı travmanın etkisiyle sıkıntılı bir hayatı sürdürüyor. Kaçırılan Anna ve Joy'un öldüğünü bilmeleri için de diğer çocuklara yaptığı gibi çocuk kıyafetlerini domuzun kanıyla boyuyor.

Dedektif Loki işin içinde Alex'in annesi Holly'nin olduğunu ve Anna'yı onların sakladığını farkediyor ve eve baskın yapıyor. Tam o esnada Holly'nin Anna'yı öldürmek için bir zehir şırınga ettiğini görüyor. Dedektif Loki Holly'i vurmayı başardıktan sonra Anna'nın ölmemesi için hızla arabasını sürüyor hastahaneye doğru...

Ancak bir sorun var ki o da Holly'nin ölmeden önce gelen baba Dover'i derin ve karanlık bir kuyuya hapsetmiş olduğu. Anna'yı başından aldığı yaraya rağmen canla başla hastahaneye yetiştiren Dedektif Loki olay yerine geldiğinde baba Dover hala kayıptır ama izini bulamıyorlardır.

İşte o an Dedektif Loki ince ve derinden gelen bir ses duyar.

Ve film tam da burada biter.

Olayın örgüsüne bakılırsa, ya izleyicinin zihninde hikayeyi tamamlanması bekleniyor ya da serinin ikinci filmi daha çekilecek.

***


26 Kasım 2013 Salı

Soraya'yı Taşlamak - (The Stoning of Soraya M.)


Bugünkü postumun konusu bir film yorumu. 

Ve ben bu yazıma Yunus Emre’nin çok sevdiğim bir sözüne yer vererek başlamak istiyorum:

“Emeksiz zengin olanın, 
kitapsiz bilgin olanın, 
sermayesi din olanın rehberi şeytan olmuştur.”

İşte bu söz bu filmi özetliyor neredeyse.

Evet, “Soraya’yı Taşlamak” adlı filmi paylaşacağım bugün sizlerle.



2010 yılında ülkemizde gösterime giren ancak 2008 yapımı olan bu filmin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenen Cyrus Nowrasteh’in “Soraya’yı Taşlamak – The Stoning of The Soraya M.” adlı filminin başrollerinde; gazeteci rolüyle Jim Caviezeli, Süreyya rolüyle Mozhan Marno’yu ve Süreyya’nın teyzesi Zehra rolünde de Shohreh Aghdashlooyu görüyoruz.

 

Filmin neresinden nasıl başlamalı anlatmaya bilemiyorum… 
Ölümün her türlüsü kötü olabilir ancak iffetli bir kadının iftiralara maruz kalarak suçsuz yere öldürülmesi en kötüsü olsa gerek... Bunu yaparken dinin alet edilmesi... Bunları yaptırmak için mazlum insanları mecbur bırakılması...
Kocası tarafından işlemediği bir zina suçu iftirasına kalan masum bir kadının, Süreyya’nın yürek sızlatan hikayesi demek isterdim ancak bu Süreyya’nın kendi seçtiği hayatının öyküsü bile değil…




Bu filmi izledikten sonra ağlamamak, yaşananların ruhunuzda derin bir ızdırap duygusu bırakmaması mümkün değil. Hele ki yapılan bu insaf ve vicdan mahrumu insanların faturasının İslamiyet gibi güzel bir dinden kesilmesi… İşte bu dimağımı zorluyor…

Yaşadığınız coğrafya, içine doğduğunuz kültür ve doğduğunuz ailenin mensup olduğu inanç şekli bazen insanın kaderi olur. Kendi hayat oyununuzun başrolünü alırlar elinizden ve figüran olursunuz ne olup bittiğini anlamadan…

Filmde izlediğiniz senaryo –üzülerek söylüyorum ki- gerçekte de yaşanmış ve yaşanılmaya devam eden olayları anlatıyor. Yer İran, 1980 li yılların ortaları, dönem Ayetullah Hümeyni dönemi. 

Kendisini savunma hakkı bile savunamayan Süreyya için Recm cezası uygulanıyor. Bu gerçek hikayeyi Süreyya’nın teyzesinin ağzından dinleyen ve kayıt altına alan İran asıllı Fransız gazeteci Freidoune Sahebjam, 1994 yılında bu olayları bir kitap haline getirdi ve aynı yıl bu kitap Amerika’da bestseller oldu. 2008 yılında da Amerikan yapımcılığında bir İran filmi olarak çekildi “Soraya’yı Taşlamak”


Film özünde anlatılmak isteneni gayet güzel ve tesirli bir şekilde veriyor. Dini tekeline almaya çalışan, kendi menfaatleri için dini kullanan insanların ahlak mekanızmasının çöküşünü anlatırken, gerçek bir manzarayı ve buna neden olan cehaleti tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.


Filmi izledikten sonra gerek din kavramının kendisine gerekse İslam Dini’ne eleştiriler getiren çok fazla insan var. Hatta tepkisiz kalmak neredeyse imkansız biliyorum ancak bir yerlerde bu filmi okuyup da henüz eleştirisini bir yerlerde paylaşma niyetine giren arkadaşlarım olur diye endişe ettiğim için nacizane ufak bir öneride bulunmak isterim:

16 Kasım 2013 Cumartesi

Chennai Express - Aşk Treni


Herkese selamlar, sevgiler!

Arayı soğutmadan bir başka postla daha karşınızdayım.

Bu seferki konumuz Bollywood severler için.

Bollywood'u sıkı takip edenler bilir, Shahrukh Khan'ın bu yıl vizyona giren yepyeni bir filmi var.




Chennai Express nam-ı diğer Aşk Treni

Rohit Shetty'nin yönetmenliğini üstlendiği filmin başrollerinde Shahrukh Khan ve Deepika Padukone yi görüyoruz.

Güzel bir ikili olmuşlar, Deepika'nın birkaç filmini izledim gerçekten çok hoş bir kız, her haliyle izletiyor kendisini. Bu filmdeki  performansını da oldukça beğendim, benden tam not aldı.

Gelelim filmimizin konusunda:

Rahul (Shahrukh Khan) küçükken ailesini trafik kazasında kaybetmiş büyükannesi ve büyükbabası tarafından yetiştirimiştir. 40 yaşına geldiğinde artık kendi hayatına yeni başlangıçlar yapmak için arkadaşlarıyla Goa'ya gitmek ister ama tam da o esnada dedesi ölmüştür. Dedesi küllerinin iki farklı nehire dökülmesini vasiyet etmiştir. Büyükanne Ganges Nehrine kendi götürecektir ancak diğer yarısını Rameswaram'a götürme görevini Rahul'a verir.

Rahul'un arkadaşlarıyla Goa'ya yapacağı seyehat sekteye uğramıştır çünkü Rameswaram ve Goa ülkenin iki zıt kutbundadır. Rahul bir plan yapar, büyükannesi onu Rameswaram'a gidiyor bilsin diye Mumbai'den Chennai Express adlı trene biner. Plana göre Rahul iki durak sonra inecek ve arkadaşları da onu o durakta bekleyeceklerdir.

Chennai Express'e binen Rahul için hayatının serüveni başlamıştır. Goa'da bulmak istediği aşkı ve macerayı Chennai Express'te bulmuştur.

Filmin ilk yarısı acayip komik, gülerken yanaklarınız gerilir bir nevi botox etkisi yani :) Rahul'un Meena'yı trene alma ve akabinde gerçekleşen olaylar zinciri mesela.. :)



Özellikle Rahul ve Meena'nın kendi aralarında şarkılarla atışma sahnesi çok komikti. Yine sıkı Bollywood takipçilerinin hemen farkedebileceği üzere, başka filmlerin şarkılarından alıntılar yapılarak oluşturulmuş bir sahnedir bu. Birden çok filmin birbirinden güzel şarkılarına tek bir sahnede şahit olmak harika gerçekten :)

Film tarafımızdan heyecanla bekleniyordu ve büyük bir ilgiyle de karşılandı. Sadece ilk gün izleyen kişi sayısıyla 3 Idiots'un izlenme rekorunu kırmış oldu. Gerisini düşünün artık.

Filmin son yarısı ise buram buram romantizm... Ben seviyorum böyle mücadele sonrası kazanılan aşkları...

Ağlamama garantisi de veremem zira benim gözlerim son sahnelerinde epey dolmuştu...



Ülkemiz adına üzüldüğüm odur ki biz bu filmi, dünya izledikten neredeyse 8-9 ay sonra izliyoruz. Bizdeki vizyona giriş tarihi 29 Kasım yanılmıyorsam. Ama biz Bollywood severler bu tarihi bekleyemez ve internete düştüğü andan itibaren hemen izleriz :)

Eğer Shahrukh Khan'ı dev ekranda izlemek isterseniz biraz daha sabır :) Ama, yok ben filmi o zamana kadar bekleyemem diyorsanız internetten online izlemek de mümkün. Karar sizin :)

Bir de, Titli diye bir soundtracki var ki acayip seviyorum bu şarkıyı :)

Şimdilik benden bu kadar dostlar,

Afiyetle, aşkla kalın.





15 Ekim 2013 Salı

Çocuklar Kurban Kesim Sahnelerine Şahit Olmalı Mı?

Bugün Kurban Bayram'ının ilk günü.

 Hz. İbrahim’in Hz. İsmail’i Allah yolunda kurban kesmeye niyetlenmesinin ardı sıra gökten inen kurban ile başlayan bu güzel ibadetin bir bayrama dönüştüğü gün bugün…

Kurban Bayramı yaklaşırken kurban edilmek üzere seçilir hayvanlar.. 

Kimisi için küçükbaştır kurban edilecek hayvan kimisi için eşi dostu ya da akrabasıyla hisse usulü girilen bir büyükbaş …

Şimdiki nesil belki aşina değil ancak apartman dairelerine mahkum olmadan hemen önceki kuşağın bir çocuğu olarak rahatlıkla söyleyebileceğim bir anım var Kurban Bayramlarına dair...

Kurban Bayram’ı yaklaştığında babamın aldığı koyunu eve getirmesi için sabırsızlanırdık ailece… 

Ben ve kardeşim bayram günü gelene dek, evimizin bodrumuna iner ve severdik o mübarek hayvanı.. 

Bayram günü gelir ve nedense ortadan kaybolurdu o sevimli hayvanlar her seferinde …


Küçükken, çok küçükken; sevdiğiniz hatta duygusal yakınlık kurduğunuz hayvanın birden bire kaybolması anlaşılır gelmiyordu. Sonrasında ise onun öldürülüyor olmasını garipsemiştik çocuk aklımızla.

Duyarlı ebeveynlerimiz defalarca anlatmıştı oysa, onların her biri Allah huzurunda kurban edilmek üzere can atıyorlardı… Hepsi binek olacaktı bizlere Sırat-ı Müstakiym yolunda…

Anlaşılır gibi görünse de anlayamıyorduk çoğu zaman…

Daha da acısı, duygusal yakınlık kurduğu hayvanın, en sevdiği babası tarafından öldürüldüğüne şahit olması…

Böyle bir senaryoya varsa şahit olanlar, sanıyorum ki yazdıklarıma daha da aşina olacaklardır.

Kurban Bayramı yaklaşınca bir Müslüman olarak kurban ibadetinin çocuklara anlatılması yönünde nasıl hassasiyet gösteriyorsam, bir çocuk psikoloğu olarak da kurban kesiminin çocuk psikolojisi yönünden etkilerine duyarlılık gösteriyorum.

Konu kurban ibadeti ve çocuk psikolojisi olunca her kurban bayramında olduğu gibi bu bayram da çocuklar kurban kesimini görmeli mi, kurban kesimi esnasında kan görmek çocuğu şiddete sürükler mi, hangi yaştaki çocuklar kurbanın kesiliş anını görmeli gibi sorular gündeme geliyor.


Geçenlerde bir yazı okudum, bir eğitimci yazar kaleme aldığı yazısında çocukların kurban kesimini izleyebileceğine değinmiş. Hatta işin daha da ilginci, biz psikologları çocukları dinden uzaklaştırmakla itham etmiş.

Bir din psikoloğunun yazısına denk geldim aynı gün içerisinde, o da aynı dertten muzdarip…

Gülümsedim :) Meğer ne de çok seviliyor muşuz bu camiada dedim ve sıvadım kolları.

Madem ki bir çocuk psikoloğuyum, işin asıl uzmanı olarak bu konu üzerinde kendi görüşlerimi ben de sıralayabilirim gayet tabii.

Maneviyatı ailesinden almış, rol model olarak anne ve babasını görmüş ve hamdolsun ki elinden geldiğince dinini bir Müslümanın yaşaması gerektiği gibi yaşama konusunda hassasiyetleri olan bir insan olarak kurban bayramının ve kurban ibadetinin anlam ve öneminin kesinlikle çocuklarımızla paylaşılması, bunun dini bir görev olduğu ve yoksullara yardım etmek gibi sosyal bir boyutu olduğunun izah edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“Kurban kesimi çocuğa izletilmeli mi?” sorusuna verilecek cevapta kilit nokta çocuğun yaşıdır. Çocuklar on yaşına kadar somut işlemler dönemindedirler. Onlar için var olan somut kavramlar zihinlerinde anlamlıdır ve bu kavramlar arasındaki ilişkiler niteliklidir. On yaşından öncesi için bir çocuğun kurban kesimine şahit olmasının çocukta bazı travmalara yol açabileceğini düşünüyorum.

Burada şunun altını çizmekte fayda var: Her çocuk kurban kesimine şahit olduğunda travma yaşamayacaktır. Kurban kesimi her çocuğu aynı şekilde etkilemez. Çocuğun yaşı ve kişilik özellikleri belirleyicidir.

Ancak çocuğun özellikleri her ne olursa olsun, küçük çocuklar için masum buldukları o hayvanın bıçakla gözleri önünde kesilmesi, kanın fışkırması, birkaç saniye bile olsa hayvanın can çekişmesi çocuk için vahşettir.

Her ne kadar anne baba olarak çocuğa kurbanın dini boyutu anlatılıyor olsa da somut işlemler döneminde olan bir çocuk için asıl gerçek bir iki günlüğüne bile olsa bakılıp beslenilen hayvanın en sevdiği babası, dedesi ya da amcası tarafından öldürüldüğünü görüyor olmasıdır.


Bu açıdan bakıldığında aslında ailelerin kurbanlık hayvan ile çocuklarının duygusal anlamda bağ kurmasının da önüne geçmelerini tavsiye ediyorum. Kurbanlık hayvan ile birkaç gün için bile olsa zaman geçiren çocuklar bazen yoğun duygusal bağlar kurabiliyorlar. 

Sonrasında o hayvanın öldürüldüğünü görmek bir çocuk için travmatik etki oluşturabiliyor. Bu yüzden ömrü boyunca kırmızı et yiyemeyen insanlar tanıyorum –hatta bunlardan bir tanesi bizzat kendi kız kardeşimdir. Nasıl oldu ne şekilde şahit oldu bilmiyorum ama maalesef kurbanlık hayvanın kesildiğine şahit olduğundan beri kırmızı et yiyemiyor.


Kurban Bayramında kurban kesimine şahit olan çocuklardaki travmatik etkilerin sonuçları sadece et tüketmeyle sınırlı değil. Bu durumdan olumsuz etkilenen çocuklarda olayın akabinde alt ıslatma, tırnak yeme, tik belirtileri, yalnız uyuyamama, önceden yalnız yapabildiği aktiviteleri kendi başına sürdürememe, kekemelik gibi durumlar görülebilir. Bunun yanı sıra, çocukta yoğun ölüm kaygısı ve anne babayı kaybetme korkusu gibi anksiyete belirtileri açığa çıkabilir.

Bir uzman olarak ricam, lütfen kestiğiniz kurbanlık hayvanın kanlı kısımlarının bahçenizde ve kurban kesiminin yapıldığı alanlarda çocuklar tarafından görülmesine engel olun. Mümkünse kurban kesimi öncesinde çocuklarınızın kurbanlık hayvanla uzun süreli ve sevecen bir yakınlık kurarak duygusal bir bağ kurmasına engel olun. On yaşından önce çocuklarınıza kurbanlık hayvanın kesiliş anını lütfen izletmeyin. Çocuklarınızı özellikle yaşlarına uygun olarak ölüm konusunda bilgilendirin.

Bu bayramın hiçbir çocuk için travmatik olmaması ve tüm Müslüman Alemine huzur barış sağlık ve mutluluk getirmesi dileğiyle.


Hepinize sevdiklerinizle hayırlı bayramlar!


BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya