31 Aralık 2014 Çarşamba

Sene-i Devriye Cihetinden Hasbihal



Malumunuz bugün 2014 miladi yılının son günü. Bundan tam bir yıl önce 2014 için methiyeler düzmüşüm bu yazımda. Evet, itiraf etmek gerekirse beklentilerimi karşılayacak kadar güzel bir yıl olmadı benim için 2014. Demek ki neymiş, ne kadar çok beklenti, o kadar çok hayal kırıklığı :) Bu yüzden, 2015 için aldığım en büyük kararlardan biri hayattan beklentilerimi minimuma indirgemek; dolayısıyla daha az hayal kırıklığı yaşamak ve daha fazla mutlu olmak :)

Gelelim fasülyenin faydalarına: Geçenlerde tanık olduğum bir hadiseyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Çalıştığım kurumdaki mesai arkadaşlarım arasından çok sevdiğim değerli bir arkadaşımın ertesi gün işe gelmemesinin akabinde trafik kazası geçirdiği haberini aldım. Birbirimizin derdiyle hem hal olduğumuz, birlikte neşelenip birlikte hüzünlendiğimiz arkadaşımın önceki günün iş çıkışı, ters yöne girmiş bir aracın hızla çarpması sonucu hastahaneye kaldırıldığını duymak büyük bir şok etkisi yarattı bende.

Aynı günün iş çıkışında diğer arkadaşları organize ederek hastahaneye ziyaretine gittik. Kapıdaki görevlinin, ziyaret için tek tek girilebileceğini söylemesi dolayısıyla ilk girmek isteyen ben oldum. Yaklaşık 15 adet yatan hastanın olduğu bir müşahade odasında tek tek yatakları dolaşarak arkadaşımı bulmaya çalıştım. Tam iki tur atmış olmama rağmen kimseyi arkadaşıma benzetemediğim için odada görev yapan hemşirelerden birine isim vererek arkadaşımı sordum. O esnada arkamdan bir ses işittim. Arkadaşımın nişanlısı, arkadaşımın yattığı yatağı göstererek doğru yere geldiğime dair bir şeyler söylüyordu ancak ben o an ne söylediğini tam olarak algılayamıyordum çünkü gözlerimi yüzü tanınmakta zorlanılacak bir hal alan arkadaşımdan alamıyordum.

O şokla "E.... bu sen misin canımmım beniimm?" cümlesi fırlayıverdi ağzımdan gayri ihtiyari. Arkadaşım gerçekten büyük bir kaza atlatmış, yüzünde kazanın izleri, boynunda ve bel kemiğinde birkaç kırıkla kurtulmuştu hamdolsun. Daha düne kadar birlikte gülüp eğlendiğiniz insanı, en yakın arkadaşınızı o halde görmek inanın çok büyük bir ızdırap. Gözlerim dolu dolu birkaç cümle söylemeye çalıştım, ona moral olsun diye güzel şeylerden bahsettim ve ziyaret için bekleyen diğer arkadaşların olduğunu söyleyerek odadan çıktım. 

Odadan çıkarken zangır zangır titriyordum. Hem arkadaşımı o şekilde görmekten dolayı üzülüyordum hem de kendi şükürsüzlüğüme ve şuursuzluğuma... Arkadaşım bu kaza dolayısıyla 2 ay kalkmaksızın yatacak, işinden, iş arkadaşlarından uzak kalacaktı. Birlikte elbisesi için istişarede bulunduğumuz 1 ay sonraya tarihi alınan nişanı da haliyle iptal olacaktı... 

 Şimdi onun başına gelenleri düşününce, durup durup "Ne kadar şükürsüzüm" diyorum kendi kendime. Ne kadar gereksiz şeylere takılıp kendimi üzmüşüm bunca zaman. Bu dünyadaki en büyük nimet, sağlıkla alınan nefes imiş. Yürüyen ayaklar, tutan kollar, sağlıkla atan kalp, gören gözler ve duyan kulaklar imiş... Sağlık olmayınca geride kalanların hiçbir önemi olmuyormuş bunu gerçekten çok iyi anladım...

Dilerim, ufkunuzun aydınlanmasına vesile olur bu anlattıklarım. Sizler de sağlıkla huzurla aldığınız her nefesi, sevdiklerimizin varlığını ve verilen her türlü nimeti büyük bir servet bilerek, bu nimetlere şükrederek girersiniz yeni yıla inşallah... İş de güç de başka şeyler de yerine geliyor ancak sağlık asla geri gelmiyor... Sevdiklerinizle geçiremediğiniz zamanlar geri gelmiyor...


Sevgili 2015,

Bu yılın, kendim için, ailem için, sevdiklerim için en başta sağlıklı olmasını temenni ediyorum. Rabbimin bana verdikleri için şükrümü, vermedikleri için hamdimi ihlasla gerçekleştirebildiğim bir yıl olsun diliyorum. Bu yıl daha güzel bir Müslüman olabileyim, aileme daha hayırlı bir evlat, kardeşlerime daha iyi bir abla, arkadaşlarıma daha iyi bir dost olabileyim... Ülkem için daha iyi bir vatandaş ve evren için daha iyi bir insan olabileyim... Daha fazla okuyabileyim, okuduklarımdan azami istifade edebileyim; velhasılı ilim ile amel edebilenlerden olabileyim... Yaptığım işle daha fazla çocuğa ulaşıp onları mutlu edebileyim, daha fazla aileye ulaşarak onlara yeni ufuklar kazandırabileyim... Hayalini kurduğumuz o altın nesil inşa edilirken, o harcı karanların arasında  ben de bulanabileyim... Heybemde güzel dostlar biriktirebileyim ve güzel gönüllerden dua alabileyim... Daha fazla görmediğim şehir, ülke görebileyim, buraları fotoğraflayabileyim ve bu fotoğrafların içinde tek olmayayım :) (Yazar burada derin bir iç çekerek herşeyin hayırlısını, hayırlı olanın da gönlüne mutmain kılınmasını niyaz ediyor).


Blog serüvenimde, ilk yazımı yazdığım günden bu yana beni takip eden herkese sonsuz teşekkür ediyorum efendim.  Dilerim yeni yıl, dua ederek hayalini kurduğumuz şeylerin,  "Çok şükür oldu" sevincine dönüşeceği hayırlı bir yıl olur... (Yazar, yazısının tam da bu kısmında "Seneye görüşürüz" şeklinde bayat mı bayat bir espri yapmak istiyor)
  (  ^_^  )


Sevgiyle, muhabbetle, huzurla ve en önemlisi aşkla kalın efendim!


Not: Fotoğraflarımı instagram hesabım üzerinden paylaşıyorum. Takip etmek isteyenler için adresim: Yeniler Kendini Hayat




30 Aralık 2014 Salı

Kitap Kokusu - Süper İyi Günler ya da Christopher Bloom'un Sıradışı Hayatı



"Benim adım Christopher John Fransiz Boone. Dünya üzerindeki bütün ülkeleri biliyorum ve onların başkentlerini ve 7507e kadar bütün asal sayıları."


"The Curious Incident of the Dog in the Night Time" orjinal isminden dilimize "Süper İyi Günler ya da Christopher Bloom'un Sıradışı Hayatı" olarak çevrilmiş çok hoş bir kitaptan bahsetmek istiyorum bugün sizlere.

Kitap, Mark Haddon tarafından, Otizm belirtileri gösteren 15 yaşındaki bir çocuğun kendi ağzından kaleme alınarak yazılmış. Okurken rahatlıkla farkediliyor ki, kitap Otizm Bozukluğu yaşayan çocuklarla hemhal olmuş bir uzmanın kaleminden çıkmış. Otizmli çocukların perspektifinden bakabilmek, onları anlayabilmek ve onların dilinden konuşabilmek her yiğidin harcı değildir. Kendisi takdire şayan bir iş çıkarmış gerçekten! Zaten bizim takdirimize de ihtiyacı yok yazarımız Haddon'un, zira kendisinin bu kitabı İngiltere'de yayınlandığı günden beri satış rekorları kırmış ve tam 15 farklı dile çevrilerek 32 ayrı ülkede yayınlanmış. Bunlarla da kalmamış Whitbread 2003 Yılın Romanı ve Yılın Kitabı ödülüne de layık görülmüş.

Bana sorarsanız bu kitabın en güzel tarafı, otizm bozukluğu gösteren bir çocuğun çevresinde olup bitenleri nasıl algıladığını en masum ve en net bir biçimde okuyucuya aktarabilmeyi başarıyor olması.  Mutfaktaki masa ve sandalyelerin bile yerlerinin değiştirilmesine tahammül edemeyen, farklı yemekler birbirlerine karışınca yemeyi reddeden, bizler gibi duygusal çıkarımlarda bulunamayan ve duygusal tepkiler veremeyen ve insanlarla alışılagelmişin dışında yöntemlerle iletişim kuran bu çocukların nasıl hissettiklerini, nasıl algıladıklarını ve etrafında cereyan eden olaylardan nasıl etkilendiklerini ve elbette onların ailelerinin de neler hissettiğini anlayabilmek isteyenler için bu kitap "Mutlaka Okunulması Gerekenler" listesinde yer alması gerekenlerden. 

Kitabı o kadar büyük bir keyif alarak okudum ki sinemada izleyebilirim dediklerimin arasına ismini kaydettim bile! Bilenler bilir, okuduğum kitabın filmini izlemeyi sevmeyen ve tavsiye etmeyen biriyim ben. Ancak bir gün bu film beyaz perdeye aktarılırsa, ilk gösteriminde izleyenlerden biri de ben olurum! 

Sinema demişken, ufak bir gönderme yaparak yazıma son vermek istiyorum: My Name Is Khan (Bollywood Sineması'nın klasiklerinden biri olan bu filmi henüz izlemediyseniz, yazdığım yazıyı okumak için buraya tıklayabilirsiniz), Rain Man, Temple Grandin ve I Am Sam filmleri Otizm Bozukluğunu konu edinen filmlerdir. Meraklısı olanlar için belirteyim istedim :)

Ve bizim Christopher Bloom'un kendi sözleriyle sonlandıralım yazımızı:

"Bence asal sayılar hayata benzer. Mantığa çok uygundurlar fakat bütün ömrünüzü bu konuyu düşünmeye adasanız bile prensiplerini bir türlü çözemezsiniz."

Okuma listesine alanlara şimdiden keyifli okumalar. Kitaba puanım 8/10.

Aşkla kalın!

12 Aralık 2014 Cuma

İki Aktris, İki Sinema Filmi

Adına Noel denilen, Hz. İsa (a.s)nın doğumun kutlandığı Hristiyan Bayramı yaklaşıyor. "Noel Kutlayan Müslümanın Hazin Dramı" başlığı altında yeni bir polemik daha kaleme alabilirdim ancak yoğun geçen haftam ve bugünün cuma olması dolayısıyla konuyu derleyip toplayıp bitireceğim inşallah :)

Dün akşam, sevgili blogger arkadaşım Seyhan'ın yazısından sonra izlemediğim bir Julia Roberts filmini izleme imkanı buldum ve böyle bir post hazırlamaya karar verdim. Asıl isteğim, haftasonu film önerisi arayanlara yardımcı olmak ama alttan alta başka bir fikri daha empoze edeceğim sizlere -ki onu bulabilmek için de yazıyı sonuna kadar okumanız gerekecek :)

İlk önerimizle başlayalım öyleyse:

Julia Roberts, hani "Pretty Woman" daki performansıyla ve sonrasındaki birçok başarılı yapımda aldığı rollerle izleyecilerin gönül tahtına oturmuş, güzel gülüşlü sempatik hatun. Sevmediğim bir filmi var mı diye düşündüm de bir an için, ıı-ıhh! Julia Roberts varsa her türlü gideri vardır o filmin :)
 
Türkçe'ye "Omuz Omuza" şeklinde çevrilmiş olan Stepmom, başrollerini Julia Roberts, Susan Sarandon ve Ed Harris 'in paylaştığı 1998 yapımı Hollywood filmini blogger arkadaşım Seyhan'ın tavsiyesi üzerine dün gece izlemiş oldum. Bu filmi nasıl olmuş da atlamışım bilemedim. Aile olmaya, anneliğe ve hayatın içinde gözden kaçırdığımız birçok şeye dair, samimi ve sımsıcacık bir film. Hem gülümseten hem de hüzünlendiren filmleri ve 90'ların sinema ruhunu seviyorsanız, eminim bu filmi de severek izlersiniz.


Hollywood aktristleri içerisinde "O varsa izlenir" diyebileceğim bir diğer isim de Sandra Bullock' tur. En az Julia Roberts kadar severim bu hatunu da. İzlediğim her filmi güzeldi gerçekten. Hatta çok çok eski bir yapım olan "Love Potion #9u bile, sığ senaryosuna rağmen gülmekten yanaklarım acıyasıya keyif alarak izlemiştim. Bazen çok sağlam bir senaryo onu taşıyamayacak oyunculara verilerek heba edilebilir. Bazen de "Bundan iş çıkmaz!" denilen bir senaryo, güçlü bir oyuncu kadrosuyla efsane olabilir. Ve Sandra Bullock da her türlü senaryonun üstesinden gelebilecek kadar iyi bir isim bana kalırsa.

Sandra Bullock denilince birçok kişinin aklına, Keanu Reeves ile başrolü paylaştığı  "Göl Evi ( Lake House)"  isimli 2006 yılı film gelir. 2009 yılında ise, "Teklif (Propousal)"   ve  "Kör Nokta (The Blind  Side)" isimli iki güzel yapımda yer alarak göz alıcı performansından çok da birşey kaybetmediğini izleyicilerine göstermiştir.

Bu üç film de dahil olmak üzere,  benim için en güzel Sandra Bullock filminin hangisi olduğunu sorarsanız, hiç düşünmeden size vereceğim cevap "Sen Uyurken (While You Were Sleeping)".



 Sandra Bullock ile birlikte başrollerini Peter Gallagher ve Bill Pullman (-ki ilk defa film sayesinde sarışın birinden bu kadar çok hoşlanmıştım, normalde sarışın, renkli gözlü tipleri itici bulan biriyim.) paylaştığı 1995 yapımı bu film, "Romantik Komedi" türünün en iyi temsilcilerinden biridir bana kalırsa. Her defasında sıkılmadan izleyebildiğim ender romantik komedilerden biridir benim için.

Bu filmi öylesine izlemek yerine özellikle izlemenizi isterim. Hani içimizde, kıyıda köşede kalan umut parçacıkları var ya, işte bu film onları derleyip toplayıp bize yeniden mutluluk adına ümitvar olmamız gerektiğini hatırlatıyor...

Alın içeceğinizi elinize ve bu filmle keyfini çıkarın soğuk bir kış akşamının. İzledikten uzun zaman sonra bile hatırlarken mutlu olabileceğiniz türden güzel bir film "Sen Uyurken".

Gelelim yazarın sonuna kadar okuyanlara verdiği söze :)

Her iki filmi de izleyen ve izleyecek olanların farkedeceği şey filmin belli bir kısmının Hollywood'ta sıkça rastladığımız Noel kutlamasına yer verilmesi. Ailece bir araya gelmeler, hediye vermeler vs. Hani şimdi değinmeyeyim diyorum ama etraftaki Noel hazırlıklarını görünce bazen, çoğunluğun müslüman olduğu bir ülkede yaşadığımı unutur gibi oluyorum. Yani ben bir Hristiyan olsam ve Türkiye'ye ziyarete gelsem, sadece alışveriş merkezlerini gezerek bu ülkede yaşayan çoğunluğun Hristiyan olduğunu düşünürdüm. Bu biraz da şey gibi aslında.. Hmm nasıl anlatmalı? Buldum! Kurban Bayramı'na denk gelen bir zaman diliminde ilk kez gittiğiniz bir ülkede insanların kurbanlık hayvanlar aldığını ve günü gelince de tekbirler eşliğinde kurban kestiklerine şahit olmak gibi birşey. Yani Kurban kesmek İslamiyet'e özgü bir ritüel ise, bunu yapmanız sizin Müslüman olduğunuza delalet eder. Aynı mantıkla, Noel zamanı, Noel için hazırlık yapıyor ve kutluyorsanız da bu sizin... Burada "Vayy efendim, Noel kutlamak illa Hristiyanlığı kabul etmek midir!" diye serzenişte bulunan ve beni geleneksel ya da örümcek kafalı bulanlar olabilir ama olsun ne farkeder, nasılsa onlar da başka birileri tarafından Hristiyanlığa özenen zavallı Müslümanlar olarak görünüyor, ne fark var ki aramızda öyle değil mi? :)


Türk senaristlere sesleniyorum: Ailece geçirilen bir bayram gününü de alsınlar senaryolarına. Elin Hristiyanı gözüme gözüme sokarken kendi Kristmıslarını, ben de izlemek istiyorum bayram sevinci yaşayan mutlu aile tablosunun yer aldığı filmleri :)

Aşkla kalın efendim...



10 Aralık 2014 Çarşamba

Kitap Kokusu - Distopya Okumaları I - Biz

Geçtiğimiz aylarda okuyup, yorumunu burada paylaşmış olduğum "Sineklerin Tanrısı" nın üzerimdeki tesiri öylesine kuvvetliydi ki, kitabı bitirdikten sonra, karşı ütopyalarla ilgili derin bir araştırma içerinde bulmuştum kendimi. Kendimce okunması gerektiğini düşündüğüm temel distopyaları tespit ederek, internette yer alan tavsiyeleri de göz önüne alacak bir okuma listesi yapmıştım.

"Distopya Okumaları" başlığında yazdığım yazıları okuyacaklar için altını çizmek istediğim bir husus var. Gündelik hayatın sıradan konularını okumaya alışık olan bir okuyucuysanız, bu tür kitaplar size bir miktar ağır gelebilir. Bu tür kitaplar içinde olağan kurgular, entrikalar ve dram/romantizm barındırmadığı için okurken kolayca sıkılabilir, kitabın sonunu getiremeyebilirsiniz. Velhasılı okunması da sindirilmesi de zordur bu kitapları. Neden mi? Çünkü sizin toplumsal meselelere bakış açınızı kökten değiştirir, bazen var olan düzeni sorgulatır, bazense anlatılan şeylere bir hayli kafa yormaktan dolayı sinirlerinizi yıpratır.


Bu kısmı da hallettiğimize göre gelelim asıl mevzumuza:
 İnstagramdan takip eden arkadaşların da hemen hatırlayacağı üzere, distopya okumalarıma ilk önce Yevgeni Zamyatin'in "Biz" adlı romanı ile başladım. Açıkça söylemek gerekirse, "Sineklerin Tanrısı" nı okuduktan sonra distopyalara Zamyatin'le devam etmek bana öncesinde biraz ağır geldi. En başlarda epey zorlandım, kitaba adapte olmam kitabın neredeyse 1/3üne tekabül etti diyebilirim.

Peki okuduktan sonraki netice nedir diye sorarsanız, muhakkak benim yaptığım gibi yapıp distopya okumalarınızın en başına Zamyatin'in "Biz"i yerleştirin derin.  Zira 1984, Cesur Yeni Dünya ve dahasının ana esin kaynağının bu kitap olduğunu göreceksiniz. 

Kendisinden sonra George Orwell, Aldous Huxley, Rad Bradbury ve Kurt Vonnegut gibi isimleri ana esin kaynağıdır "Biz" ancak içlerinde bu esinlenmeyi inkar etmeden gururla savunan sadece George Orwell ve Kurt Vonnegut olmuştur. Kurt Vonnegut bir söyleşide, 'Otomatik Piyano'yu yazarken olay örgüsünü gururla Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'sından ödünç aldım, o da zaten gururla Yevgeni Zamyatin'in 'Biz' inden ödünç almıştı." demiştir. Aslında bu ilhamı farkeden ilk kişi Vonnegut değildir zira George Orwell, Aldous Huxley için "Biz"den etkilenerek "Cesur Yeni Dünya"yı yazmış olacağı yönünde bir iddiada bulunsa da, A. Huxley bunu reddederek, kitabı yazarken Zamyatin'in "Biz" adlı kitabından haberdar olmadığını belirtmiştir.

Zamyatin'in "Biz" romanını okuyup da diğer yazarların bu romandan etkilendiğini inkar etmek abesle iştigal olur. Özellikle 1984'ün içlerinde 'Biz' e en benzer roman olduğunu söyleyebilirim. Zaten George Orwell da, kendi kitabı 1984 yayınlanmadan tam 3 yıl önce yani 1946'da  Tribune adlı bir dergide yayınlanan  "Biz" romanı ile ilgili  inceleme yazısında, Zamyatin'in romanında insanların cam mekanlarda yaşamasını televizyonun icatından önce yazılmasına bağlar ve sıra kendi romanını yazmaya gelince de, bu noktayı hem ses hem de görüntü kaydeden tele-ekran kurgusuyla ekler romanına.

Peki ne anlatmış Zamyatin, bir de ona değinelim:  Genel olarak romanın kurgusu, 26. yüzyılda geçiyor. Gelişen toplumun ve ilerleyen bilimin aksine; nsanın, doğadan ve kendi benliğinden koparıldığı, kendilik bilincinden sıyrılarak "Biz" haline getirilerek, toplumun sıradan bir parçası halini alışı anlatılıyor romanda. İnsanlara isimleri yerine son derece gelişmiş olan matematikten yararlanılarak birer sayı veriliyor ve böyle tanımlanıyor. Bu insanlar tamamen saydam cam duvarlar arasında yaşıyor ve her anları sistem tarafından kontrol ediliyor ve sadece çiftleşmek istediklerinde yaşadıkları cam duvarlardaki perdeleri çekmelerine müsade ediliyor. Konu itibariyle oldukça ilgi çekici öyle değil mi?

Zamyatin'in İthaki Yayınları tarafından edebiyat dünyasına kazandırılan bu unutulmaz romanın Rusça aslından Türkçe'ye ilk kez çevirilmiş olduğunu ve muhakkak okunması gereken 1001 kitap listesi arasında yer aldığını da belirterek Zamyatin-vari bir şekilde bitirelim bu postu: 

"Ben yürümenin, marş adımı atmanın ötesine geçip uçabilenler için yazdım."



Kitaplarla ilgili yorumlarımı sıcağı sıcağına instagramdan paylaşıyorum. Oranın güzelliği ivedi paylaşımlar yapabilmek. Okumak isteyenler ya da henüz ne okumak istediğine karar verememiş olanlar için aydınlatıcı olur düşüncesiyle başladığım ve bitirdiğim her kitap için bir paylaşımda bulunmaya gayret sarfediyorum. İnstagramdan paylaşmış olduklarımı siz de takip etmek isterseniz, hesabım Yeniler Kendini Hayat

Okuma listesine 'Biz' i alacaklara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.

Aşkla kalın!

4 Aralık 2014 Perşembe

Eski Köye Yeni Adet...

Nerden estiyse esti, bir anda bu yazıyı yazasım geldi. Aslında bu konu, nicedir yazmayı planladığım ama yeterince motive olamadığım için sürekli ertelediklerimdendi. Madem böylesine kuvvetli bir istek geldi yazmak için, bir bir dökeyim eteklerimdeki taşları...

İnternette dolaşırken bir arkadaşın paylaşımı dolayısıyla baby shower adı verilen partiler ilişti gözüme. Bilmeyeniniz, duymayanınız kalmamıştır diye umuyorum ama handiyse belki aksi mümkün olabilir babında yine de genel hatlarıyla bahsetmek istiyorum.

Baby shower denilen partiler, annenin doğumundan bir müddet önce planlanan, oldukça masraflı, fevkalade gösterişli ve bana kalırsa tüketim çılgınlığının nirvanaya ulaştığı "eski köyün yeni adeti". 

Neymiş, ne değilmiş diye biraz araştırdım şu baby shower meselesini. Baby Shower tamlamasında yer alan "shower" (türkçe duş anlamına geliyor) kelimesi, doğacak olan bebeğin ihtiyacı olan malzemelerin anne adayının açtığı şemsiyenin üstünden dökülmesi dolayısıyla kullanılıyormuş. Menşei Amerika olan böyle bir adetin, bizim Türkiye'mizde içeriği ve yapılış niyeti değiştirilmiş yani daha direkt söylemek gerekirse yozlaştırılmış versiyonuyla uygulandığına inanın hiç şaşırmadım!

Okuduklarıma göre Amerikalılar bu partiyi sadece ilk çocukları için yapıyorlarmış ve sadece kadın kadına kutluyorlarmış. Biz Türkler de her doğurdukları için yapıyor ve eşini, dostunu, konusunu komşusunu, herkesi çağırıyor. Neden? O gösterişi görmeyen kalmasın çünkü. Belki de milyarlarca para harcanarak yapılan bu göz alıcı (!) partiyi görmezlerse, nereden bilebilir insanlar sizin ne kadar zengin ve bir o kadar da zevkli olduğunuzu?

Özellikle Avrupa'da, vaftiz törenine bir alternatif olarak ortaya çıkan bu uygulamanın, muhafazakar camia tarafından benimsenmesi ve uygulanması da ayrı bir yazı konusu olmalı. İsrafın haram olduğu, kalbinde zerre kadar kibir bulunanın cennete giremeyeceği, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir", "Kim bir kavme benzerse onlardandır" şeklinde beyanat veren bir dinin mensubu olan arkadaş, hangi zekanın ürünü bu senin buram buram gösteriş, israf ve ahlak erozyonu kokan davranışların?

Konuşmaya gelince hepimizin maşallahı var, yok elin Avrupalısı şöyle ileride, şöyle medeni diye. Tamam kabul, ben de biliyorum birçok anlamda bizlerden ileri seviyede olduklarını. Tam bir yıl içlerinde yaşadım, toplamda beş tane Avrupa ülkesi gezdim. Ama orada gördüğüm ve öğrendiğim en önemli şeylerden biri, Avrupalı'ların kendi gibi olmak hususunda istikrarlı davrandıklarıydı. Bunu konu açıldığında hep dile getiriyorum, burada da söyleyeyim:  
Biz Türkler tam bir gösteriş budalasıyız!
(Yazar burada derin bir ohh! çekerek rahatlıyor).

Kişi Başına Düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla sıralamasında 62. sırada yer alıyoruz ama ne hikmetse bu listede 9. sırada yer alan Hollanda vatandaşı benim ülke vatandaşımdan çok daha mütevazi ve sade bir yaşam sürüyor. Oradaki insanların giydiklerini, ülkemin kokoş hanımefendileri görse eminim ki burun kıvırırlar. İlla bilmem ne markası olsun derler. Neden? Çünkü arkadaşı ya da komşusundan geri kalır, kendisini değersiz hisseder diye boğazından kısar gider borçla da olsa üzerine o marka kıyafeti ne yapar eder alır ve giyer. Benim gördüğüm ve gözlemlediğim genelde bu arkadaşlar. Tabii ki kaliteli ürün almak hakkımız. Hatta mantıklısı da budur. Kaliteli malı daha uzun süre kullanacağımız için birkaç kuruş fazla olsun, hemen eskimesin diyerek alırız. Ama sırf ismi var diye de, kaliteden yoksun bir markaya haketmeyen paralar vermek ne kadar doğru bilmiyorum... Bilmem gerçek mi ama şu Mango denilen markanın, İspanya'da paçavra hükmünde olduğunu duymuştum.. Örnekler çoğaltılabilir...Demem o ki, eğer Avrupa'ya özeneceksek ya da illa bir ülkeye özeneceksek onların yaptığı güzel şeylere özenelim. Mesela kişi başına düşen kitap sayısına özenelim.
(Yazar eteğindeki taşların yarısını döktü, ama henüz rahatlamış hissetmiyor kendisini).

Tabii bir de bunun doğumdan sonra uygulananları var. Doğum günü partilerinden bahsediyorum. Doğum günü kutlamak bile bizim adetlerimizde yer alan bir uygulama değil ama bizim 90lardan beri hemen birçok kişi tarafından uygulanan bir kutlama biçimi. Ama 2000lerden sonra insanlar sanki bu işi abartmaya başladılar gibi geliyor bana. Doğum günü partilerini görüyorum da... Aman Yarabbi! O ne şaşa, o ne abartıdır... Su şişelerine, yiyeceklere oraya buraya özel etiketler, bilmem kaç liralık butik pastalar, envai çeşit yemekler, hediyeler... Seçilen temaya göre süslemeler, kıyafetler... Allah için söyler misiniz, tüm bunlar gösteriş değil de nedir? Niye daha mütevazi, daha aile çapında kutlanan doğum günleri yerine, sahip olduğumuz -ya da sahibiymişiz gibi gösterdiğimiz lüksü birilerinin gözünün içine içine sokmaya çalışan türden kutlamalar yapmaya bu kadar meraklıyız? Sanırım bunun altında yatan mekanizma insanların kendi içlerinde bastıramadıkları aşağılık kompleksi.
(Bu kısmı yazarın tamamen kişisel yorumu)

Üniversite son sınıfta almış olduğum derslerden biri olan "Personality" de, Psikolojinin bilinen tarihinden günümüze kadar yer alan tüm kuramları işlemiştik. O dönem, Bireysel Psikoloji'nin babası Alfred Adler'in öne sürdüğü "Aşağılık Kompleksi" olarak bilinen (Inferiority Complex) kavramı, kişinin kendinde hissettiği yetersizliği çevresine kendini ispat etme, kanıtlama, beğendirme çabasıdır bir kuramdır. Adler'e göre, aşağılık kompleksi yaşayan insanlar hissettikleri bu ezici duyguyla mücadele etmek yerine, başka özelliklerini öne çıkararak diğer insanlar üzerinde tahakkümperver bir tavır sergilerler.
(Yazar bu konuyu da başka bir postta ele almaya karar verdi.)

Velhasılı; eviyle, eşiyle, maddi durumuyla ve çevresiyle tatmin olamayan bireylerin, kendi içlerinde hissettikleri bu yetersizlik duygusunun onlara yaşattığı aşağılık kompleksi nedeniyle, çok daha farklı şeyleri -çoğu zaman abartarak- başkalarına ispat etmeye çalıştıklarını söylemeye çalışıyorum. Ve tüm şu şaşalı partileri yapanların da bu kuram için birer vaka analizi olabileceğini düşünüyorum.

Şayet yazımı sonuna kadar okuduysanız, yazımın asıl bombasını sona sakladığımı mutlulukla belirtmek isterim :)

Hani şu milyarlar harcayarak doğum günü partileri yaptığınız, her istediğini anında önüne serdiğiniz evlatlarınız var ya, onlar geleceğin en mutsuz, en bencil ve en sorumsuz insanları olacak. Hayatında zorluk yaşamamış, mücadele nedir bilmemiş, bir şeyi kendi emeğinin karşılığı olarak kazanmamış birinin bu hayata olumlu anlamda ne katacağını merak etmekteyim.... Doğum günü teması olarak prensler, prensesler seçen anne babalar, emin olun hayat hiçbir şeyi çocuklarınızın önüne altın tepside sunmayacak. Belki sahibi olduğunuz mülk ile onlara maddi anlamda bir gelecek inşa edebilirsiniz ancak kendine yetmek, var olanla yetinmek, küçük şeylerden mutlu olmak ve çevresini mutlu etmek gibi şeyleri onlara veremezsiniz. Sizin çocuklarınız, etrafından prens, prenses muamelesi görmeyi bekleyen, göremediğinde de büyük hayalkırıklıkları ve büyük öfkeleri olan geleceğin yetişkin insanları olacak...
(Yazar burada fazla beylik laflar ettiğini düşünüp hafif bir geri adım atıyor).

Neyse efendim... Artık bu yazarı tanıdınız, kısa kesmek gibi bir tuşu yok ki o tuşu devreye sokabilesiniz :)

Yazardan ufak bir not:  Konuyla ilgilli fikirlerinizi paylaşmanız benim için büyük bir mutluluk olacaktır efendim. Aynı ya da karşıt fikirde olan herkesi bu konu üzerinde düşünmeye ve fikirlerini burada paylaşmaya nacizane davet ediyorum. 

Kucak dolusu sevgiler...

Fotoğraf, geçtiğimiz haftasonu Kadıköy'de gezerken, yol üzerinde gördüğümüz bir mağazanın vitrininden çekildi. Vintage olan herşey ilgimi zaten yeterince çekiyor ama bu vitrin nedense çocukluğumun güzel hatıralarını anımsattı bana...


2 Aralık 2014 Salı

Kitap Kokusu - Beni Bulun



Hikayenin kurgudan ibaret olduğunu bildiğim bir kitap hakkında yazmak meğer ne kolaymış. Bir kitabı okuyup da, içinde yazılmış olanların, yazarın kafasında tasarladığı bir hikayeden ibaret olmasını dilemek ne demekmiş, bu kitapla daha iyi anladım. Okurken hem çok zorlandım, hem de bir an olsun bırakamadım. Okuduklarımın gerçek ve aynı dünyada yaşadığım bir kadının başına gelmiş olabileceğini düşünmek insan psikolojisini harap ediyor gerçekten.




"Beni Bulun", 2002 yılında Ariel Castro adında bir okul servis şoförü tarafından kaçırılarak 11 yıl boyunca taciz, tecavüz ve işkenceye maruz bırakılan Michelle Knight'ın kendi kaleminden olayları okuyucularına aktardığı romanının adı. 11 yıl boyunca, sadece korku filmlerinde görmeye alışık olduğumuz şeylerin birilerinin başına geldiğini görmek insanı dehşete sürüklüyor. Keşke yaşadıklarını anlattıkları şeyler hiç gerçekleşmemiş olsaydı diye içimden yüzlerce kez geçirdim ancak bilinen bir gerçek var ki, dünya üzerinde binlerce kadın Michelle Knight'ın yaşadıklarını yaşıyor.


Aslına bakılırsa, Michelle Knight'ın başına gelenler sadece kendi yaşadıklarından ibaret değil. 2003 yılında Amanda Berry, 2004 yılındaysa Gina Dejesus'u da aynı şekilde kaçırarak tutsak eden Ariel Castro, Michelle Knight'a yaptığı aynı taciz, tecavüz ve işkenceleri bu iki kadına da uyguladı. Defalarca hamile kalıp, bu cani adam tarafından düşük yapılmaya zorlanıldı. Bir insanın, insan gibi yaşaması için ne gerekiyorsa hepsinden mahrum bırakıldı. Ve içlerinden biri, böylesine rezil bir koşulda anne olmaya zorlandı. Tutsak edilmiş 3 kadın ve böylesi rezil bir dünyaya ve böylesi aşağılık bir babaya sahip olarak hayata merhaba diyen bir bebek... Düşünebiliyor musunuz?

Yaşanan tüm olayların Michelle Knight'ın kendisi tarafından anlatılıyor olması, olayların yaşandığı eve ve kendine ait resimlerin bulunması kitabı gerçekten eşsiz kılıyor. Biyografi okurken en çok zevk aldığım nokta budur. Okuduğumu zihnimde canlandırmamı sağlayacak gerçek kanıtlar! İnanın bunların yaşandığı evi zihnimde canlandırdıktan ve sonrasında canlandırdığım şeylerin gerçek hallerini kitaba eklenen resimler içinde gördükten sonra aslında Michelle Knight'ın ve diğer 2 kadının yaşadığı travmayı biraz daha iyi idrak edebildim.

Amanda-Gina-Michelle
  Kitabı okuduktan sonra böylesi bir hadiseden neden hiç haberim olmadı diye hayıflandım ve bahsi geçen olayı araştırmaya başladım. Michelle Knight ve diğer ikisi... Bu 3 kadına hayatları boyunca unutamayacakları ve izleri hiçbir zaman silinmeyecek bir geçmiş bırakan o boynu koparılası Ariel Castro denilen adi ruh hastası herifi... Adamın ahvali ile ilgili bilgiyi burada vermek istemiyorum. Kitapla ilgili çok detay vermeyi sevmediğim için bu yazıyı da bu şekilde bitirmek en doğrusu sanırım. Dediğim gibi, ilk defa bir kitabı analiz ederken zorlandığımı hissettim... 

 
Okuduklarım keşke kurgudan ibaret olsaydı diyorum her aklıma geldiğinde ama biliyorum ki böyle değil. Mahremiyet eğitimi, dış dünyayla kuracakları iletişimin niteliği ve niceliği konusunda çocuklarını özenle eğitmeleri ve bu tür istismar meselelerine karşı daha bilinçli olmaları yönünde ailelere ciddi bir ikaz niteliği taşıyan bu kitabı belki de en başta aileler okumalı. "Bizim başımıza gelmez" sanrıları sizi yanıltmasın lütfen, inanın öyle bir devirdeyiz ki kimin ruh sağlığı yerinde kimin değil ayırt edemiyorsunuz. Tecrübeyle de sabittir ki -güya yüksek bilmem ne ünvanı almış birileri kafasında kurduğu hülyaya saplantılı bir şekilde inanmış, kişilik bozukluğu sergileyen bir ruh hastası haline gelebiliyor ve sizin hayatınızı tümden mahfebiliyor... Böylelerini topyekün Allah'a havale ediyorum. Dilerim Mevlam bizleri sapkın, ruh hastası insanların her türlü şerrinden muhafaza eyler... Ve böylelerinin cezasını da tez zamanda vererek "El-Kahhar" ismiyle her birini kahr-ü perişan eyler...



27 Kasım 2014 Perşembe

Kitap Kokusu - Gökkuşağını Yakalamak

Her biri bir öncekinden daha çok acı veren şeyler yaşamış olsaydınız, hayatınıza nasıl devam ederdiniz? Dağılan parçaları bir araya getirip, yeniden tamir ederek yola devam mı ederdiniz? Ya da yaşadığınız acıların sizi yeniden şekillendirmesine izin mi verirdiniz? Yoksa içinizde olan bitene tümden seyirci kalarak, yaşadığınız acıların sizi yutmasına müsamaha mı gösterirdiniz?
  

  Kırk bir yaşında olmasına rağmen, yaşayabileceği en ağır kayıpları hayatının son beş yılı içerisinde ard arda yaşayan ve hayatta birşeylerin yeniden güzel olabileceğine dair ümidini yitiren; bebeğini henüz birkaç günlükken kaybeden ve yaşadığı bu acının akabinde -bunu yaşayan milyonlarca çift gibi- eşiyle ciddi problemler yaşadıktan sonra evliliği sona eren bir kadının, Bernie'nin hikayesidir bu kitapta anlatılan. Bernie'nin hayatı her geçen gün zorlaşmaktadır çünkü en sonunda da çok sevdiği babasını da ani bir kalp krizi sonrasında kaybetmiştir.

Bernie'nin yaşadıklarına yakın bir noktadan hayata teğet geçmiş herkesin kendinden bir parça şeyler bulabileceği türden bir kitap "Gökkuşağını Yakalamak". Eğer yaşanmışlıklarınız, Bernie'nin yaşadıklarına benziyorsa kuvvetle muhtemel okurken inanılmaz keyif alabilecek ve  kendinizi Bernie'nin yerine koyarak olaylara onun gözünden bakabileceksiniz. 

Ama aksiyse, bence durum pek de iç açıcı değil. Okurken -özellikle annelik ile ilgili kısımları gözlerim dolu dolu okumuş olsam da- kitabın genelinde "Bitirsem de rahata ersem" modundaydım. 

Bundan sonra okuduğum kitapları 10 üzerinden puanlamayı düşünüyorum. Böylelikle okumak isteyenlere de bir referans olur. Gökkuşağını Yakalamak isimli kitap için puanım 5/10. Tabii bu puanın hatrı sayılır bir kısmının İlknur Muştu'nun göz alıcı kapak tasarımı için verildiğinin de altını çizmekte yarar görüyorum.

Okumayı düşünen kitap kurtlarına şimdiden keyifli okumalar :)

24 Kasım 2014 Pazartesi

İyi Ki!

İnstagramda paylaştığım ufak bir notu burada da paylaşmak istedim. Eminim bloğumu takip edenler arasından instagramdan beni takip etmeyenler de var, bu yüzden haksızlık olmasın istedim :)

*

"Ufak bir kız çocuğuyken en büyük hayallerimden biri 17 yaşında olabilmekti. 

Keşke her hayalim bu kadar hızlı gerçek olsaydı :)

 O zamanlar, biri bana "Bırak 17 yi, 25i göreceksin" deseydi muhtemelen gözümde bu yaşı fazlasıyla büyütüp, 25 yaşımdaki halimi hayal etmeye çalışırdım... 

İnanın, hayat öyle hızlı bir şekilde geçiyor ki... Ben bile bu kadarını tahmin etmiyordum :)

 Neyse efendim... Lafı dolandırıp anlattığımın farkındayım.. 

Demek istediğim odur ki; bugün benim doğum günüm. 25 yaşıma kadar her koşulda beni karşılıksızca seven, en ihtiyaç duyduğum anlarda her zaman yanımda olan ve bana her konuda en büyük desteği veren ailem... En başta onlara büyük bir şükran, ve böylesine sevgi dolu bir aile ortamında yetişmemi nasip ettiği için Allah'a içten bir şükür borçluyum ... 

Sahip olduğum her türlü nimet için; ailem ve akrabalarım için, sağlığım için, huzurum için, sevdiğim ve bana verdikleri sevgiyle, muhabbetle, dostlukla, arkadaşlıkla hayatımı bir şekilde güzelleştiren ve anlamlandıran herkes için... Görebildiğim gözlerim, duyabildiğim kulaklarım ve çıkan sesim için... Herşey için bunları veren Rabbime hamd-ü sena... 

 Umarım yeni yaşım hayır ve mutluluk getirecek, beni sahip olmam gereken özle buluşturacak ve benim daha iyi, daha mutlu, daha huzurlu ve daha güçlü bir ben olmamı sağlayacak; ve tüm bunlar gerçekleşirken, bu süreçte yaşadığım huzur ve mutluluğu, hüzün ve kederi paylaşabileceğim nice güzel kalbi benim kalbimle birleştirecek harikulade bir yaş olur... 

Iyi ki dilemişsin, iyi ki anneme beni doğurmayı nasip etmişsin ve iyi ki de yaşamama fırsat vermişsin Allah'ımm..."

*



Beni instagramdan takip etmek isterseniz: yenilerkendinihayat 

23 Kasım 2014 Pazar

Rüzgar Gibi Geçti

Sene iki bin iki, henüz lise birinci sınıftayım. Deli gibi kitap okuduğum zamanlar. Sınıfta, Gizem adında bir kızın elinde gördüğüm tuğla kalınlığında iki ciltlik kitabın ismi dikkatimi celbediyor. Minnet rica okumak için ödünç istiyorum, kırmıyor sağolsun. Yaklaşık bin küsür sayfadan oluşan iki ciltlik bu kitap önce gözümü korkutuyor, şöyle bir ilk sayfalarına göz atayım diyorum. 

Sonrasında ne mi oluyor? Kitap resmen bağımlılık tesiri yapıyor bünyemde, elimden bırakamıyorum. Geçmiş gün, net hatırlayamıyorum ama, ya dört ya da beş gün sonra baktım bitiriyorum iki kitabı birden. Sonrasında kitaptan uyarlanarak sinemaya aktarıldığını da öğreniyorum, bir heyecanla onu da izliyorum. 




Rüzgar Gibi Geçti, Margaret Mitchell'in Pulitzer Ödülü almaya hak kazanmış, 1939 yılında da sinemaya aynı isimle uyarlanmış kitabının ismi. 

Mitchell'in bu eseri, edebiyat dünyasında olduğu kadar sinema dünyasında da klasiklerden biri olarak gösteriliyor. 14 dalda aday gösterildiği Oscar'dan 10 ödül kazanarak dönen bu yapım, Amerikan Film Enstitüsü (AFI)  tarafından hazırlanan "Tüm Zamanların En İyi Filmleri" listesinde  de dördüncü sırada yer alıyor. Vakti zamanında da, ülkemizde yüzlerce defa gösterime girmiş, her defasında ilgiyle izlenmiş bir klasik olarak sinemaseverlerin hafızasındaki yerini hala koruyor.


Baş döndürücü gülüşe sahip aktör Clark Gable ve delici menekşe gözleriyle aktris Vivien Leigh'in beyazperdede canlandırdığı Rhett Butler ve Scarlett O'hara ikilisi, sinema tarihinin en unutulmaz çiftlerinden biri bana kalırsa. Tabii bir diğer unutulmaz olan da, bu sinema filmini beyazperdeye aktaran unutulmaz yönetmen Victor Fleming. Klasikleri takip eden sinemasever arkadaşlarım hatırlayacaktır, kendisi Judy Garland'ın çocuk yaştaki büyüleyici performansıyla akıllara kazınan "Oz Büyücüsü" filminin de yönetmenidir aynı zamanda.

Film ile ilgili söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Cumartesi akşamı bu filmi -bilmem kaçıncı kez izleyince, belki birileri, bir yerlerde güzel bir film tavsiyesi arıyordur diye hüsn-ü zan ederek, birkaç satır yazıp bu unutulmaz filmi bloğumda paylaşayım istedim :) Yalnız, baştan belirteyim ki sonra bana kızmayın; film neredeyse dört saat, yani oldukça uzun bir film. Ama emin olun hiç mi hiç sıkılmaz, aksine "Rüzgar Gibi Geçti" dersiniz film bittiğinde :)

İzleme listesine alanlara şimdiden keyifli seyirler ve mutlu pazarlar.

Aşkla kalın!

18 Kasım 2014 Salı

Gül Ve Bülbül


Bir gül olmak nasıl bir duygudur acaba? Onca çiçeğin arasında, sevgiyi ve aşkı kendisinin temsil ettiğini bilir mi mesela? Ya da kokusunu 'En Sevgili' den aldığını? Allah'ın "Halilim!" dediği peygamberi fırlatılırken aylarca toplanarak tutuşturulan bu ateşe, onu kucaklayanın yine kendisi olduğundan haberdar mıdır?

 


Divan edebiyatında gül ve bülbül en bilindik mazmunlardan biridir. Birisi koynunda diken taşıyan nazlı ve nazenin bir maşuk, diğeri dikenlere aldırmadan gül dalında feryat eden dertli bir aşık... Gül, güzelliğini goncalar içinde saklar, bülbül goncanın açılmasını görebilmek için sabaha kadar diken üstünde dil dökerek bekler. Gül daima naz; bülbül ise niyaz halindedir.

Söz gül ve bülbüle gelmişse, onların hikayelerine değinmeden olmaz elbette. Derler ki, zamanın birinde bahçenin birinde bir kırmızı gül yaşarmış. Ne var ki, eşsiz güzelliğine rağmen tomurcuk olduğu günden beri kendini sıradan bir ot sanarmış. Gülün bu zannı, zaman içerisinde bir kabullenişe dönüşmüş; gül mevsimi gelip de bütün güzelliğiyle etrafa türlü renkler ve rayihalar saldığı günlerde bile bu böyle devam etmiş.

 Mevsimlerin güzü göstermesine yakın günlerde bahçeye bir bülbül girmiş. Bülbül, adeta kabuğuna sığınmış bir inci tanesi gibi, gül olduğunu unutup kendini saklamış bu gülü gördüğü ilk andan itibaren, yıllardır aradığı şeyi onda bulduğunu hissedivermiş. Yıllardır aradığı işte oradaymış. Kalbi çarpmış, içi titremiş. Daha önce hiç öyle olmadığı için ruhuna işlenmiş aşkı ilk görüşte tanımış.

Tanışmışlar ve uzun uzun konuşmuşlar. İlk günlerde gül oldukça şaşkınmış. "Ben gül değilim, gül olmadığım halde bu bülbülü neden sevdim?" diye geçiriyormuş içinden. Bu düşüncesi yanlış da olsa, gül olmadığına dair kabullenişini de değiştiremiyormuş ne yazık ki. Herşeye rağmen, "Acaba ben gül müyüm?" sorusu da düşmüş gülün aklına.

Çok geçmeden aşkını haykırmış bülbül, gülün güzel ve mahçup yüzüne bakarak. Gül, içinde ilk defa rastladığı ve anlam veremediği kıpırtıya rağmen bülbülün aşkına ve vuslat arzusuna çok şaşırmış. Öyle ya, aşkıyla meşhur bülbülün kendisi gibi bir otla ne işi olabilir?

Bülbül ise içinde yıllardır usul usul yanan ateşin sahibini bulmanın o engin coşkusuyla şakıyor, tekrar tekrar güle olan aşkını ve vuslat arzusunu haykırıyormuş güle ve tüm dünyaya. Gül telaşa kapılmış bir vaziyette "Ben gül değil, sıradan bir otum. Sen ise güle olan aşkını anlatmakla meşhur bir bülbül. Beni nasıl seversin?"

Günler hızla geçiyormuş. İlk günlerdeki gülün bülbüle olan ve tarifini yapamadığı ilgisi ve sevgisi, azalmak üzereymiş. Gül için, kendisini sıradan bir ot olarak görmek kolay geliyormuş anlaşılan o ki... Aşk sorumlulukları da beraberinde getiren zorlu birşeymiş ve gül de bu kişisel sorumluluğu üzerine almaktan ölesiye korkuyormuş. Öte yandan yüreği gel-gitler ile doluymuş gülün. Hem düşünmeden, ona verilenin armağan olduğunu bilmeden yaşamak istiyormuş, hem de gül olduğunu solduktan sonra farkedecek olmanın korkusunu taşıyormuş içinde.

Çok çaresizmiş bülbül. İçinde yanan ateşi birlikte paylaşmak yerine söndürmek için üzerine su dökmesi onu yaralıyormuş. Ama gel gelelim gül zaten bilmiyormuş bu ateşi söndürmenin bülbülün bülbüllüğünü yok etmekten başka işe yaramayacağını... Bülbül kararını vermiş, her ne pahasına olursa olsun güle olan aşkını ve daha da önemlisi ona bu aşkı yaşatan kendisinin hakiki bir gül olduğunu ispat edecekmiş. Aşkı bulunca söylemek yakışır, öyle değil mi?

"Her daim güle gönül vermek yakışır.
Haydi uzat dikenini, işte burada yüreğim.
Bülbüle gülün aşkıyla ölmek yakışır."

terennümüyle kalbini gülünün dikenine batırmış bülbül ve oracıkta can vermiş... O an gül, onu tekrar hayata döndürmek için uğraşsa da nafile, kendisinin bir gül olduğunu anlaması onu çok seven bülbülün hayatına mal olmuştu.

*

Hikayeyi evir çevir, istersen gül ol, istersen bülbül. Bu; benim, senin, hepimizin hikayesi. "Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de, küçücük bir gönülden içeri giremezsin" diyen kimdi sahi? Neydi bülbülün aşkı için hayatına mal olan? Bilmiyordu gül güllüğünü; tanımıyordu kendisini; gözü kördü, kulağı sağırdı. Sanırım bundandı...

"Hiç kimse kendisinden başkasını söyleyemez,
Kendisinden başkasına söyleyemez,
Kendisinden başka birşey bilmez,
Kendisini bilmeyen hiçbir şeyi bilmez."

Boşuna demiyordu Yunus;

"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır.
 ..
Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir. "



*

Bir çiçek olsaydım eğer, gül olmak isterdim. Yediveren gülleri dediklerinden. Değişen takvime inat tomurcuk açabilen, hüzünlerini gonca yapraklarında saklayabilen, vakti gelince de hüzne ram olmuş yüreğinden müthiş bir rayiha saçarak yaprak yaprak açabilen bir gül... Öyle ki güllüğünün farkına varabilmek için bülbül feda etmek zorunda kalmayan...

*

Yazı bu şarkıyla tamam oluyor efendim. Orjinal haliyle Edith Piaf'tan ya da en sevdiğim uyarlama haliyle Laura & Anton ikilisinden dinlemek sizin tercihinize kalmış.

Aşkla kalın!




16 Kasım 2014 Pazar

Kebikeç Duası: Yâ Kebikeç!

İnternet üzerinden kitap satışı yapan kitapyurdu.com u bilirsiniz. Yapmış olduğum son kitap alışverişimin içerisinde göndermiş oldukları bir ayraç oldukça dikkatimi çekti. Bundan güzel bir post çıkar diyerek hemen bloğuma da bu konuyla ilgili birşeyler yazmak istedim.



Ayraçta yer alan "Ya Kebikeç" isimli dua, hattat Fuat Başer tarafından özel olarak kitapyurdu için yazılmış. Peki nedir bu kebikeç?

Ben bu kebikeç hikayesini ilk kez bir edebiyat öğretmenimden dinlemiştim.  Kendisi, eski zamanların yazma eserlerinin kapağında "Ya Kepikeç" ifadesine yer verildiğini, bunun da kitapların böceklerden, güvelerden ve çeşitli haşeratların zararlarından korunması maksadıyla yapıldığını söylemişti. Kebikeç, doğu mitolojisine göre kitapları kurtlardan koruyan bir çeşit cin imiş. Eskiden, korunması istenen kitabın ilk sayfasına Kebikeç'in sembolü çizilir ve  “Yâ Kebikeç! Hıfz el varak ilâ kıyâmet.” ("Ya Kebikeç! Bu kitabı kıyamete kadar koru!") yazılarak kitap Kebikeç'e emanet edilirmiş.


Bu hikayeyi dinlememin üzerinden yıllar geçip de, kitapyurdu.com'un bu zarif ve anlamlı ayracı ile karşılaşınca mütemadiyen gülümsedim. "Kitap kurdu" denince nasıl ki insanın aklına gözlüğünün ardında, kitaplar arasında kaybolmuş biri geliyorsa, kepikeç deyince de böyle iri boğumlu, gözlüklü bir kurtçuk gelir benim aklıma. 

Son olarak, kitapyurdu.com'un tasarladığı ayraçta yazılan kısmı da birebir paylaşmak isterim:

"Birçok el yazması eserin kapağında ya da ilk sayfasında rastladığımız "Ya Kebikeç" ifadesi, kitapların böceklerden güvelerden korunması maksadıyla yazılmış bir nevi "Kitap tılsımı" olarak meşhurdur. Çünkü Kebikeç, kitaplar kurtlanmasın, böcekler güveler kemirmesin diye, kitabın kapağına kondurulan bir çeşit efsundu.

Tılsımlı olduğuna inanılan bu ismin, kitapları her türlü haşerattan koruyan efsane bir canlı olduğuna inanılsa da; Kebikeç, kitap kurtlarının şahı olarak biliniyor.

Kitaplara "Ya Kebikeç" yazılması bir nevi "Ey kurtçuk! Bu kitap sana ait değil. Başkasının malına zarar verme!" ikazıdır. Tabi kitap kurtlarının, efendilerinin ismini kitabın üzerinde görünce "Bu kitap efendimizin himayesinde" diyerek yaklaşamayacağı düşünülmüştür."

Tüm kitap kurtları adına, bu güzel hediyesi için kitapyurdu.com'a teşekkürü bir borç bilirim. Bu güzel geleneğimizin yeniden gündeme getirilmesi çok zarif bir düşünce olmuş gerçekten... Eminim ki her kitap severi sevindiren, ufak ama anlamlı bir hediye olmuştur bu şirin ayraç.

Mutlu bir pazar olsun efendim...

Aşkla kalın!

12 Kasım 2014 Çarşamba

Kadıköy Manifestosu

Geçtiğimiz haftasonu hava öyle güzeldi ki, cumartesiden evin temizlik işlerini halledip pazarı gezmek için kendime ayırdım. Fotoğrafçılık okuyan bir arkadaşımla birlikte makinalarımızı alarak Kadıköy'de buluşmaya karar verdik. 

Aslına bakılırsa fotoğraf çekmek -özellikle manzara fotoğraflamak için Üsküdar benim vazgeçilmezim ama Kadıköy'deki karmaşık hali de sevmiyor değilim. Özellikle her telden insanlarını ve sokaklarını...

Bilenler bilir, Kadıköy Bahariye'de bir antikacılar sokağı vardır, hah işte ben oranın tam anlamıyla müdavimi oldum sanırım. Yalnız en başta belirtmek isterim, alıcı olarak değil bu müdavimlik. Benimkisi fotoğraf müdavimliği bir nevi. Bir antika obje görüyorum mesela, bir bu açıdan, hadi bir de şu açıdan derken baktım bir saatten fazla geçirmişiz o sokakta.

Arasokaklarını talan edip geri dönerken, tekrar iskele yönüne ilerlediğimiz esnada, meydandaki bir kalabalığın varlığı dikkatimi çekti. Taksimvari çalgıcılardan biri olduğunu düşünerek müziğin geldiği yere doğru ilerlerken, kalabalığın ortasındakileri görünce merakım yerini koskocaman bir hayalkırıklığına bıraktı.




Ülkemizde yaşanan politik konular hakkında beylik laflar etmeyi sevmem ben. Hem bu konuda tartışacak kadar donanıma sahip olmadığım, hem de benim konuşmamın var olan gerçeklerin değişmesine katkı sağlamayacağını düşündüğüm için genellikle onlardan yardımını esirgememesi adına Allah'a bolca dua etmeyi yeğlerim. Ama işin içinde çocuklar varsa, sessiz kalmak benim için o kadar kolay olmuyor maalesef.




On-oniki yaşında olduğunu tahmin ettiğim bu iki Suriyeli kız çocuğu, onların darbukaları ve bu darbukadan çıkan nağmeyle bel kıvıran, popo sallayan -tahmini olarak birinin üç diğerinin beş yaşında olduğunu düşündüğüm diğer iki kız çocuğu... Bu dört kız çocuğunun etrafında daire olmuş; el çırpan, yüzlerine yayılmış aptal gülümsemeyle olanları izleyen insanlar... Ailesiyle, çocuğuyla bu manzarayı izleyip, eğlenen insanlar...




Durup düşündüm bir an, vatanından sürgün edilmiş, bir parça ekmeğe muhtaç olduğu için bu vaziyette insanları eğlendirerek para kazanmayı yeğleyen ya da kazandmaya zorlanan çocuklara mı, yoksa küçücük çocukların bu durumdakin halini görüp ağlayacakları halde kahkalarla gülen, ortadaki çocuklara sirk maymunu muamelesi yaparak kendi çocuklarıyla birlikte eğlenen o koca koca insanlara mı acımalı ve üzülmeli insan?

Suriye'den gelen insanların ülkemizde yaşamaları konusunda muhalefet görüşe sahip biri değilim. Onlar bizim din kardeşimiz. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyor Resul-ü Ekrem Efendimiz sav. Onlar aç biilaç şekilde hayata tutunmaya çalışıyorlar. 

Empati kuruyorum. Bizler aynı durumda olsak, acaba bizi kabul eden ülke olur muydu? Olsaydı hangi ülke olurdu? Bizler aynı durumda olsak, kendimize nasıl muamele edilsin isterdik? Allah kimseyi bu duruma gerçekten düşürmesin. Rabbim bizi böyle akıbetten muhafaza eylesin zira bu sorulara cevap aramak bile yeterince tarumar ediyor bir insanı. Ama şu da bir gerçek ki, aynı duruma düşmeyeceğimizin garantisini bize hiçkimse veremez.

Suriyeli meselesi bir tarafa, işin içinde çocuklar olunca yüreğim bin parçaya bölünüyor gibi oluyor. Bu havada, üzerinde paltosuz, yalın ayakla sokakta gezen, haftalardır banyo görmemiş çocuklar görüyorum meydanlarda. İçim sızlıyor, usulca duamı edip sıvışıyorum yanlarından. Onlara elim uzanamadığı için, yardımcı olamadığım için vicdanımın altında eziliyorum...

Bir yandan da, bu çocukları böyle vaziyette görünce çok ama çok sinirleniyorum. Bu çocukların yaptığı maskaralıkları izleyip eğlenen, onları bu yanlışa iten ve yaptıkları şey güzel ve eğlenceli birşeymiş gibi hissettirerek hatalarını devam ettirmeleri konusunda teşvik veren herkesi eshefle kınıyorum. 

Umarım dünya üzerindeki her çocuk, cebinde babasına götüreceği bozuklukları değil de, tatlı çocukluk hatıralarını biriktirerek büyür... İmkansız belki ama temennim ve duam bu yönde...




11 Kasım 2014 Salı

Kitap Kokusu - 22 Britanya Yolu



Savaşlarda sadece diplomatik kayıplar verilmez. Sadece şehirler, ülkeler tarumar edilmez. Bazen koskoca bir gençlik yitip gider, bazen aileler paramparça olur... Herşeyin daha güzel olacağına dair duyulan inançtır bazen kaybedilen. Bazen yaralar öyle derindir ki hiçbir zaman, hiçbir şey eskisi gibi olmaz...


-22- Britanya Yolu, II. Dünya Savaşı'nda parçalanan onbinlerce aileden sadece birinin, Polonyalı Nowak ailesinin baş gösteren savaşla birlikte dağılışını ve yaşadığı dramı anlatan duygu yüklü bir kitap. Benim daha ziyadesiyle dikkatimi çeken nokta, savaş esnasında süperkahraman rolü üslenmiş tek bir kişidense, birçok kişinin hayatına ve o hayatların başka hayatlarla kesiştiği noktalara değinilmiş olmasıydı. Savaş öncesinde, savaş esnasında ve savaş sonrasında olmak üzere üç farklı zaman diliminde yaşanan olayların aktarılması belki de kitabın en başarılı bulduğum kısmı. 

Karakterlerin zihinde oluşturduğu imaj çok kuvvetli olmasa da, ne istediğini bilmeyen bir erkeğin yaşadığı git-geller sonrasında ailesini bir araya toplamaya çalışırken verdiği mücadele ve yaşadığı onca travmanın ardından kendine kat kat duvarlar ören, bir yırtıcı kuş misali evladını korumaya çalışan bir annenin hali... Sanırım bu kitapla ilgili en akılda kalıcı kısım bunlar olacak benim için.

Sonunu tahmin ediyor olsam da hep tahmin ettiğim gibi bitmemesini dilediğim, ancak kaçınılmaz sonuyla hayal kırıklığına uğradığım bir kitap 22 Britanya Yolu. Sanırım yazar o şekilde bir sonla bitirerek işin biraz kolayına kaçmış olmalı ama yine de karakterlerin ve hikayenin böyle bir sonu haketmediğini düşünüyorum. Onca ihtiras, onca aldatmacanın sonu pembe dizilerdeki gibi bir sonla bitmemeliydi.


Velhasılı, okumak için güzel bir kitap olsa da kendisinden geriye çok da fazla birşey bırakmayan, ama bir - ilk kitap- olarak da gayet başarılı bulduğum bir roman 22 Britanya Yolu. Özellikle bir annenin, annelik içgüdüsüyle evladına kol kanat gerdiği, tüm acıları sırf evladı için yüksünmeden yüklendiği bazı yerler gözyaşlarım usulca süzülmedi değil... Tavsiye eder miyim? Okuyacak daha iyi bir kitabınız yoksa vakit ayırmaya değer derim...

Keyifli okumalar.


7 Kasım 2014 Cuma

Ateşböceklerinin Mezarı


Bir filmi çok ama çok sevdiyseniz muhakkak ki birkez daha izlersiniz. En azından benim için bu böyledir. Bazı filmler vardır mesela, defalarca izlerim, izlemezsem özlerim. Ama bir film var ki, bu çemberin tamamen dışında. 

II. Dünya Savaşı ve savaşın insanlık tarihi üzerindeki etkilerini anlatan yüzlerce roman edebiyat tarihine, onlarca film de sinema tarihine kazandırıldı. Ancak bana kalırsa hiçbiri - en azından benim bugüne kadar izlediğim savaş karşıtı yapımlar içerisinde- bu film kadar duygularımı tarumar etmedi, hiçbiri bu kadar burkmadı yüreğimi... Bu filmi çok ama çok beğenmiş olsam da, ikinci kez izleyebilecek psikolojik dayanıklılığı kendimde bulamayacağımı çok iyi biliyorum.
 

Ateşböceklerinin Mezarı, birçok anime yapımda imzası olan Japon Yönetmen Isao Takahata'nın 1988 yılında Akiyuki Nosaka'nın "Hotaru No Haka" adlı otobiyografik romanından uyarladığı animasyon filminin adı. Onu diğer animelerden belki de ayıran en büyük özelliği, gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek sinemaya uyarlanmış olması.  

Japon yazar Akiyuki Nosaka, 1945'de Japonya'daki savaş esnasında yetersiz beslenme sebebiyle kaybettiği kız kardeşinden bir nevi özür dilemek ve yaşadığı bu trajediyi kabullenmek için yazmış bu hikayeyi. Ancak hikayede yer alan ve kendisini temsil eden Seita'nın da sonda öldüğünü dikkate aldığımızda, yazarın bu şekilde kardeşinin ölümünden duyduğu suçlulukla kendini cezalandırmış olduğu düşünülüyor.


Filmimizin ana karakterleri, on dört yaşındaki Seita ve onun dört yaşındaki kız kardeşi Setsuko. II. Dünya Savaşı esnasında Japonya'nın Kobe şehrinde gerçekleşen hava saldırıları nedeniyle önce annelerini, ardından da yuvalarını kaybeden iki kardeş. Sahip oldukları tek şeyin birbirleri olduğunun bilince yaşam mücadelesi veren; birlikte gülen, birlikte ağlayan iki kardeş...

Setsuko'nun abisine seslenişleri hala kulağımda çınlar gibi. İzlediğimin üzerinden aylar geçti halbuki. Ailesine; kardeşlerine bu kadar bağlı biri için bu filmi izlemek, salya sümük ağlamak demek - hele ki onlardan uzaktasanız ve tek yaşıyorsanız...




Velhasılı, animeye karşı önyargılıysanız bu film kesinlikle en doğru tercih derim. Bir animeye sadece çizgi film gözüyle bakmak çok büyük bir haksızlık. Bir anime, bugüne kadar izlediğiniz birçok filmden daha etkileyici, daha dokunaklı, daha dramatik ve unutulmaz olabiliyor. Emin olun, bu filmi izledikten sonra ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız...

Şayet duygusal ve merhametli bir yapınız varsa, yanınızda peçete bulundurmanız da önemle rica olunur...

Aşkla kalın!

28 Ekim 2014 Salı

Kitapsever Demliksever Kupasever

Kitap kurtları iyi bilirler ki, bir kitaba eşlik edebilecek en güzel şey bir fincan çay ya da kahvedir. Hani satırlara gömülürken elinizdeki sıcacık bardaktan içeceğinizi yudumlamak kadar keyiflisi yoktur. Hele de bu türden bir demliğiniz ya da bir kupanız varsa... Neden mi bahsediyorum? Buyrun birlikte göz atalım öyleyse :)


 








 


Edgar Allan Poe'dan tutun da Jane Austen'e kadar - hatta Shakespeare sevenlere bile hitap eden demlikler dizayn etmişler. Kitapları sevenler eminim ki bu demliklere kocaman bir iç çektiniz :)

Hani mesela aşağıdaki gibi bir çay setim olsa... Evime gelen kitapsever dostlarıma güzel bir çay demleyip sohbet etsem doyasıya... Hayali bile güzel!

25 Ekim 2014 Cumartesi

Her İşte Bir Hayır Vardır



Sevdiğim bir hikayeyi paylaşmak istiyorum bugün sizlerle. Siz okurken kulak pasınızı silecek müzik benden, bir fincan kahve de sizden olsun :)


*

  Zamanın birinde, çok ama çok uzak bir ülkede hüküm süren bir kral yaşarmış... Kral'ın çocukluktan beri birlikte büyüdüğü ve çok sevdiği bir dostu varmış. Nereye gitse, nerde bulunsa bu çok sevdiği dostunu yanından ayırmazmış...

Gelin görün ki, kralın bu kadim dostunun da bir garip huyu varmış. İster kendi başına, ister başkalarının başına gelsin; ister iyi olsun, ister kötü her olay karşısında hep aynı şeyi dermiş: "Bunda da bir hayır vardır."

Yine bir gün, kral ve arkadaşı birlikte ava çıkmışlar. Kralın arkadaşı tüfekleri doldurup krala veriyor, kral da avına ateş ediyormuş. Kralın dostu muhtemelen tüfekleri doldururken bir hata yapmış olmalı ki tam kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patlamış ve kralın başparmağı kopmuş...

Size kralın arkadaşı ne söylemiş? Tabii ki meşhur sözünü: "Bunda da bir hayır vardır." Kral acı ve öfkeyle bağırmış: "Bunda hayır filan yok, görmüyor musun parmağım koptu!" Kral bu hadiseden dolayı öyle kızmış, öyle kızmış ki acımadan zindana attırmış kadim dostunu...

Aradan tam bir yıl geçmiş.  Kral ve arkadaşları, yamyam kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durmaları gereken tehlikeli bir bölgede avlanıyorlarmış. Kralı ve yanındakileri avlanırken gören yamyamlar onları zapt edip zorla köylerine getirmişler, ellerini ayaklarını bağlayıp köyün meydanına odunları yığmışlar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direğe kralı ve arkadaşlarını bağlamışlar...

Tam odunları tutuşturmaya geliyorlarmış ki, kralın başparmağının olmadığını farketmezler mi? Birden ürkmüşler bizim eksik parmaklı kralı görünce, çünkü onların kabilesinin inançları dolayısıyla eksik uzuvları olan insanlar yenmiyormuş. Şayet yerlerse de başlarına çok kötü şeyler geleceğine inanıyorlarmış. Bu durumdan öyle korkmuşlar ki anında kralı çözüp salıvermişler... Tabi diğerlerinin sonu malum...

Kral sarayına dönünce, zindana attırdığı dostunu bulup ondan özür dilemek istemiş çünkü yamyamların ellerinden kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde olduğunu anlamış. Emir verilip, dostu zindandan çıkartılıp karşısına getirilince bizim kral özrünü dilemiş ve ardından başından geçenleri anlatmış. "Haklıymışsın" demiş, "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. Seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum, yaptığım çok büyük bir haksızlıktı."

Peki kralın kadim dostu ne cevap vermiş dersiniz? 
Tahmin ettiğiniz gibi aynı cümleyi tekrarlamış: 
 "Bunda da bir hayır vardır ." 

 Tabii bizim kral şaşkın şaşkın bakıvermiş dostunun yüzüne, "Ya ne diyorsun? Dostumu bir yıl boyunca zindanda tutmamın ne gibi bir hayrı olabilir?" Kralın dostu gülümsemiş ve şöyle cevap vermiş: "Düşünsene, ben zindanda değil de seninle birlikte olsaydım? 
O zaman da ben kurtulamazdım..."



*

Her işte bir hayır vardır. Bazen görebilir, farkedebiliriz bazense o hayrı görmeden hayıflanıveririz. Ne olursa olsun içinizi huzurlu tutun, nasılsa her işte bir hayır muhakkak ki vardır...

Ne buyuruluyor Bakara Suresi 216. Ayet-i Kerime'de:

"Hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. 
Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerrdir. 
Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz."

*

Hicri Yılbaşınız kutlu olsun efendim. Dilerim Hicri takvimin yeni yılı tüm Müslüman alemi için hayırlara vesile olur...

Keyifli bir haftasonu geçirmeniz dileğiyle...

Aşkla kalın!







22 Ekim 2014 Çarşamba

Kitap Kokusu - Sineklerin Tanrısı



Okurken düşündürten ve sorgulatan kitapları seven takipçiler hemen kalemi kağıdı hazır edin! Bugün blogda tam da böyle bir kitaptan bahsedeceğim: 

"Sineklerin Tanrısı"

"Sineklerin Tanrısı"nı bitireli haftalar oluyor ama, yazısı için bir türlü bilgisayarın başına oturamadım ne hikmetse. Öyle çalakalem de yazasım gelmedi, istedim ki dingin düşünebileyim yazarken. Nasip bugüneymiş. Bismillah diyerek başlayalım öyleyse!


Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz şair ve romancı William Golding'in 1954 yılında kaleme aldığı bu kitaba sıradan bir roman nazarıyla bakmak, William Golding'e yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olur kanaatimce.Beklentilerin ve eğilimlerin  popüler kültür tarafından belirlendiği bir zaman diliminde böyle sarsıcı kitapları bulmanın güçlüğü yadsınılamaz bir gerçektir. Bu açıdan bakılınca, "Sineklerin Tanrısı" içerdiği alegori ve taşıdığı anlam yönüyle edebiyat tarihindeki önemini uzun yıllardır korumayı başarabilmiş bir eserdir diyebiliriz.


Kitabın önemini daha iyi idrak edebilmek için biraz daha başa, en başa sarmalıyız hikayeyi, çünkü bu kitabın edebiyat tarihine kazandırılması gerçekten hiç de kolay olmamış:

  "Zaman: Gelecek. Sömürgeler üzerinde patlayan bir atom bombası hakkında saçma ve ilginç olmayan bir fantezi. Bir grup çocuk, Yeni Gine yakınlarında bir vahşi yere düşer. Çöp ve sıkıcı. Manasız."

  İşte bu yazısıyla kendisine ulaşan kitabı reddetmiş Faber & Famp Yayınevi. Sadece yayınevi tarafından tek seferde reddedilişiyle kalsaymış, edebiyat dünyası için  koca bir kayıp olacakmış ancak, kitabın şansı Charles Monteith'in eline geçmesiyle değişivermiş. Montheith okuyunca kitabın ses getireceğine inanmış ancak yayınevini ikna etmesi hiç de kolay olmamış çünkü satış müdürüne göre asla para etmeyecek bir kitapmış bu. Yine de vazgeçmemiş Montheith, çünkü onun da editörlüğünü yapacağı ilk kitabıymış "Sineklerin Tanrısı". Montheith etrafındakileri ikna etmeyi başarmış ancak kitabın ilk baskısı umduğu ilgiyi uyandıramamış. Sonra, her ne olduysa, kitap birden "bir orman yangını" gibi yayılıvermiş üniversite öğrencileri arasında.


William Golding, İkinci Dünya Savaşı'nda gördüğü vahşetin akıl sınırlarını zorlayıcılığı karşısında, insanın doğası ve içinden gelen kötülüğü sorgulamak üzere yazdığı bu kitabında insanın herkesce bilinen tabiatına ters düşen iddialarda bulunuyor. Gelin, "Sineklerin Tanrısı"nın yazarından dinleyelim kitabının arkasında yatan temel düşünceyi:

 “İkinci Dünya Savaşı’ndan önce toplumsal insanın mükemmelleşebileceğine inanırdım; yani doğru bir toplum yapısı iyi niyeti üretecekti; ve bu sayede tüm toplumsal hastalıkları toplumu yeniden düzenleyerek ortadan kaldırabilirdiniz. Bugün de benzer bir şeye inanıyor olabilirim; ama, savaştan sonra inanmıyordum çünkü inanamıyordum. Bir insanın diğerine neler yapabileceğini keşfetmiştim. Bir insanın diğerini bir silahla öldürmesinden, ya da bir bombayla havaya uçurmasından söz etmiyorum. Totaliter devletlerde yıllardır süregiden sözcüklerle ifade edilemeyecek o kötülükleri düşünüyorum. Şu kadar çok Yahudi’nin şu veya bu şekilde ortadan kaldırıldığını söylemek bile yeterince kötüdür (temizlendi, böyle derler, şık bir deyimle); ama o dönem öyle şeyler yapılmıştı ki bunları bir kez düşünmeye başladığımda eğer aklımdan kovamazsam fiziksel olarak hasta oluyorum. Bunlar Yeni Gine’deki kafatası avcıları ya da Amazonlardaki bir ilkel kabile tarafından yapılmadı. Bunlar büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla eğitimli insanlar tarafından, doktorlar, kanun adamları, arkalarında bir uygarlık geleneğini taşıyan insanlar tarafından yapıldı. Tüm o yılları yaşayan biri, insanın arının bal yapışı gibi doğal bir  şekilde kötülüğü ürettiğini anlamıyorsa ya kör ya da aklını kaybetmiş olmalıdır. İnsanın ruhen hastalıklı bir yaratılışı olduğuna inanıyordum ve yapabileceğim en iyi şey yarattığı uluslararası felaketle hastalıklı doğası arasındaki bağlantının izini sürmekti.”


Aslına bakılırsa, William Golding'in kaleme aldığı "Sineklerin Tanrısı"nın ilk versiyonu, bugün okumuş olduğumuzdan biraz daha farklı olup, uzunca bir 3. Dünya Savaşı tasviri ile başlıyormuş. Bu savaştan korunmaya çalışılan bir grup çocuk uçakla sömürgelerin üzerinden uçarken bombalara hedef oluyor ama özel donanımı sayesinde ıssız bir adaya sağ salim inmeyi başarıyorlarmış. Kitabın basılması için yayınevini ikna eden editör Charles Montheith, kitabın girişindeki bu uzun savaş sahnelerinin çıkarılmasını teklif etmiş Golding'e. Bu teklifin yazarımız tarafından kabul edilmiş ve böylelikle de kitap günümüzdeki halini almış.

Kitaptaki tüm olaylar, çocukların bahsi geçen adaya düşmeleriyle başlar. Golding adayı tanıtırken, 1857'de Robert Michael Ballantyne tarafından yazılan Mercan Adası'na atıfta bulunur. Ancak aslına bakılırsa Golding'in kitabı, aslında bu romana bir baş kaldırıdır. Mercan Adası'nı okuyanlarınızın da hatırlayacağı üzere, kitaptaki hikaye adaya düşen üç İngiliz gencin bir süre yalnızbaşına kalmasının akabinde yerlilerle temas etmesi ile gelişir. Vahşi doğa parçasına kendi uygarlıklarını taşıyan bu hikayeye verilmiş sert bir cevap niteliği taşıyan "Sineklerin Tanrısı"ndaki hikayede adanın özellikleri benzerdir ancak çocukların sonu bir değildir.

Hikayenin buradan sonrasına değinmeyeceğim çünkü okumamış olanların zihninde merak ve soru işaretleri olsun istiyorum.  Eğer kitabı okumayı düşünüyorsanız, önemli bulduğum bir ayrıntıyı daha ele almak isterim: Benim tercihim, Türkiye İş Bankası Yayıncılığı'nın Mina Urgan çevirisinden yana oldu. Mina Urgan'ın daha önceleri kitabın başında önsöz olarak yer verilen ayrıntılı açıklaması aslında tüm kitabı özetler nitelikte. Benim okuduğum yeniden düzenlenmiş versiyonu olmalı ki; bu önsöz, sonsöz olarak kitabın sonuna konulmuştu. Hikaye bittikten sonra Mina Urgan'ın o muhteşem açıklamasını da okuyunca, oturmayan tüm taşlar da yerine oturmuş oldu.

Bu kitabın bir de sinemaya uyarlanış hikayesine değinip yazıma son vermek istiyorum.  
Kitap 2 kez sinemaya aktarılmış; biri 1963 yılında Peter Brook diğeri ise 1990 yılında Harry Hook tarafından. Ben her iki uyarlamasını da bizzat izledim. İlki siyah-beyaz, ikincisi ise renkli olan bu iki filmin kendi içinde ele alınması gereken ayrı noktaları var. Ama bana hangisinin daha başarılı olduğunu sorarsanız - kitabı okuyarak her iki filmi de izleyen hemen her arkadaşım gibi- tercihimi birinciden yana kullanırım. Aslına bakılırsa kitabı okuduktan sonra filmini izlemeyi pek tercih etmiyorum ama böylesi bir hikayenin nasıl sinemaya aktarıldığını oldukça merak ettim ve izledim. İlkinin, kitaba daha sadık kalınması yönüyle daha izlenebilir olduğunu düşünüyorum.



Velhasılı, ne özgünlük ne de edebi anlamda zirvelik iddiasında bulunabilecek bir kitap olmasa da, her kitaplıkta olması gereken bir kitap "Sineklerin Tanrısı". Esasen bu kitap, aslında hepimizin bildiği ancak dile getirmekten çekindiği gerçeklerden apaçık bir şekilde söz etme cesareti gösterebildiği ve  içimizdeki karanlık dehlizlere ışık tutabildiği için okunması ve okunurken üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap.

Ne Mercan Adası'ndaki ne de Sineklerin Tanrısı'ndaki gibi eşsiz bir ada hayal etmemize gerek yok. Dünya her anlamda güzel bir yurt iken, biz  -içerisinde yaşayan insanlar- burayı cehenneme çevirmedik mi zamanla? Sırf daha rahat yaşayabilelim diye bizim rahatlığımız için rahatını feda eden insanların varlığını düşününce... Masum değiliz hiçbirimiz...

Madem yad ettik, kitap yazımızı minik serçenin sesiyle sonlandıralım.

Aşkla kalın!



BLOG DESIGN-Değmesin Yağlı Boya