Hazır tatil moduna geçmek üzereyken, bir film tavsiyesi vermeden olmaz. Sıkı sinema takipçileri eminim ki bu filmi es geçmemişlerdir ancak yine de izlememiş birilerinin olduğu yerlere yazdıklarım ulaşır düşüncesiyle, bu filme dair birkaç - tamam tamam birkaç fazla satır yazmak isterim:
"The Truman Show", koskocaman bir okyanusta, kendi halinde yüzerken birden kafasını akvaryumun camına çarparak uyanan adamın, Truman Burbank'ın hikayesi.
Filmin içerik ve analizinden önce böyle başarılı bir yapımı sinema tarihine kazandıran kişileri yad etmek isterim: 1998 yapımı filmin senaryosu, parlak bir zekanın tüm ışıltısını üzerinde taşıyan senarist Andrew Niccol'un kaleminden çıktı. Kendisinin senaryo yazarlığındaki sınır tanımazlığına "In Time" ve "The Terminal" gibi filmlerinde tanık olmuşsak da, bence "The Truman Show"un, Niccol'un ustalık eseri olduğunu söylemek kesinlikle abartılı bir ifade olmaz. Niccol'un muhteşem senaryosunun kimin elinde hayat bulduğu sorusuna gelince, cevabı "Dead Poets Society" den hafızalarımıza kazanan Peter Weir'den başkası değildir. Ve bana kalırsa, Weir'in de yaptığı en başarılı işlerin başında gelir bu film.

Tabii bir de Truman var. Daha anne rahminde embriyo halindeyken takibe alınan, dünyanın birçok ülkesinde kendi adında tv programları düzenlenen, haftanın her günü, her saati şehirdeki beş bine yakın kamera ve yüzlerce figüran tarafından kontrol edilen zavallı Truman. İşte o Truman, beden diline dayalı performansıyla yer aldığı popüler komedi filmlerinden hatırladığımız komik adam Jim Carrey. Ancak söylemek gerekir ki Carrey'in bu filmdeki oyunculuk performansı, o güne kadar yaptıklarından çok daha fazlası.
Jim Carrey bu filminden sonra komik adam olma etiketini üzerinden koparıp atmasa da en azından sonraki filmlerinde çok farklı türlerde ve bambaşka rollerde karşımıza çıkmayı başardı. Bu yüzden, kariyerindeki dönüşümün belki de başlangıç noktası olarak belirlenebilir bu film.
Doğduğu andan, içinde yaşadığı çevrenin tamamen kurmaca bir hayat olduğunu anlayana kadarki süreçte, Truman'ın vaziyetini kendinizinkiyle kıyaslamamanız işten değil - en azından yakın bir tarihte "BBG - Biri Bizi Gözetliyor" adında bir yarışma programına ülkece seyircilik yapmışken, insanların hayatının en mahrem yönlerini instagramlarda, facebooklarda bağıra bağıra afişe edildiğine şahitlik ederken ve bunu yaparken kendilerinin ve takipçilerinin aldıkları keyife seyirci olurken...
Senarist Niccol'un bu yazısına yer vermeden bitirmek olmaz değil mi?
Sahte
hayatlar yaşamaya çok alıştık internet alemine daldık dalalı. Daimi bir takip
edilme hevesiyle kendi özel hayatımızı gözler önüne sermekten büyük bir keyif
duyar olduk. Hayatımıza dair ne varsa, paylaşım sitelerinde ayan beyan ortaya
döktük ve bu, bizim popülerlik yolundaki en büyük adımımız oldu.
Halbuki git
gide yalana dönen, sahteliğe meyleden bir yaşam döngüsünde yol alıyorduk,
bilemedik.
Bir kafede otururken
“Sıkıldım” desek hiç kimse dönüp bakmazken bize, bu sözü internette bir siteye
yazınca onlarca yorum almaktan dolayı göğsümüz kabardı. 500 – 1000 sanal
arkadaşımız olunca kendimizi sosyalleşmiş saydık fakat bir sinema filmini
yalnız izlemek zorunda kaldığımızda bile o arkadaşların sahteliğinden
şüphelenmek aklımıza gelmedi.
İşte bu
bizim takip edilme, izlenme isteğimizdendir.
Bir başka ve
daha evvel bir zamana ait olan televizyon ise başka bir yönümüzü ortaya koydu. Başka
insanların hayatına olan merak. Televizyonla birlikte, kendi hayatımızı
yaşamaktansa, başka insanların yaşadıklarını izlemeye koyulduk büyük bir
iştahla.
İnsanlarıın
en özeline kadar soktuk burnumuzu, yetmedi eleştirmeye, akıl vermeye bile
başladık. Onlar yaşadılar biz izledik. Onların hayatındaki her şeyi merak
etmeye başladık. Bir adam hayal kurdu mesela, biz o hayale ondan fazla inandık.
Eve gelince
ilk iş televizyonu açtık dünyada neler olmuş diye bakmak için. Ama aslında
dünyada neler olduğunu, eve gelmeden az evvel kendi gözlerimizle görmekteydik.
İşte bu da
bizim takip etme, izleme isteğimizdendir.
İzlemeye,
izlenmeye ve gönüllü köleliğinize devam edin..
Gördüğünüz üzere, aslında "The Truman Show" ziyadesiyle biziz. Medya ve toplum eleştirisini en keskin biçimde seyirciye sunan bu etkileyici yapımı henüz izlememiş olmak bence büyük bir eksiklik, benden söylemesi!
Ha yazım bitmişken, hani olur ya belki sizi göremem, iyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler :)
Keyifli seyirler; sevdiklerinizle koskocaman mutluluklar yaşayabileceğiniz güzel bir bayram olsun efendim...