27 Mayıs 2014 Salı

Körili Tavuk Mantar Sote Soslu İtalyan Usulü Spagetti

Günaydınlar hayırlı sabahlar blog ahalisi, umarım haftanız güzelliklerle başlamış ve o şekilde de devam ediyordur :)

Bugün ilk defa bir yemek postu paylaşmak istiyorum. Aslında tereddüt ettim paylaşsam mı paylaşmasam mı diye ama, "Ne farkeder ki, nasılsa blogum benim özgür yazı alanım" dedim ve yazmaya karar verdim. Belki denemek isteyenler olur hem :)

Evimin yakınlarında büyük bir pazar kuruluyor cumartesi günleri. Kıyafetten tutun da yiyeceğe kadar herşey oldukça çeşitli. Hava da güzel olunca, hem yürüyüş olur hem değişiklik diyerek pazara doğru yol aldım. 

Pazarın ruhunu seviyorum aslında alışverişi bereketli de oluyor ancak oradaki kalabalık benim iflahımı kesiyor arkadaş, hele de pazar arabalı aheste yürüyen teyzeler yok mu... Tamam, onlara da hak veriyorum ama pazarda özel bir şerit yapılsa, bu arabalılar sadece oradan geçse, biz yayaların yol akışına engel olmasalar, fena mı olur :)

Ne anlatıcaktım ne anlatıyorum Ya Rabbi, çenem düştü yine :)  Neyse sadete geçiyorum yavaştan :) Pazardan alınmış taze mantarlar evde duruyorken, hazır tazeliğini de koruyorken onlarla güzel bir spesiyal yemek yapayım istedim. Soslu bir spagettide de karar kıldım ve gün boyunca da kendimi mutfakta bu yemeği pişiriyor olmanın hayaliyle yaşadım.

Henüz bir Erasmuslu olduğum zamanlar, gideceğim ülkeleri araştırırken mutlaka mutfak kültürlerini de araştırır, kendilerine has yemeklerini öğrenir, gittiğimde de denerdim. Spagetti ve pizza İtalyan mutfağına ait yemekler bunu bilmeyenimiz yok. İtalya'da kaldığım 4 gün boyunca da bilumum makarna ve pizza çeşitlerini de denemiş oldum. Özellikle makarna sosları ve peynirleri harikadır. 

Spagettiyi orada nasıl yemiştim hatırlamıyorum sanırım domates ve fesleğen sosluydu. Sonrasında kendim de araştırmaya başladım. Bir italyan gibi makarna pişirmek için baya denemeler yaptım, özellikle soslar konusunda oldukça iyi bir noktaya geldim sanırım :)

Tarifi en sona saklamakla beraber sizlerle pazı püf noktalar paylaşmak istiyorum. Bu püf noktaları aklınızın bir kenarına not ederseniz, makarnayı tembel yemeği olarak gören herkesten intikamınızı alabilirsiniz :)
Öncelikle makarnayı haşladığımız sudan başlayalım. Makarnayı haşlayacağımız suyun sadece ısınmış olması yeterli değil. Su fokur fokur kaynıyor olacak. Haşlama esnasında kaynama suyuna asla zeytinyağı koyulmaz. Haşlanma esnasında koyulan bilumum sıvıyağlar makarnanın hamurlaşmasına neden olur. 

İtalyanların makarnanın pişme süresini ifade eden bir tabirleri var. Aşırı pişmemiş, hamurlaşmamış, dişe gelen makarnaya "al dante" diyorlar. Eğer makarna yerine hamur yemek istemiyorsanız, pakette yazan süreye uymalı, al dante için ise 2 dk önce çıkarmalısınız haşladığınız makarnaları. 

Haşladığınız makarnanızı asla soğuk sudan geçirmeyin. Bu da en bilindik yanlışlardan biri. Haşlama işleminin akabinde, önceden hazırlamış olduğunuz sosu hemen içine atıp karıştırmalısınız. Ya da üzerine servis etmelisiniz. Tercihi size kalmış.

İtalyanlar makarnayı servis edecekleri tabakları 1 dakika önce ya kaynar suya tutar ya da mikrodalga fırına koyarak ısıtırlarmış. Bu da ayrı bir nüans.

Velhasılı, makarna deyip geçmemek lazım. Gerçekten diğer yemeklerin hakettiği itinayı hakediyor. Ve emin olun, güzel bir sosla beraber iyi pişmiş bir makarna sizi arkadaşlarınızın, ailenizin ya da eşinizin gözünde harikulade bir aşçı yapabilir :)

Gelelim benim tarifime:

Minicik küpler şeklinde doğranmış minicik bir soğan akabinde kırmızı ve yeşil sivri biberler kızgın zeytinyağında kavrulur. Üzerine domates sosu eklenir. Soğan, kırmızı ve yeşil biberler domates sosuyla kavrulurken  (Adını tam hatırlayamıyorum, sanırım pomodoro denilen özel bir sos kullanıyorlar İtalyanlar. Büyük marketlerde bu  domates sosu bulunuyormuş mamafih ben peşine düşmedim. Onun yerine tamek marka domates püresi kullanıyorum.) üzerine kuşbaşı doğranmış tavuk göğsü ve mantar eklenerek sotelenip, tuzu da eklenerek pişmeye bırakılır.


Bu aşamada acele edip hemen su eklememek gerekiyor. Mantarın kendi suyunu salması beklenerek, durumuna göre bir çay bardağından daha az olacak şekilde su ekleyebilirsiniz. Bütün işlemler tamamlandıktan sonra kısık ateşte sosumuz pişerken içine doğranmış bir büyük diş sarımsak ve bir tatlı kaşığı köriyi de eklediyseniz, tamamdır. 

Geriye sabırla pişmesini beklemek kalıyor :)





Deneyen herkese şimdiden afiyet olsun :)

Aşkla kalın!



24 Mayıs 2014 Cumartesi

İstanbul Çıkartmalarım - 4 - Topkapı Sarayı

Vatanımız Türkiye toprakları tam anlamıyla bir "medeniyet beşiği". Her bir şehrimizin kendine has özelliği ve muazzam bir tarihi var. Ama içlerinde bir tanesi var ki tarih boyunca uğruna nice savaşlar yapılmış: İstanbul.

Bilirsiniz, Yüce Nebi, Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz'in İstanbul'un fethini müjdeleyen bir Hadis-i Şerif'i vardır. Şöyle buyuruyor Peygamberimiz: (mealen) "İstanbul mutlaka fethedilecektir. O'nu fetheden komutan ne ulu komutandır, O'nu fetheden asker ne güzel askerdir."

İstanbul'un biz müslümanların yurdu olması başlı başına bir mucize ve ilahi bir lütuf. Böylesi güzel bir şehri hakeden bir ceddimiz vardı ama kendimiz için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef. Birçok konuda olduğumuz kadar kendi tarihimizi korumak konusunda da oldukça nankör ve aciziz.

Belki bu cümlemi fazlaca ağır bulacaksınız ve bana sitem edeceksiniz. Ama emin olun, İstanbul bir başka Avrupa ulusunun şehri olsa, zerresine zarar gelmesin diye gözlerinden sakınarak korurlar. Zira altı ayrı ülke ve onlarca şehir gezmiş bir insanı olmama rağmen, onca ülke arasında İstanbul kadar güzelini henüz görmedim. İstanbul'un tırnağı etmeyecek nice şehirler var -ki görseniz nasıl korunduğunu-  oturup kendiniz isyan edersiniz.

İşin aslı, İstanbul'u mesken edinenlerden ziyade dışarıdan gelenler daha iyi biliyor. Yıllardır İstanbul'da oturmasına rağmen etrafındaki mekanları, tarihi yerleri ve saymakla bitirilemeyecek nice güzellikleri henüz görmemiş olanlar var. Mesela bir arkadaşım -doğma büyüme İstanbul'luydu kendisi- henüz Topkapı Sarayı'nı görmediğini söylemişti. Ne acı!

Ben ki üniversiteyi bu şehirde okuyabilmek için gecesini gündüzüne katmış bir lise öğrencisiydim. Sonsuz kere hamdolsun ki Rabbim bana dilediğimi en hayırlı bir şekilde nasip etti. Üniversiteye hazırlanırken çekmiş olduğum sıkıntılar, yerini İstanbul'da olmanın verdiği mutluluğa bıraktı. Klasik bir yay burcu olmamdan mütevellit, henüz birinci sınıftayken İstanbul'un yarısından fazlasını gezmiştim zira. 

2007den beri İstanbul'da yaşıyorum. Üniversite'yi bitirdikten sonra bile dönemedim memleketime. İstanbul'un havasını soluyan, suyunu tadan bir daha dönemiyor sanırım. Tabii bu işler biraz da nasip. Benim henüz yiyecek ekmeğim varmış demek ki. Allah nasibimizdeki rızkı bağlayana kadar buradayız biiznillah.

Tesettürlü bayanlar beni iyi anlarlar. Havaların 25 derecenin üstüne çıkmaya başladığı aylar zorlar biz hanımları. Muhakkak ki ahiretteki nimeti, bu dünyadaki külfetinden aladır ancak çok zaruri olmadıkça dışarı çıkmak, çıkdıysak da saatlerce gezmek istemeyiz. Ancak yerini yaz aylarına bırakmaya hazırlanan Nisan ve Mayıs ayları gezmek için en ideal zaman dilimi. Hava küfür küfür, güneş göz kırpıyor, ağaçlar yemyeşil, kuşlar cıvıldaşıyor... Ehh madem boş zamanınız da varsa, alın sevdiklerinizi yanınıza, gidin ve henüz görmediğiniz yerleri dünya gözüyle bir görün. Malum hayat çok kısa, müslümanca yaşamak ve tadını çıkarmak lazım :)

Henüz gitmemiş olanlarınız yahut evvel zaman içinde gitmiş ancak hatıraları tozlanmış olanlarınız için bir gezi günlüğü daha yayınlıyorum. Tarihi Yarımada cıvıl cıvıl şu aralar, hazır turistler istila etmeden güzide İstanbul'umuzu, gezi planlarınızı yapın ve bir an önce gezmeye başlayın derim :)

Çekmiş olduğum resimler bilhassa Topkapı Sarayı'nın çevresinden. Malum, içinde fotoğraf çekmek yasak. Etrafındaki peyzaj düzenlemeleri o kadar hoş ki, çiçek böcek fotoğraflamaktan kendimi alamadım resmen :)























22 Mayıs 2014 Perşembe

Eskimeyen Müzikler... Eskimeyen Sanatçılar...


 

Selamlar, sevgiler herkese!

Umarım selamet içerisinde ve afiyettesinizdir.

Niteliği bakımından farklı bir postla karşınızdayım sevgili dostlar :)

Sevdiğimiz bir sanatçının ya da ünlü herhangi birinin hayatını birçoğumuz merak ederiz. Bazılarımız için bu merak duygusu başladığı yerde bitiverir. Bazılarımız içinse engel olunamayan amansız bir araştırma dürtüsüyle sürdürür kendisini. İşte ben, bu ikinci kategoride yer alanlardanım.

Müzik zevkim oldukça evrensel. Rock, Metal ve Rap Müzik dışındaki tüm müzik türlerini hangi ulusa ait olursa olsun zevkle dinlerim. Kaliteli müziklere sahip çıkarım ve arşivimde yıllar boyu saklarım. 

Fransızların kendisine muhabbet taşıyor olmasam da dillerine, özellikle şarkılarına hayranım. Resmen aşk ve romantizm damlıyor şarkılarından. Özellikle yalnız kalmaya ve azıcık hüzünlenmeye ihtiyaç duyduğumda fona yakışan en iyi müzik Fransız müziğidir. Bu yüzden Fransız müziği, arşivimde içerdiği sanatçı sayısı bakımından en büyük yeri kaplayanlar arasında.

Birkaç ay önce, -biraz da melankolik olduğum bir zaman olmalı ki- bu Fransız müziklerini almışım playlistime. Fransızca şarkılar, Fransızca bilmeyenlere bile bariz belli duygular hissettiriyor olsa da Edith Piaf'ı dinlerken hissettiğim tek şey damıtılmış bir hüzündü. Fransızcam olmamasına rağmen sanki ne anlattığını anlıyormuşçasına hüzünleniyordum. 

Hayatını araştırınca bir yığın talihsizlik, acı ve hüzünle karşılaştım. Bir de hayatını anlatan bir film buldum ve oturdum bir çırpıda izledim.

Bu filmi izledikten sonra amacım sadece bu filme yönelik bir post hazırlamak olsa da kapsamını biraz daha genişletip, her müzik severin tanıması ve dinlemesi gereken gelmiş geçmiş en iyi Fransız sanatçıların yer aldığı bir post hazırlamaya karar verdim.

Bu yüzden liste başına Edith Piaf'ı koyuyor ve en sevdiğim şarkılarıyla sizleri başbaşa bırakıyorum. Cennet kaçkını sesiyle Fransızların "Kaldırım Serçesi" olarak bilinen "La Môme Piaf" ın hüzünlü ve bol kederli hayatı ile ilgili detaylı post, bir başka sefere yayınlanacak inşallah. 






"Saving Private Ryan" filminin unutulmaz sahnelerinden birinde yer alan bir Edith Piaf şarkısı.





Charles Aznavour

 1924 yılında doğan ve asıl adı  "Şahnur Varinag Aznavuryan"   olan Ermeni asıllı Fransız şarkıcı Charles Aznavour'un, annesi Türkiye Ermenilerinden, babası ise Gürcü Ermenilerindendir. "Ermeni Soykırımı" adı altında dünyaya lanse edilen hadisenin gerçekleştiği yıllarda Türkiye'de yaşayan ailesi Fransa'ya göç etmişlerdir. Gerek sanat camiası gerekse politik camiada en sık anılan sanatçılardan biri olan Charles Aznavour'un adı, özellikle Türk Ermeni meseleleriyle ilgili söyledikleri yüzünden "Türk Düşmanı" olarak anılıyor.

Altı dilde (Fransızca, İngilizce İtalyanca, İspanyolca, Almanca ve Rusça) şarkı söyleyebilen, dünyaya kendisini tanıtabilmeyi başarmış bir sanatçı Aznavour. Özellikle aşk şarkılarıyla bilinen ünlü sanatçının altmışa yakın sinema filminde rol aldığını ve kendi otobiyografisinin yer aldığı bir kitabı kaleme aldığını da eklemek gerek.

Etnik kimliği ve siyasi görüşü ne olursa olsun yaptığı müziği sevdiğim seslendirdiği şarkıları hayranlıkla dinlediğim şarkıcılardan biridir kendisi. 

  Bugün kendisinin 90.cı yaş günü ayrıca. Tüm şarkılarının kendine has güzellikleri vardır ama benim favorilerim "La Boheme" ve "Hier Encore".

Sanatçı hakkında daha fazla habere ulaşmak için buraya, buraya ve buraya.








Jacques Brel

Aslen Belçikalı olan Jacques Brel, Fransız olmadığı halde tüm zamanların Fransızca müzik yapan en iyi sanatçısı olarak bilinir. Kelimeleri kullanışındaki incelik ve zekasıyla kaleme aldığı sayısız güzel şarkının söz yazarı ve bestecisidir. Şarkılarındaki duyguyu dinleyene yansıtabilme özelliği dolayısıyla gerçek bir efsanedir kendisi.

Aşağıda "Ne me quitte pas" şarkısını ağlayarak söylediğini bilmem farkediyor musunuz? Resmen yalnızlık damlıyor adamın sesinden.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Bir Gezi Günlüğü - İhlas Armutlu


 Selamlar, sevgiler herkese!

Sözümü tuttum ve tatil sonrası tekrar bloğumun başına geçtim. Ne dersiniz, bir aferini hakettim mi? :)


İnstagram alemi beni de etki alanına aldı. Her ne kadar oradan resim paylaşımı yapmak kolay olsa da, blogda yazmanın tadı bir başka. Çünkü blog emek gerektiriyor ve ben gözüm gibi baktığım, büyüttüğüm bloğumu instagram uğruna harcayanlardan olmayacağım Allah'ın izniyle... 


Haftasonu için ufak bir tatil programım vardı. Her ne kadar yağışlı olsa da hava, tatilin kendisi beleş olunca üç günün de hakkını vermeye çalıştım :)


Deniz ve yeşilin birleştiği yerde yağmur da olunca manzara daha bir harika oluyormuş. Özellikle, somun gibi kabaran toprağın kokusu ve cıvıldayan kuşların sesi yorgunluğun emaresini bırakmıyor... Curcunalı ve kalabalık yerlerdense, doğayla iç içe olabileceğim sakin ve huzurlu yerlerde tatil yapmak çok daha mantıklıymış bunu anladım. Muhafazakar kitlenin tercih etmesinden mütevellit bayanları cıbıldak görmemiş olmam da cabası :)

İşte perfektifime yansıyanlar:

İlk sırada görmüş olduğunuz resim kaldığım daireden görebildiğim manzaraya ait. Yağmur yağarken bu ormandan yayılan muazzam kokuyu duymak harikuladeydi.


Diğer resimler de gün içinde çekilen fotoğraflar. Daha büyük halleriyle görmek için üzerlerine tıklamanız yeterli.




6 Mayıs 2014 Salı

Bir Hikaye: İnce Ve Uzun


Günaydınlar, hayırlı sabahlar sevgili blog ahalisi :)
Biraz fazlaca ara verdim yazmaya. Ama bilmenizi isterim ki aklım hep burada. Tam niyetine giriyorum yeni bir yazının, hoopp birşeyler giriyor araya. Bir türlü tamamlamak nasip olmuyor.
Neyse ki bu sefer şeytanın bacağını kırdım hamdolsun :)
Sizlerle severek okuduğum bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Hikayenin yazarı kendisini sempatiyle takip ettiğim ve yaptığı müzikleri severek dinlediğim şarkıcı Nil Karaibrahimgil'e ait. 
Buyrun, sizi Sevgili Nil'in güzel hikayesiyle başbaşa bırakıyorum :)
 *
 Bir varmış, bir tane daha varmış.

Biri olmadan, öbürü olmazmış. Bu böylece yazılsınmış. Bir Rus köyü’nde iki balık yaşarmış. Biri turuncu ve İri. Öbürü korkak ve İnce. Bütün çiftler de böyledir biraz düşününce.



İri sormuş bir gün. ‘Madem bütün bu denizler birbirine bağlı, niye biz seninle sadece bu kıyıdan ötekine yüzüp duruyoruz? Kendimizi bir akıntıya bıraksak, yeni sularda yüzsek, başka balıklar yesek daha mutlu olmaz mıydık?’ Hak verdi İnce. İnceliğinden sırf. Çünkü onun mutluluğu için, İri ve o kıyı yeterlidir. Gerisi hava su değişikliğidir ki, insan bundan beslenemez. Balıklar hiç.

Katıldı yine de, düştü İri’nin peşine. Akıntıya bıraktı kendini. Bunlar beraberce, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını geçtiler. Geçerken eğlendiler. Fakat bir balıkçı, akşam yavrularına balık götürmek için suya ağ atmıştı. Ve bizimkiler farkına varmadan bu ağa takıldılar. Daha doğrusu İri takıldı. İri ya. İnce de sıyrılıp çıktı. İnce ya, bırakıp gitmedi. Hem inceydi hem aşık. Kemirip ağları, kurtardı İri’yi. ‘E, tabi, ben bu ağlara takılacak kadar güçlü kuvvetli değilim, eriyip gidecek gibiyim’ diyerek, onun gururunu da okşadı. Aşkta, en yanlış şeyler bile mantıklı gelir insana. Tabi balıklara da. Çünkü aşk, suyun içinde de aşktır.

Derken, bizimkiler soğuk denizlere kavuştular. Fakat İnce, alışık değildi bu serin sulara ve hastalandı.

11 Nisan 2014 Cuma

Kitap Kokusu - Bir Yazar Üç Kitap


Hayre'l Cuma sevgili arkadaşlar, yağmurlu bir İstanbul gününden hepinize kucak dolusu sevgiler :)

İlk kez kitap postu yazıyorum farkettiniz değil mi?

Birçoğunuzun severek okuduğu, okumayanların da kuvvetle muhtemel ismini sıklıkla duyduğu bir yazardan ve onun birbirinden güzel üç kitabından bahsetmek istiyorum bugün.


Sarah Jio'nun ilk kitabı Mart Menekşeleri,  Library Journal En iyi Kitap Ödülü'nü almaya hak kazanmış harikulade bir roman. Kitabın baş kahramanı Emily Wilson, kocası tarafından başka bir kadına tercih edildiğini öğrenince büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Bir nevi biz Türklerin "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" dercesine, yaşadıklarından uzaklaşmak ve iç huzurunu yeniden onarmak için teyzesi Bee'nin teklifini kabul ederek, Banbridge Adası'na gider. 

Bir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir…

Aylardan Mart'dır. Ada'nın en güzel zamanında gelen Emily kayıtsızca Bainbridge'in keyfini sürmeyi umut ederken, esrarengiz bir günlük bulur. Kırmızı kadife kaplı bu defterde yazılanlar onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikayesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürür.


Sarah Jio, farklı zamanlarda gerçekleşen olayları ve birçok karakteri muntazam bir olay örgüsüyle birbirine bağlamış. Günlük tarzı yazılan kitapları oldum olası beğenen biri olarak, özellikle Emily'nin gizemli günlüğü okuduğu sayfalarda resmen satırları yutarcasına okudum. Geçmişin izlerinin bugünü nasıl etkilediği de ince bir biçimde anlatılmış. Alınası dersler bakımından da içeriğindeki detayların incelikle işlendiği bir roman kesinlikle.

Sanırım bu kitaptan geriye kalan en güzel cümle de buydu:

"Hayat, birine seni seviyorum demenin kararsızlığını yaşamak için çok kısadır..."



Kitabın orjinal kapağı da çok hoş ama bir country - vintage hastası olarak Arkadya'nın kapak seçimine de resmen eridim bittim diyebilirim :)



Gelelim Sarah Jio'nun ikinci kitabı olan "Yağmur Sonrası" na:

9 Nisan 2014 Çarşamba

Men Dakka Dukka !




Ben ne ilkokul yıllarımı özlerim ne de üniversite yıllarımı. Özlediğim tek bir zaman dilimi varsa, o da kesinlikle lise yıllarımdır. Yakın geçmişi içine alan şimdiki zaman ve liseli yıllarımı kıyaslıyorum da... Her iki dönemi de anlatabilen resimler olsa elimde, "iki resim arasındaki 7 fark" sorusuna vereceğim cevaplardan biri kuvvetle muhtemel entellektüel ilgilerim olurdu. Bu ilgilerin içinde de en belirgin olanı edebiyattı. O zamanlar, yemek gibi, hava solumak gibi zaruri bir ihtiyaçtı benim için kitap okumak.

 Gerek ilkokul, gerek sonrasındaki eğitim öğretim hayatım boyunca öğretmenler konusunda hep şanslı oldum hamdolsun. Ama en çok Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimin tesiri vardır üzerimde. "Belki bizim meslektaşımız olmak istemeyebilirsin ama bu iyi bir okur - yazar olamayacağın anlamına gelmez" demişlerdi.

Kitap okumayı oldum olası seven bir tipim. Hediye niyetine oyuncak barbiler yerine seri seri hikaye kitapları alan bir babanın evladı olduğum için ne kadar şanslı olduğumu artık daha iyi anlayabiliyorum. Bende hali hazır bir temel olunca, Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerim de -Allah onlardan razı olsun- yardımlarını esirgemeyerek, ellerinden geldiğince, her konuda beni ihtiyacım doğrultusunda beslemeye gayret sarfettiler... 

Hayatıma; duygu ve düşünce dünyama yön veren birçok kitabı lise yıllarımda okudum. Neredeyse gün aşırı kitap bitirirdim; klasiklerden tutun da çağdaşlara kadar birçok önemli eserle bu dönemde tanıştım. O zamanlar hararetliydim, sanki satırları okumaz, yudum yudum içerdim.

Bir de nesir türde yazılmış eserler var tabii... Bu konuda da şanslıyım sanırım çünkü doğduğum andan itibaren amatör bir şairle aynı evi paylaşıyor; hatta yetmiyor ona "baba" diyorum. Evet, muhterem babacığım amatör bir şairdir yanlış duymadınız. Kendisine ait bir şiiri paylaşayım müsadenizle:

 Bir gece ansızın çalarsam kapını
Gözlerimde yaşlar
Elimde veda mektubun
Düşer bayılır mısın ansızın...

Hiç yoktan güler misin
Bu perişan halime
Yırtar mısın fermanımı
Yeniden yazar mısın kaderimi
Sarılır mısın boynuma ansızın...

Dertlerime ortak
Kalbimde yeşeren bir umut
Bana sevgili olur musun ansızın...

 
Nasıl, güzel değil mi? :) Bir Atilla İlhan olduğu iddiasında değil kendisi ama seviyor şiirleri ve hala da yazıyor hatta kendi şiirlerini yazdığı bir sitesi bile var :)

Ehh, hal böyle olunca, "şiir" denilen olgu daha en baştan beri yanıbaşımızdaydı haliyle :) Yine de, şiir dünyasını tam anlamıyla keşfetmem lisedeki  Edebiyat Öğretmenimiz Erkan Hoca sayesinde olmuştur.

"Artık vaktidir" diyerek araladık şiir dünyasının kapısını. Uzayıp giden, büyülü bir alem vardı ardı sıra o kapıların. Ve açılan kapılar önünde beni yüreğiyle selamlayan tutkulu şairler...

Benim için "Vazgeçilmezlerin kimlerdir?" sorusunun cevabı; Abdürrahim Karakoç'tur, Cemal Safi'dir, Yavuz Bülent Bakiler'dir; Ümit Yaşar Oğuzcan'dır, Can Yücel'dir, Atilla İlhan'dır, Nazım Hikmet'tir..

Bir de yeri ayrı olan şiirler vardır. Dilinizde her defasında farklı tat bırakan besinler gibi tat bırakır bazı şiirler yüreğinizde...

Kelimelerin efsunlu dünyasına dalınca işler daha da karmaşık bir hal alır. Bazı şiirler hayatınızın içine nüfus eder. Ezberlemek niyetinde olmasanız dahi yüreğinize siner o şiirin kokusu. Tamamını olmasa dahi bir dizesini kendine saklar hafızanız. Bazen de, o kadar az kelimeyle nasıl bu kadar çok şeyin anlatılabildiğine, nasıl bu kadar yoğun anlamlar elde edilebildiğine şaşırır kalırsınız. Kimi zaman şairi, kimi zaman da o şairin kaleminde hayat bulan, sonsuzluğa atılmış bir çığlık gibi büyüyen ve büyüleyen kelimeleri kıskanırsınız...

Geçenlerde bir arkadaşla konuşurken, gayri ihtiyari kullandığı bir cümleyle başladı bu yazının hikayesi. Ona anlattığım bir hadisenin akabinde, yaşananların Allah'ın ilahi bir adaleti olduğunu özetlercesine “Men Dakka Dukka” demişti. Bu sözü duyar duymaz, çok sevdiğim bir Bedri Rahmi Eyupoğlu şiirini hatırladım.


"Karıncanın canı bir dirhem
Filin canı bir okka
Ama ikisinde de bir telâş, bir kıyamet
Ölüm kapıya gelince"



Şairin "Dol Karabakır Dol" 
 isimli kitabını okuyanların hatırlayacağı üzere, yukarıda paylaşmış olduğum şiirin başlığıdır “Men Dakka Dukka”.

Çoğumuz Arapça olduğunu biliyor olsak da aslı Farsça olan bir atasözü “Men Dakka Dukka”.

Hatırlayanlarınız olur mu bilmem. Kuvvetle muhtemel 2012 yılıydı. Sayın Başbakanımız R. T. Erdoğan bir konuşmasında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ a seslenmişti: “Ya Beşar! Men dakka dukka . ( Ey Beşar! Eden bulur )” 

Ve böylelikle popülerliği artmış ve anlamı araştırılır olmuştu “Men Dakka Dukka” nın.

  Dilimizde her ne kadar “Eden bulur” şeklindeki anlamıyla özdeşleşmiş olsa da asıl anlamı “Çalma kapımı, çalarlar kapını.” olan bu deyimin bir de hikmetli bir hikayesi var.

“Abbasi Dönemi’nin meşhur halifesi Harun Reşit’in dillere destan bir bahçesi varmış, bu bahçede de çok sevdiği bir gül fidanı. Bir gün, bahçıvanına demiş ki: “Bu fidana çok iyi bak, bir gül tomurcuklanıp açtığında da bana haber ver.” Tabii bu emrin üzerine bahçıvan geceleri de dahil sürekli olarak fidanı kontrol etmiş. Tabir-i caizse gözü gibi bakmış bu fidana taa ki bir gül tomurcuklanıp açana kadar. 

20 Mart 2014 Perşembe

Om Shanti Om




Bahar geliyor; içimde bir coşku, bir mutluluk var ki sormayın gitsin :)

Herşey çok iyi, çok güzel hamdolsun da şu işler böyle yormasa da bu güzel baharın daha bir tadını çıkarabilsem...

Bloğuma daha fazla yazı yazmak için yanıp tutuşsam da, bu aralar iş yoğunluğum ne yazık ki fırsat vermiyor. Görüşmeler, toplantılar derken işten vakit bulabilir de iki satır yazabilirsem ne ala. Akşam eve gittiğimde yemek yer yemez zaten nakavt oluyorum. Bırakın bloğa yazmayı, film izlemeye bile mecalimin kalmadığını hissediyorum.

Bu ara her ne kadar kitaplarımla haşır neşir oluyor olsam da haftasonları değişmez Bollywood matinesi vardır benim evimde :) Malum bu hintlilerin filmleri en aşağı iki buçuk - üç saat sürdüğünden mütevellit ancak haftasonları izleyebiliyorum artık. 

Son zamanlarda izlediğim güzel bir Hint filmi ile tanıştırmayı planlıyorum bugün Bollywoodsever arkadaşlarımı.

"Om Shanti Om"

 


2007 yapımı olan "Om Shanti Om" filminin yönetmenliğini Farah Khan üstlenmiş. Kendisi  filme konu olan hikayenin de sahibi aynı zamanda. 

Filmin içeriğine uzun uzun değinmeyi ne çok isterdim (satırlarca yazabilirim bu filmi, o kadar çok sevdim),  ancak izlememiş olan arkadaşlar için spoiler vermek istemediğimden kısa ve öz olarak anlatmaya çalışacağım.

70'li yıllarda bir film şirketinin sahibi olan Mukesh Mehra'nın filmlerinde amatör bir oyuncu olarak oynayan ancak ileride büyük bir film yıldızı olma arzusuyla yanıp tutuşan bir genç adamdır Om Prakash Makhija.

Bir de  Shanti priya'mız var elbette. İşte, hint sinemasının süper starı, güzeller güzeli Shanti'ye aşıktır bizim Om da.

Om, film çekimleri esnasında Shanti'nin hayatını kurtarınca aralarında bir arkadaşlık doğar. Om  Shanti'ye deli gibi aşıktır ve Shanti'yle beraberken dünyanın en mutlu adamıdır - taa ki Shanti'yle ilgili gizli gerçeği öğrenene kadar. Om'un sevgisini taşıyan o masum kalbi, öğrendiği gerçekle kötü bir şekilde kırılmıştır.


Shanti'nin başı büyük derde girmiştir ve acıyla kıvranan yüreğine rağmen çok sevdiği Shanti'yi kurtarmak için kendini ateşe atar. Shanti bu kazada ölmüştür, Om ise ciddi bir şekilde yaralanmıştır. 

12 Mart 2014 Çarşamba

Geçmiş Zaman Olur Ki Hayali Cihana Değer...


Nostaljiyi sever misiniz? 

Sizi bilmem ama, müzikten tutun da sinemaya kadar nostaljik olan herşeyin müptelasıyımdır ben.

Şevket Süreyya'ya nostaljiyi sormuşlar, O da şöyle cevaplamış:

"Adamın birisi ruhsal açıdan git gide kötüler. Ümidini, çoşkusunu yitirir. Karanlık; kendi içine dönük bir kişiliğe bürünür.

Çevresindekiler yardım etmek isterlerse de birşey gelmez ellerinden. Adamı hekimlere götürürler. Yapılacak birşey yoktur çünkü adam konuşmamaktadır. Çaresiz kalan hekimler sorunla uğraşırlarken, birden bire hastanın gözlerini odanın duvarında asılı duran bir tablodan ayırmadığını farkederler. Sürekli olarak aynı noktaya bakmaktadır.

Uğraşır, didinir ve anlarlar nihayet adamın sorununu. Karlarla kaplı bir küçük köy manzarası olan resim, aslında adamın geçmişini bıraktığı köyüne benzemektedir. Bunu kendisine söyler ve oraya gitmesini salık verirler.

Kapıdan çıkarken de adamın kulağına hastalığının adını fısıldarlar: "Nostalji"

Yunanca'da "yuvaya dönüş" anlamına gelen "nostos" ile "acı" anlamına gelen "algia" nın bileşiminden oluşan bu sözü Johannes Hofer  şuan dimağlarımızda yer alan nostalji tanımından bir hayli farklı olarak kullanıyordu 1680 li yılların sonlarına doğru.

Kendisi ne bir linguisttir, ne filozof ne de şair. Sadece tezini vermeye çalışan İsviçreli bir tıp doktorudur. Sıla özleminden doğup da hem ruhu hem de vücudu tahrip eden bir hastalığın ismi olarak kullanmıştır nostalji kelimesini.

Uzak topraklara savaşmaya gelen askerlerde, yabancı şehirlere okumaya gidenlerde, ülkelerini bir şekilde geride bırakmak zorunda kalmış 17. yy göçmenlerinde kendini gösteren bu hastalık yalnızca yuvayla ilgili saplantılı düşüncelere, halüsinasyonlara ve apatik bir melankoliye yol açmamaktadır. Mide bulantısı ve iştahsızlığın yanı sıra, akciğerlerin yapısında patalojik değişimler, beyinde filizlenen iltihaplar da hep nostaljinin bu ilk kurbanlarının gösterdiği semptomlardır.

Hofer'in bu semptomlarla nükseden hastalığın ismini koymasını takip eden yıllarda Avrupa ve Amerika'da binlerce nostalji vakası geçer kayıtlara. An gelir, bu illete tutulanlar vatansever ilan edilip alkış alırlar, an gelir komutanlar hızla yayılan salgının önüne geçmek için nostaljiye tutulan ilk askeri olduğu yerde canlı canlı gömeceklerini açıklarlar.

Bilhassa 1. Dünya Savaşı'ndan itibaren bu anlamını yitiren kelimenin yerini "geçmişe duyulan onanmaz hasret" anlamına bırakması nasıl oldu bilemiyorum ama adı konmadan önce de acı ile tatlı, mutluluk ile mutsuzluk arasında pek hassas bir yerlerde gezinen bu ruh halini tecrübe ediyordu zaten insanlar...

Bazen bir şarkıyla, bazen bir kokuyla ya da fotoğrafla tetiklenen çağrışım zincirleriydi geçmişin...

Hem sadece geçmişi küsüratlı yıllara sahip insanlara ait bir kavram da değildir nostalji - tamamen yaştan bağımsızdır; zamanın geri dönüşsüzlüğünün farkına varmış bir çocuk bile nostaljiyi kolaylıkla farkedebilir...

 Ben kendimce ufak da olsa birkaç nostalji derledim... Baktıkça gülümseten ve beni eski güzel yıllara götüren güzel nostaljik şeyler...

Mevzu bahis olan çocukluğumuzsa şayet, hepimizin unutulmazları vardır. Nesil farklılığının da burada büyük payı var elbette ancak bizim jenerasyonun bayılarak okuduğu bir kitap serisi var ki, şuan hatırlayan herkesin yüzünde kocaman bir gülümseme oluşturacağından eminim :)

"Ayşegül" 

İlkokul çocuklarına yönelik hazırlanan "Ayşegül" serisinin orjinalinin Fransız olduğunu ve bizim Ayşegül'ün aslında "Caroline" olduğunu biliyor muydunuz?

Çocukluğuma özgü en büyük nostaljilerden biri de bu Ayşegül ve Arda'nın serüvenlerini okumaktı...

 Ayşegül serisi hala satılıyor mu bilmiyorum ama tüm kitaplarını alıp tekrar okuyasım var.


Her çocuğun bir çizgi film izleme çağı vardır. Ama her çağda izlenen çizgi filmler farklılık gösteriyor bu da bir gerçek. Çok mu acımasız olacak bilmiyorum ama yeni nesil çocukların izlediği çizgi filmleri çok gereksiz ve absürd buluyorum.

Bizim zamanımızdaki çizgi filmler cidden çok keyif vericiydi. Yani ben hatırlıyorum çizgi film kuşağını kaçırmayayım diye haftasonları sabah erkenden kalkıp TV başına geçtiğim çocukluk yıllarımı :)

Sonra ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama TV bana dünyanın en gereksiz ve sıkıcı teknolojik icadı olarak gelmeye başladı. Ama deseler ki senin çocukluğunun çizgi filmlerini tekrar kuşak halinde seyirciye sunacağız, ilk işim gidip bir TV almak olurdu :)

Sizler de dimağınızda yer eden onlarca çizgi film sayabilirsiniz; Şeker Kız Candy, Casper, Şirinler, Tom ve Jerry, Bugs Bunny, Ninja Kaplumbağalar, Taş Devri ve Jetgiller...  Belki de, ara sıra nostalji olsun diye  bu çizgi filmlere internet ortamından bakanlarınız bile vardır benim gibi :)


Çizgi filmlerin dışında güzel çocuk yarışmaları da vardı.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Sil Baştan - Eternal Sunshine Of The Spotless Mind

Hayatınızdan silmek istediğiniz biri oldu mu hiç? Üzerine en güzel hayallerinizi yatırdığınız ilişkinin sonu kocaman bir hayal kırıklığıyla bitti mi? "Keşke seni hiç tanımasaydım" dediniz mi birisine?

Joel ile Clementine bunu söylediler. Onlar ne birbirlerini unutabiliyorlardı ne de yeniden aşktan konuşacak cesareti kendilerinde bulabiliyorlardı. Herşeyi denediler, olmadı. Hafızalarında birbirlerine ait her ne varsa sildirip, sanki hiç yaşanmamış gibi hayatlarını "Sil Baştan" yaşamak istediler. 

Bu sefer de kalpleri onlara büyük bir oyun oynuyordu. Tıpkı Pablo Neruda'nın o meşhur sözünde dile getirdiği gibi; bir gün bir yerde karşılaştılar ve yeniden tanıştılar ancak hiçbir şey bıraktıkları gibi değildi. Hala büyük yaralar vardı kalplerinde. Sırf aşkı kazıyacağız diye o yaralı kalpleri söküp atamayacaklarını çok iyi anlamışlardı...

Joel sıradan ve sıkıcı, Clementine ise küçücük dünyasında kocaman hayalleri olan bir çift. Görünürde birbirlerine duydukları aşk dışında neredeyse hiçbir ortak yanları yok.


Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), özgün senaryosuyla Oscar'ı haketmiş 2004 yapımı bir film.

Türkçe'ye tam olarak "Kusursuz Aklın Sonsuz Günışığı" olarak çevrilebilecek olan filme Alaxander Pope'un "Eloisa to Abelar" isimli uzun şiirindeki şu dizeler ilham vermiş:

How happy is the blameless Vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot;
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd.

"Masum ahlaklı kadınlar nasıl da mutlu!
Dünyayı unutmuş ve dünyanın unuttuğu;
Kusursuz aklın sonsuz gün ışığı!
Tüm kullar kabullendi ve hepsi boyun eğmek istiyor.

İste bu satırların kendilerine ilham verdiği filmin senaristleri Charlie Kaufman ve Pierre Bismut, ve filmin yönetmeni Michel Gondry "En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü"nü kazandılar. Ayrıca film, sinemaseverler tarafından yapılan oylamalarla 8,4 puan alarak 82. sırada IMDb TOP 250 listesinde yerini aldı.





Jim Carrey'in Joel Barish, Kate Winslet'in ise Clementine Kruczynski rolleriyle başrolleri paylaştıkları fiilm, konusunu anlatarak ifade edilemeyecek kadar derin anlamlar içeriyor aslında.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Unutmak Nimettir Şükür Gerektirir

Allah-u Teala biz kullarına öyle nimetler ihsan etmiştir ki saymakla bitiremez, şükrünü eda etmenin sonunu getiremeyiz.

Nimet deyince çoğumuzun aklına sıhhat, yemek içmek gibi şeyler gelir. Kainata bakınca gördüğümüz nimetler de vardır; güneşin o dev cesametiyle her sabah yeniden doğarak dünyamızı aydınlatıp ısıtması, geceleri ayın ve yıldızların gökyüzünü bir kandil misali süslemesi, yağmurun bir rahmet alameti olarak yeryüzüne inmesi...

Nimettendir diye sayılabilecek ne çok şey var ahir ömrümüzde...

Ancak çoğumuzun unuttuğu bir nimetten bahsetmek istiyorum bu yazımda : Unutmak nimeti.

İronik oldu değil mi? 

Unuttuğumuz nimet "unutmak".

Bazen öyle ıstıraplar, öyle acılar kuşatır ki insanın çevresini; öyle travmalar, öyle trajediler yaşanır ki bazen sanki hiç bitmeyecek, hiç geçmeyecek gibi hissedilir. Rabbimiz öyle şefkatli, öyle merhametlidir ki "unutma" nimetini de biz insanoğlu için yaratmıştır. Bu nimeti yavaş yavaş döker insanoğlunun kalbine. Ve yavaş yavaş unutur insan unutamam dediği her ne yaşadıysa...

Peki hiç düşündünüz mü insanoğlu unutamasaydı ne olurdu?

Yaşadığımız sıkıntıların ve acıların gözümüzün önünde an be an canlandığını, üzücü sahnelerin zihnimizde sürekli ilk günkü gibi taze kaldığını hiç hayal edebiliyor musunuz?

Düşünmesi bile ızdırap veriyor insana değil mi?

"Elemin zikri de o güne elem verir" demiş büyükler. Ne hikmetli söz.

İnsan olmak başlı başına zor meziyet. Bir ara merakımı celbetmişti, araştırmıştım nedir "insan" kelimesinin kökü diye. Bulduklarım beni oldukça şaşırttı çünkü birçok dilbilimciye göre "insan" kelimesi, unutmak anlamına gelen "nisyan" kelimesinden türetilmiş, bu yüzden, "İnsan verdiği sözleri kolayca unutur" demişler.

Sanırım birer beşer olarak en büyük unutuşumuz, "Bezm-i Elest"te Yüce Yaradıcımıza verdiğimiz o söz. Hani var olmayı, doğmayı, bu aleme gelmeyi kabul ettiğimiz zaman ve henüz o mekanda verdiğimiz söz. Doğmak ve dünyaya gönderilmek üzere verdiğimiz vakit, aslında bu sözleşmenin tabii bir neticesi olarak ölmeyi de peşinen kabul ettiğimiz o söz.

Bu yüzden hafıza-i beşer nisyan ile melüldür. Verdiğimiz sözün üzerinden tahmin yürütemeyeceğimiz kadar çok zaman geçmiş üzerinden. Biz verdiğimiz sözü unutup da sadece bize verilen yaşamak kısmını sevip bağlanmışız. Çok sevdiğimiz hayat, hani şu tüm güzelliklere ve sonlu dünya nimetlerine sahip hayat... Neticede fanidir dünya, onun da ihaneti kaçınılmazdır tüm eski sevgililer gibi...

Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür. 

Hakikat.

Hepimiz unuturuz. 

Bazen unutmayı istesek de unutamayız. 

Bazen hiç unutmak istemediklerimizi unutuveriririz; unutturulduğunun farkında bile olmadan...

Unutmak nimettir şükür gerektirir. 

Unutunca kolaylaşır hayat; buhar olur, uçar gider hafızamızdaki tonlarca yük...

Üzüldüğümüz ve üzdüğümüz ne varsa siler süpürür hafızamızdan...

Unutmak nimettir şükür gerektirir. Yüce Rabbimiz boşuna vermemiş bu nimeti bizlere. 

Mevlana Hazretleri ne de güzel izah etmiş:

Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel,
Bulanmadan dupduru akmak ne hoş,
Dün dünde kaldı cancağızım,
Bugün yeni şeyler söylemek gerek.

İşte böyle güzel bir nimet unutmak sevgili dostlar...

Bu yüzden bloğumun adını çok seviyorum: 
"Yeniler Kendini Hayat"


Her doğan güneşle beraber yenilensin hayatlarınız, 

Neşeniz, muhabbetiniz ve sevgileriyle kalplerinizi dolduran sevdikleriniz olsun yenilenen hayatlarınızın içinde...

Aşkla kalın!



15 Şubat 2014 Cumartesi

Stephen King' den Beyazperdeye


Dünyaca ünlü yazar Stephen King'i tanımayanımız var mı?

 Korku-Gerilim türünün en başarılı örneklerini veren Stephen King'in herhangi bir kitabını okumadıysanız bile sanıyorum ki onun kitaplarından çevrilen bir filmi mutlaka izlemişsinizdir.

Stephen King'in kitaplarından sinemaya uyarlanan yüze yakın film var. Ben hepsini olmasa da yarısına yakınını izledim sanırım. Ama içlerinde öyle filmler var ki gerçekten takdire şayan. 

İşte bu yüzden, en sevdiğim Stephen King'ten uyarlanma filmleri tek bir yazıda derlemek istiyorum bugün, becerebilirsem tabii :)

Hadi başlayalım!

*

Benim için olduğu kadar dünya çapında yapılan oylamaların da yer aldığı IMDb sitesinin TOP 250 listesinde 9,2 puanla hala en iyi filmler sıralamasında liste başı olarak yerini koruyan "Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli"  en iyi Stephen King derlemesidir bence.



Bu yazımda bahsettiğim "Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli" isimli film de yine Stephen King'in "Different Seasons - Kuşku Mevsimi" kitabındaki hikayelerinden birisi olan "Rita Haywort and Shawshank Redemption" dan sinemaya uyarlanmıştı.

Yönetmen Frank Darabont'un sinema tarihine kazandırdığı bu muhteşem filmin başrollerinde İrlandalı siyahi adam Ellis Redding'i canlandıran Morgan Freeman ve şaibeli bir cinayet dolayısıyla ömür boyu hapis cezasıyla yargılanan zeki bankacı Andy Dufresne rolüyle de Tim Robbins'in muhteşem preformansları ile zihinlerimize kazınmıştı.

*

Gelelim bir diğer filmimize: The Green Mile - Yeşil Yol

Birçok başarılı filme imzasını atan yönetmen Frank Darabont'un bu filmi artık klasikler arasında yer alıyor. 1999 yapımı olan Yeşil Yol hapishanede geçen olayları konu alıyordu. Hapishane infaz baş gardiyanı Paul ve hükümlüler arasına sonradan eklenen, ürkütücü görüntüsünün altında oldukça ince fikirli ve karmaşık bir ruh taşıyan John Coffey arasında geçen olaylar zincirini ele alan filmin çekimleri için şu sıralar kullanılmayan Tennessee hapishanesi kullanılmış, infazların yapıldığı elektrikli sandalyenin tasarımı için ise New York'taki Sing Sing Hapishanesinde yer alan gerçek infaz sandalyesinden ilham alınmış.




Fantastik öğeleriyle hafızalara kazınan sahnelerde başrolleri paylaşan hapishane gardiyanı Paul Edgecomb rolüyle Tom Hanks ve siyahi hükümlü John Coffey rolüyle de Michael Clark Duncan bizlere eşsiz bir sinema şöleni yaşatmışlardı.

*

Ve sırada üçüncü filmimiz var: 1408

1408 filmi benim en sevdiğim psikolojik gerilim filmlerinden biridir. İzleyip de beğenmeyenler var mıdır bilemiyorum ama film daha ilk saniyelerinden itibaren sizi öyle bir sarıyor ki bir an olsun gözünüzü ekrandan ayıramıyorsunuz.

31 Ocak 2014 Cuma

Talaash

Gecenin bu saatinde nerden esti demeyin arkadaşlar,

Niyetine girdiğim yazının konusu çok farklıydı aslında ama sağolsun bu akşam ağırladığımız bir ev dolusu misafirden ötürü yazıma odaklanıp bir türlü yazamadım... Şimdi ben bu açıklamayı peşinen niye yapıyorum :) çünkü bazı arkadaşlar (o kendisini biliyor) yazılarımın arasını çok açıyor olmamdan dolayı şikayetlerini dile getirdiler :) Ve ben de hali hazırda paylaşılmayı bekleyen Bollywood filmlerinden birini paylaşayım istedim.

Diyorum ve sadede geliyorum:

Bugünkü filmimizin ismi "Talaash: The Answer Lies Within."




Yönetmenliğini Reema Kagti'nin üstlendiği 2012 yapımı filmimizin başrollerinde Aamir Khan, Rani Mukherje ve Kareena Kapoor u görüyoruz.


Aamir Khan'cığımızı ilk kez böyle post bıyıklarla görüyorum zira kendisi bir polis müfettişi Surjan rolünde. Rani Mukherjee her zamanki bayansı letafetiyle Surjan'ın eşi olarak bir ev hanımı canlandırırken Kareena Kapoor ise bir hayat kadınını oynuyor filmimizde...


Polis Müfettişi Surjan ve Roshini'nin mutlu bir evlilikleri ve huzurlu bir yuvaları vardır -taa ki oğulları Karen'in bir kaza sonucu ölümüne kadar. Baba Surjan oğlunun ölümü için kendisini suçlamakta, yaşadığı acıyı bastırabilmek için de her geçen gün daha da işkolik bir adam haline gelmektedir.

25 Ocak 2014 Cumartesi

"Incendies" - "Içimdeki Yangın"


Hayırlı akşamlar sevgili arkadaşlar,
Mutlu ve huzurlu geçiyordur haftasonunuz umarım.
Sizinle paylaşmak istediğim bir filme dair yazdıklarımın, geçirdiğim ufak bir bilgisayar kazası nedeniyle kayıplara karışmış olduğundan bahsetmiştim.
Bu film benim için öyle değerli ki üşenmeden, tekrar sil baştan yazıyorum.


Bir önceki film yazısı olan “Prisoners”ten bahsederken, yönetmeni Denis Villenuve’un önceki filmleri arasında dimağımda en çok yer eden filmi “Incendies”e de değinmiştim hatırlarsanız.
Incendies’i bugüne kadar izlediğim filmler arasında farklı yapan birçok özelliği var ancak henüz izlememiş olanların dikkatini çekmek için temel hatlarına değinmek ve kendi yorumumu da ekleyerek bitirmek istiyorum.

Adı gibi izleyenlerin yüreklerine yangın gibi düşen bu film “İçimdeki Yangın” ismiyle ülkemizde gösterime girmişti. Kanada-Fransa ortak yapımı olan film 2011 yılında “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar’a aday gösterilmişti.
Filmi anlatabilmek için filmin yapım tarihinden birkaç yıl daha öncesine gitmek gerekiyor. Lübnan asıllı Kanadalı yazar, oyuncu ve yönetmen Wajdi Mouawad’ın 2005 yılından itibaren çeşitlü ülkelerde gösterime giren tiyatro oyunu, Kanadalı yönetmen ve senarist Denis Villeneuve tarafından izlendiğinde kendisinde –kendi tabiriyle- çenesine yumruk yemiş hissi uyandırmış.
Denis Villeneuve, dört saatlik bu tiyatro oyununu Mouawad’ın kendisine tanıdığı özgürlükle hikaye üzerinde bazı değişiklikler de yaparak sinema tarihine kazandırmış oldu.
            “Ölüm asla bir hikayenin sonu olmaz. 
Daima bir iz bulunur.”
Hikaye, Jeanne ve Simon isimli ikizlerin henüz ölen Arap asıllı annelerinin bıraktığı gizemli vasiyetin kendilerine  noter huzurunda okunmasıyla başlar.
Nawal Marwan vasiyetinde belirttiği bazı sıradışı isteklerin çocukları tarafından yerine getirilmesini ister. Bunlardan biri, çıplak ve yüzü toprağa, sırtı ise dünyaya dönük olarak gömülmek istemesidir. Ayrıca başına mezar taşı konulmayacak ve ismi hiçbir yere yazılmayacaktır. Nedenini şöyle açıklar:
            “ Çünkü sözünü tutmayan insanların bir mezar taşı yazısına hakkı yoktur.”
Anne Newal Marwan vasiyetinde kızı Jeanne’den babalarını, oğlu Simon’dan ise ağabeylerini bulmalarını ve onlara verilmek üzere bırakılmış zarfları teslim etmelerini belirtir. Eğer ikizler bu görevlerini başarıyla yerine getirebilirlerse şayet, kendilerine verilmek üzere yazılmış üçüncü bir mektup onlara noter tarafından teslim edilecektir. Ve işte ancak o zaman annelerinin verdiği söz tutulmuş ve suskunluk bozulmuş olacak; ancak o zaman Nawal Marwan’ın ismi kendi mezar taşına yazılabilecektir…

BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya